Connect with us

.

Forum

Yaşam için Su, Barış için Su – Ercan AYBOĞA*

AleviNet

Published

on

Su insan veya yaşam hakkı mıdır, yoksa suya erişim mi insan ya da yaşam hakkı mıdır (yani suyu belli oranda kullanılması)? Bu soru bir çoğu için çok anlamlı gelmese de, sorudaki ince ayrıntı önemli. Suların tahribatı ve kirlenmesine karşı mücadeleler 80‘li yıllarda gelişmeye ve 90‘lı yıllarda suyun özelleştirilmesine karşı mücadelelerin de eklenmesine kadar birinci ifade kullanılırdı. Yani su temel bir insan hakkı denilir ve talep edilirdi. 2000‘lere gelindiğinde doğaki tüm canlıların da dikkate alınmasıyla yaşam hakkı ön plana çıkmaya başladı. Bu adımdan kısa süre sonra suyun kendisi insan ve/veya canlı türlerine ait olamayacağı ancak onu, yaşamı idame ettirmek amaçlı kullanma hakkının söz konusu olabileceği birçok su/ekoloji aktivisti tarafından ifade edildi. Bunu daha da ileri taşırsak suyun kendisinin bir varlık olduğu vurgulanmaya başlandı. Biz de bu ikinci ifadeyi yıllarca süren faaliyetler sonucu eriştik diyebiliriz.

Velhasıl uluslararası düzeyde yaşanan bu gibi tartışmalar, 6-8 Nisan 2019 tarihleri arasında Güney Kürdistan’ın Silemanî kentinde yapılan “1. Mezopotamya Su Forumu”na (MSF) da yansıdı. Şekil itibariyle bazı farklılıklar gösterse de, özünde aynıydı ve 90’lı yıllardan beri dünyada yapılan onlarca su ve nehir buluşmaların bir devamıydı.

Bir rüya gerçekleşti

MSF yıllardır Mezopotamya’daki su aktivistleri tarafından dile getirilen bir hedefti ve nihayet gerçekleşti. Başka ifadeyle bir rüya gerçekleşti bizim için. Su aktivistlerinin dışında çok sayıda insanın da fikir olarak ortaya attığı bir şeydi ancak yol ve yöntem sorunu vardı. Ani bir kararla, bir iki kurum tarafından sağlıklı yapılması da mümkün değildi. Silemanî’deki MSF’nin gerçekten de dolu dolu ve başarılı geçmesinin önemli bir nedeni 2012 yılından beri Kuzey Kürdistan ve Iraklı su aktivistlerinin düzenli bir şekilde “Dicle’yi Yaşatma Kampanyası” çerçevesinde birlikte çalışmasıydı. Yıllara dayanan ve başarılı geçen bir birliktelik söz konusuydu.

Ortadoğu’da savaş ve çatışmaların bu kadar sert yaşandığı bir dönemde MSF’nin yapılabilmesi de dikkat çekicidir. Biz düzenleyenler için savaşlar gerekçe olmamalıydı. Mezopotamya coğrafyasının su varlıklarıyla bu derecede tahrip edilmesinin ataerkil, baskıcı, sömürge ve savaş politikalarıyla doğrudan alakalı olduğu açıkça ortadaydı. Bundan dolayı suyu tartışırken, sadece baraj gibi su yapıların olumsuz sosyal, ekolojik ve kültürel etkileriyle alternatiflerini tartışmadık, aynı zamanda savaşa karsı su üzerinden barışı savunduk. Barışla Mezopotamya’nın kültürel ve sosyal çeşitliliğini ön plana çıkardık. Yaşam için su, barış için su dedik.

Dicle’nin görsel etkisi

200’e yakın su aktivisti ve ilgili insan Silemanî üniversitesinde üç gün boyunca bir araya geldi ve sabırla konuşulanları dinledi. Açılışta büyük konuşmaların yerine Mezopotamya’nın 5 bölgesinden gelenler kendilerini tanıttılar: (Güney) Kürdistan, Irak, İran, Suriye ve Türkiye. Bu bölgelerde konuşulan en yaygın dil olan İngilizce de su forumunda simültane edilen diller arasındaydı. Bu gerekliydi çünkü sınırlar son yüzyılda dilin önünde bir set oldu. Bu acı ama gerçek ve bunu değiştirmek bizim elimizde.

MSF‘nin yapıldığı binanın girişinde Dicle nehri sergisi göze çarpanlar arasındaydı. Kuzey Kürdistan sınırları içinde Dicle nehrini kullanım ve türler ile tahribat ve yıkımlarıyla gösteren sergi MEH’li arkadaşların emeği sonucu gerçekleştirildi. Bu sergi Kuzey Kürdistan dışındakilere Dicle’yi biraz tanıtıp, güzel tartışmalara neden oldu.

Tartışmalar ilk günden itibaren yoğun ve çekişmeliydi, olması da sevindiriciydi. Sosyal-ekolojik perspektiflere karşı modernist ve devletçi bakışın etkili olduğu bazı görüşler ifade edildi. Bu tartışma kültürü ikinci gün yapılan dokuz atölyede de devam etti. Atölyelerde zaman eksikliği olsa da verimli sonuçlar ortaya çıktı.

Kadın ve su ilişkisi

MSF’de göz çarpan başka önemli nokta bölgeler arası tartışma düzeyi ve ilgi alanlarıydı. Türkiye ve İran’ın su ve büyük yıkımlara neden olan yatırımlar konusunda bazı ortak noktaları olmakla beraber, ayrılıklar da göze çarptı. Suriye ve Irak dediğimiz coğrafya – Orta ve Aşağı Mezopotamya – ise Türkiye ve İran’a akış aşağı  olan ve bu nedenle de suyu kesilen coğrafya. Akarsuları da daha kirli. Yine son dönemde açık savaşlar ve DAİŞ terörizmini yoğun yaşayan yerler. Tartışılan konular da buna göre farklılıklar gösteriyor.

Cinsiyet özgürlüğü konusunda son dönemlerde olumlu gelişmeler olmakla beraber Irak ve Güney Kürdistanlılar ortalama olarak çok daha muhafazakar oldukları bu forumda da görüldü. Bir Kürt kadın aktivistin kadın ve su ilişkisini irdeleyen konuşmaya en çok itiraz Iraklı erkeklerden geldi.

Başka önemli bir tartışma konusu barajlara nasıl yaklaşılması gerektiğiydi. Baraj ve HES’leri kesinlikle yüzde 100’mü red etmek lazım yoksa demokratik-ekolojik kriterler mi lazım? Bu konunun onlarca yıldır sosyal hareketler arasında tartışıldığını da burada hatırlatalım. Dünya çapında 90’lı yıllarda ortaya çıkan ağ ortak paydada biraraya gelmek için kendisini “baraj eleştirisi” olarak tanımladı.

İlgi çekici bir nokta ise sonuç deklarasyonunda, demokratik yönetim örneği olarak olumlu bir şekilde Rojava/Kuzeydoğu Suriye’den bahsedilmesine itirazın gelmemesi. Bunda Kuzeydoğu Suriye demokratik öz yönetiminden bizzat üç kişinin katılması ve katılımcılarla tartışması etkili oldu. Irak ve Güney Kürdistan’ın yerel yönetimleri davet edilmelerine rağmen gelmediler. Sadece bu konuyla ilgili panele Silemanî belediyesinin su dairesi başkanı katıldı. HDP’li belediyeler mazbatalarını almadıkları için gelemediler maalesef.

Mezopotamya’da su, toprak ve bitki

MSF’ye gelmek isteyen herkes katılım sağlayabildi ancak Kuzeydoğu Suriye’den 10 aktivist genç Güney Kürdistan’ın olumsuz tavrından dolayı katılamadı. Bu da üzücü oldu elbette. Ancak sevindirici olan bir katılım Lübnan, Ürdün ve Sudan’dan oldu. Buradan gelen su/ekoloji aktivistleriyle güzel paylaşımlar oldu. Gelecekte düzenli ortak çalışmanın kapısı aralandı. İlerde Ortadoğu boyutunda daha kapsamlı çalışmalar yapılabilir.

MSF, devletçiliğe, milliyetçiliğe ve dini fundamentalizme karşı sınırları düşünmenin ve hareket etmenin önünde engel olmadığını gösterebildi. Demokratik, ekolojik ve havza bazında bir su politikasıyla ancak Mezopotamya’nın su, toprak ve bitki örtüsünün yıkımdan kurtulabileceği ortada. Demokratik bir toplum için bu temel bir şart. Sanırım bu biraz da olsa daha iyi anlaşılmaya başlandı ve yakın bir zamanda Amed’de yapılacak 2. Mezopotamya Su Forumu’yla daha iyi ortaya çıkacaktır.

Yaşam için su, barış için su sözleri Mezopotamya Su Forumu’nu en iyi şekilde özetlemektedir.

* Mezopotamya Ekoloji Hareketi aktivisti

Continue Reading
Click to comment

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Forum

Analiz: Kör gözüm parmağına adımları

AleviNet

Published

on

Hukukun, özgürlüklerin, demokratik değerlerin başına gelenler gibi Türkiye’nin dışa açık serbest piyasa ekonomisi de önce “el altından” ve “arka kapı” yöntemleriyle ve giderek de sermaye hareketlerine getirilen “light” kısıtlamalarla içe kapanıyor.

30 yıllık kambiyo serbestisine açılan kimine göre masum görünen küçük deliklerin sayısı giderek artıyor. Hiçbir soruna çare olmayan ama “atılan taşla ürkütülen kuşa” değmeyen, daha da ötesi bu “ürkütmenin” bedelinin ağır olduğu bir kulvarda sürükleniyor ekonomi politikasına yön verenler.

Son bir hafta içinde Ankara’dan iki adım geldi; biri döviz satışlarında binde 1’lik kambiyo gider vergisi alınması, ikincisi de gerçek kişilere yapılan döviz satışlarında bu dövizlerin kullanımının ya da teslimatının işlem gününde değil, ertesi iş günü yapılması kararı.

Bu iki kararın neden alındığını sorsak, “TL’yi savunmak” için yanıtı alacağımız kesin. Yerleşiklerin dövize meyletmesini, kolayca dövize erişimini, bunun maliyetini pahalı hale getirmek için atıldığı çok açık.

Oysa TL’yi savunmanın ilk adımı, TL’den vazgeçmenin bedelini iyi ayarlamaktan, geçiyor. O da TL’nin fiyatını yani faizini. TL’yi cepte, tasarruf veya yatırım hesabında tutmayı özendirecek tek şey; TL’nin satın alma gücünün korunmasıdır. Yani düşük enflasyon, enflasyona karşı koruyan bir faiz seviyesi. Enflasyonun düşük seyredeceğine, bununla mücadelenin göstermelik değil ciddi biçimde yapıldığına dair güven oluşmasıdır. Oysa durum; “enflasyonu saldım çayıra, mevlam TL’yi kayıra” halinde.

Ankara 6 ayı aşkın bir süredir her türlü TL tasarruf aracının faizini düşük tutmak için bankalara ve borçlanan finansal kurumlara baskı uyguluyor. Yılın ilk üç ayında TL mevduat faizlerinin brüt yüzde 20.50’nin üzerine çıkamayacağı yönünde “aba altından sopa gösteren” ekonomi yönetimi, kurlardaki yükselişle şimdi yüzde 24’e çıkardı bu “yasağı.” Bu seviyenin bile net getirisi enflasyon bekleyişleri ve dalgalanması karşısında koruyucu bir faiz oranı değil.

İmkânsız üçlü dersi

İktisatta çok yaygın biçimde kabul gören Mundell’in “imkânsız üçlü” kuramına göre; sermaye hareketlerinin serbest olduğu bir ülkede hem faizi hem de döviz kurunu kontrol edemezsiniz.

Doğrusu Ankara’daki ekonomi yönetimi, bu kuramı ülkeye ağır bir fatura ödeterek öğreniyor.  Geçmişte ekonomi profesörü bir başbakan da aynı süreci yaşatmıştı.

Ankara, bir taraftan faizleri bastırırken, diğer taraftan arka kapı yöntemleriyle kamu bankalarına döviz sattırarak kuru bastırıyor. Olan ne mi? Ülkenin yerleşik yurttaşları ve şirketleri tam gaz döviz satın alıyor. Merkez Bankası verilerine göre dört ayda döviz hesaplarındaki artış 20.2 milyar dolar. 

Ankara’dakiler “ekonomiyi yüksekten atalım, ama zarar da görmesin” açılı bir yaklaşım sergiliyor.

Son gelinen yer, sermaye kontrolü benzeri önlemlerin hayata geçirilmesi.

Ağustos’ta Brunson krizi ile kur patladığında döviz işlemlerine dair kısıtlamalar gelmişti; dövizli sözleşme yapma yasağı. Bu da 3-4 kez değiştirilerek yürürlüğe konmuştu. İhracatçılara da 2008’de yürürlükten kaldırılan “dövizi 6 ay içinde yurda getirme ve TL’ye çevirme” yükümlülüğü getirilmişti. Bu uygulama, Brunson serbest bırakıldıktan sonra da sürdürülüyor. Bu uygulamaların her ikisi de birer kambiyo kısıtlaması.

Alınan kararlar, tercihini döviz olarak yapmış olan yurttaşları bile ürkütmekten, “bundan sonraki adımın ne olacağına dair” spekülasyonlara sürüklemekten başka bir sonuç getirmeyecek.

Yurttaşları “dövizden uzak tutmak” amacıyla hazırlandığı anlaşılan bu “önlemlerin”, tersine yurttaşların kafasında “döviz kıtlığı” lambalarının yanmasına neden olacağı çok açık. Bu ve benzeri kararlara imza atılırken o masada deneyimli uzmanlar olsaydı itiraz ederlerdi.

Ekonomi politikasına yön veren siyasetçilerin aynı zamanda seçim sonuçlarını beğenmedikleri için “sandığı deviren” siyasetçiler olduğu dikkate alınırsa, yurttaşların ve şirketlerin dövize meyletmesinin bir başka temel nedeninin sadece TL’nin faizi değil, güven kaybı ve keyfi yönetim biçimiyle toplumda yaratılan mülkiyet kaygıları olduğu görülür.

Nitekim “tek sesli medyada” görülmüyor olsa da sokakta “fısıltı gazetesi” ile konuşulan konuların başında bunlar geliyor.

İşte son Tüketici Güven Endeksi’nin son 7 yılın en düşük seviyesinde olması da bunun işareti. Halkın iradesinin yansıdığı meşru sandık sonucunu beğenmeyip seçim yenileten siyasetçiler ekonomiye ve TL’ye güveni yasaklarla ve kısıtlamalarla korunacağını mı sanıyorlar?

Uğur Gürses

© Deutsche Welle Türkçe

 

Continue Reading

Forum

Analiz: Erdoğan zora düştükçe daha da sertleşebilir

AleviNet

Published

on

İngiliz Reuters haber ajansı 13 Mayıs’ta hükümetin Merkez Bankası kasasındaki “yedek rezervlerinden” 40 milyar lira, yaklaşık 6,6 milyar doları Hazine’ye aktaracağı iddiasını duyurdu. Kimi iktisatçılar, haberin doğru çıkmasının artık evdeki gümüşleri satmaya başlamak anlamına geleceğini söyledi. Bu haberde beni, ekonominin kötü gidişi kadar etkileyen bir başka unsur oldu.

Reuters haberini “üç ayrı ekonomi yetkilisine” dayandırıyordu. Yani, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ı tam da neredeyse siyasi geleceğini bağladığı İstanbul seçimi öncesi en çok zora sokacak haberlerden biri, kendi ekonomi bürokrasisinden çıkmıştı.

Yani, bürokrasi artık stratejik bilgileri dışarı sızdırmaya, dışarıya “biz uyardık, dinlemediler, bizden bilinmesin” mesajı vermeye başlamıştı.

Buna benzer bir duruma, 2001’deki büyük mali kriz öncesinde tanık olunmuştu. Başbakan Bülent Ecevit’in MHP lideri Devlet Bahçeli ve ANAP lideri Mesut Yılmaz ile kurduğu kırılgan koalisyonun çatırdama sesleri, ilk olarak bir sonraki iktidara “günah bizden gitti” mesajı verir gibi basına bilgi sızdıran bürokratlar kanalıyla duyulmaya başlamıştı.

DW Nevsin Mengü ile Bire Bir | Journalist Murat Yetkin

Murat Yetkin

Ekonominin döküldüğünü görmek için bürokrasinin konuşmasına aslında ihtiyaç yok, her şey ortada. Ama bürokrasinin bilmediğimiz ayrıntılardan da bizi haberdar etmeye başlaması neyi gösteriyor biliyor musunuz? İdarenin de dökülmeye başladığını. Bütün kilit görevlerdeki atamaların bizzat Cumhurbaşkanı tarafından yapıldığı (ya da binlerce dosyanın birikmesi nedeniyle yapılamayıp önemli mevkilerin “vekâleten” idare edildiği) ortamda, memurlar amirlerini “idareten” dinliyorlar. “İta zinciri” kırılıyor. Çünkü asıl talimatın Beştepe’den gelmesini bekliyorlar; öyle ya, onu o göreve atayan bizzat cumhurbaşkanı.

Suriye, PKK, S-400 derken bir de Kıbrıs

Üstelik düşürülemeyen hayat pahalılığı ve işsizlik, düşürülemeyen enflasyon ve faizler artık sadece yeni bir ekonomik programla düzeltilebilecek boyutta değil. Bağımsız ve tarafsız yargı sorunu zaten kronik, ona girmeyelim şimdi. Ama ekonominin gidişi Türkiye tarihinde hiç bu kadar dış politika sorunlarına bağlı olmamıştı.

Dış politikada Erdoğan hem ABD Başkanı Donald Trump, hem de Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ile ciddi sorun yaşıyor. Trump, Türkiye’nin Suriye’deki ortağı, PKK’nın uzantısı YPG’ye “saldırması” durumunda NATO ortağı Türkiye’nin ekonomisini “mahvetme” tehdidinde bulunmadı mı? Diğer yandan Suriye’deki ortağımız ve ihtiyacımız olan petrolün yarısını oradan aldığımız İran’a uygulanan Amerikan ekonomik yaptırımlarına maruz kalmamız an meselesi. Bir de ABD’nin, Rusya’dan alınacak S-400 füzeleri nedeniyle Türkiye’nin ortak üreticisi olduğu F-35 uçaklarını teslim etmeme tehdidi var ki en stratejik sorun da bu. Tabii Erdoğan S-400 alımını iptal edecek olsa, bu defa Putin karşısına çıkacak. Türkiye’nin Suriye’de bu kadar rahat asker tutabilmesi sadece ve sadece Rusya’nın onayıyla mümkün olabiliyor.

Son iki aydır ısınan, ısıtılan bir sorun da Kıbrıs; ada etrafındaki petrol arama hakları nedeniyle restleşme… Bu konuda ABD ve Avrupa Birliğinden gelen uyarılara daha da milliyetçi bir lisanla karşılık veriyor, söz konusu olanın Türkiye ve Kıbrıs Türk halkının çıkarları olduğunu söylüyor. Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu ve Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar, konuyu demeçleriyle gündemde tutmaya gayret ediyor. Kıbrıs’ta bir fiili durum, İstanbul’da tekrarlanacak 23 Haziran seçimi öncesi rüzgârın yönünü Ekrem İmamoğlu’ndan Binali Yıldırım’a çevirebilir mi?

Cevabı kesin bir “evet” olmasa da, bu geçerli bir sorudur.

Çünkü Erdoğan için şu anda ekonominin, idarenin, dış ve güvenlik politikasının dökülmeye başlamasından daha önemli olan tek bir sorun söz konusu: İstanbul’u geri alabilmek.

“İstanbul’u başaramazsak, bundan sonra…”

Ülke ekonomisinin neredeyse üçte birini üreten İstanbul’un belediye imkânlarının nerelere harcandığının bir kısmını, İstanbul Büyükşehir Belediyesi bürokrasisinden sızan bilgi ve belgelerle görmeye başladık, YSK mazbatayı İmamoğlu’ndan geri almadan önce. Erdoğan, bu imkânlar kesilince, şimdi kendisine siyasi-ideolojik birliktelik için değil, çıkar birliği çerçevesinde de destek veren iş dünyasından tarikat ve cemaatlere dek bazı kesimlerin desteğinin kısa sürede kesileceğini bilecek siyasi deneyime sahip. AKP’nin kuruluşunda Erdoğan ve Abdullah Gül ile birlikte yer alan Bülent Arınç’ın “İstanbul’da başaramazsak, bundan sonra da başaramayız” demesi boşuna değil. Bir de kendi siyasi yükselişinin 25 yıl önce İstanbul belediye başkanlığı ile başladığını bilerek, İmamoğlu’nun önünü şimdiden kesmek istiyor; bu da işin siyasi-psikolojisi.

Erdoğan’ın 31 Mart seçimlerinden önce, seçimden yenik çıkarsa içeride, dışarıda ve ekonomide daha ılımlı bir siyaset izlemesi mümkün görünüyordu. Oysa İstanbul seçimlerini kayıp farkın az olmasını bir fırsat olarak gördü. Tamamen yasal olan itiraz süreçlerine YSK üzerine kurulan baskının gölgesi düşse de, seçimi iptal ettirdi.

Şimdi 23 Haziran’a 40 günden az kalmış halde ise oyun sert oynanıyor. Erdoğan, ne olursa olsun İstanbul’u almak istiyor; oysa ekonomide, dış ve güvenlik politikasında tam da seçim öncesi zora düşüyor. Erdoğan zora düştükçe, stratejik öncelikleri 23 Haziran’a dek askıya alıp ekonomide, iç ve dış siyasette daha da sertleşebilir. Ekonomide bunun işaretlerini Merkez Bankası ve iş dünyası üzerine kurulan fiyat, faiz ve “konuşmama” baskısında, iç siyasette “Her şey güzel olacak” gibi bir sözü neredeyse terörizmle eş tutmada, İmamoğlu destekçilerine kurulan baskıda görüyoruz. Dış politikadaki sertleşmenin Kıbrıs’ta seçim öncesi bir fiili durum ihtimali yüksek ama riski Suriye’de hem ABD, hem Rusya’yı karşıya alacak bir fiili durum kadar yüksek değil.

Murat Yetkin

©Deutsche Welle Türkçe

 

Continue Reading

Forum

Cemevi mi, Birleşmiş Milletler evi mi?

AleviNet

Published

on

NECATİ ŞAHİN

İkisi de…

İkisi de ırk, din, dil, cinsiyet değil İNSAN diyor, demeli de…

Buyrun Size bir “ütopya” anlatayım…

Bir CEMEVİ hayal edin…

Avrupa’nın göbeğinde….

Kültürlerin harmanlandığı tarihi bir kentte olsun…

Muhteşem bir binası olsun …

Aynı Anda,

bir salonunda uluslararası bir etkinlik yapılsın …

Bir atölyesinde dans edilsin…

Bir atölyesinde türkü söylesin …

Bir atölyesinde resim yapılsın

Bir salonunda düğün derlensin …

Bir salonunda kına yakılsın …

Bir salonunda gençler …

Bir odasında çocuklar cıvıl cıvıl…

Aşevi insan kaynasın …

Lokalinde yaşlılar batak, tavla, okey oynasın, şakalaşsın …

Bahçesinde çocuk parkı, çocuklar kör ebe oynasın …

Cemevinin büyük salonundaki uluslararası etkinliğin adı:

“HIDIRELLEZ” olsun mesela…

Beş altı yaşlarında 20 Çinli Çocuk ,Cemevinde ÇİNCE Barış şarkıları söylesin mesela…

Kübalılar “Che” şarkılarını söylesin,

Cemevindeki tüm Canlar “Che”li pankartlar ile Küba Dansı yapsın mesela…

Pontoslu Yunanlar, Cemevinde

Anadolu’nun kadim renkleri ile kemençe ile, davul ile

pontos dansları sunsun mesela…

Bayernli Almanlar kendine özgü Alp dağlarının kıyafeti ile geleneksel danslarını sergilesin mesela…

CEMEVİ, Mezopotamya kökenli Asur, Kürt, Acem, Arap, Azeri, Ezdiler ve Ezgileri ile taçlansın mesela…

Gambia Müzik ve Dans Topluluğu,Kara Afrika’nın ak yürekli İnsanların kültürünü Cemevinde semah ve deyişlere müsahip eylesin mesela…

Balkanların temsilcisi olarak Arnavut Dans ve Müzik Grubu Cemevinde “haydi bre more” desin mesela…

Köln’den 40, Münih’ten 40 Dansçı gelsin Cemevine…

Size, Anadolu, Mezopotamya, Kafkasya, Balkan, Karadeniz, Ege, Trakya ve de Modern Dans rüzgarı estirsin Mesela…

Alevilerden oluşan Dans Grubu

“Dünyanın her çoğrafyasında yaşayan, ama hiçbir çoğrafyada üstüne güneş doğmayan halk”, (bu söz Çingene rejisör dostum Rahim’e aittir) Çingeneleri, Çingene Dansları ile onurlandırsın mesela…

Cemevinde “Sarıgelin” kendi anadilinde, Ermenice söylensin, Alevi, Sünni, Kürt, Türk, Alman, Arap, Zaza, Acem 20 Genç Kadın Sarıgelin ezgisine dans ile eşlik etsin mesela…

Bağlama eğitmenlerinden, müzik öğretmenlerinden, doçentlerden, konservatuar öğrencilerinden oluşan Bağlama Orkestrası ve Koro

Kemal Dinç’in şefliğinde, Pirsultan, Ali Ekber Çiçek, Arif Sağ, Ruhi Su, Aşık Veysel, Karacaoğlan söylesin mesela…

Vietnamlı Kadınlar, Cemevinde İNSAN’ı Vieatnam Dansları ile selamlasın mesela….

Müthiş bir kadın sesi Cemevini İngilizce rock ile inletsin mesela…

Kentin Belediye Başkanı, Siyasi Partileri, Kilise Temsilcileri gelsin, Barış dileklerini CEMEVİ’nde dile getirsinler mesela…

Kentin Doğa Koruma Kurulu Başkanı gelsin, Cemevinde, Hünkar’ın kucağında “Aslan ile Ceylanın Dost olduğu Tablo”nun önünde Doğamızın nasıl yok edildiğini Almanca anlatsın mesela…

Küçük Çinli bir Çocuk Cemevinde, Size, piyano ile Beethoven çalsın mesela…

Cemevinde aynı anda lokmalar pişsin, dağıtılsın mesela…

Birçok inançtan, dinden, dilden, milliyetten çocuk, kadın, genç, ihtiyar birlikte yanyana güler yüzle, birbirlerini birçok dilde selamlayarak katılsınlar mesela…

Bütün bunlar ücretsiz olsun mesela..

Biliyor musunuz?

Hayali bile güzel olan tüm bu güzellikler,

12 Mayıs 2019 Günü

Almanya Alevi Birlikleri Federasyonu üyesi,

AUGSBURG CEMEVİ’deki HIDIRELLEZ Şöleninde

gerçekleşti …

AUGSBURG CEMEVI Birleşmiş Milletler Kültür Evine dönüştü…

Dinler, diller, milliyetler, cinsiyetler harmonileşti, müsahip oldu, CAN oldu…

İnançlı, inatçı, istikrarlı duruşu ile, gençliğini AUGSBURG CEMEVİ hizmetine sunan Sevgili ALİ KOCAKAYA ile bir yıl önce hayal etmiştik…

Hayalimizi yazdık…

Konsepte çevirdik…

Gerçek oldu….

Yönetimi, üyesi, yüzlerce gönül insanı ile Ütopyayı gerçeğe dönüştüren AUGSBURG ALEVİ KÜLTÜR MERKEZI’ne bin teşekkür….

Eyvallah…

Katılımı ile AUGSBURG Cemevi’ni Birleşmiş Milletler Kültür Evine dönüştüren dillere, inançlara, milliyetlere, kültürlere bin selam…

Eyvallah…

Yeni “ütopya”mıza Davetimiz:

Gelin Canlar,

AABF-YOL BİR SÜREK BİNBİR-BARIŞ SENFONİSİ” Projemizde,

28 Eylül 2019 Tarihinde

KÖLN ARENA’da,

Bir olalım…

Diri olalım…

İri olalım…

Barış’a Cerağı yakalım…

Deyiş söylemeye

Semah dönmeye

devam edelim…

“Herşey Çok Güzel Olacak…”

(Augsburg, 12.Mayıs 2019)

Continue Reading
Advertisement

HAFTANIN EN ÇOK OKUNANLARI