Connect with us

.

Forum

Maçoğlu Dersimli mi, Tuncelili mi? Asıl ona bakmak gerekir

AleviNet

Published

on

CİHAN EREN

Bu yazımızı, 31 Mart yerel seçimlerinin sonuçlarından doğmuş başka bir tartışma üzerine yazacağımız için başka noktalara değinmeden doğrudan konumuza geçelim. Yansıdığı kadarıyla seçim sonuçlarından en çok üzülen ve kendi içinde tartışan bir kesim de Dersimliler olmuştur.

Dersim’deki seçim sonucu, diğer birçok yerden daha farklı ele alınmayı gerektirmektedir. Örneğin Şırnak’ı, Erdoğan ordu ile anlaşma yaparak, buraya asker ve polis taşıyarak ele geçirmiştir. Benzer bir gasp Eruh ve Çukurca gibi seçmeni az merkezlerde de yapılmıştır. Eldeki sonuçlar, çok açık bir biçimde Kürt halkının yurtsever ve demokratik bilinçle oy kullandığını göstermektedir. Kürdistan’daki asker, polis ve işgal rejiminin diğer memurlarına rağmen, Iğdır’da yapıldığı gibi tüm partilerin birleşmiş oylarını hesaplayarak seçim sonuçlarını değerlendirecek olursak, Bakur Kürdistan’ın tüm il ve ilçelerinde HDP’nin açık ara birinci parti olduğu görülecektir. Urfa ve Antep gibi sınır kentlerinde faşizmi yıkma temelinde güçlü bir çalışma geliştirilseydi ve faşist baskılara maruz kalınmamış olsaydı, buralarda da en az yüzde 51 oy alınacağı kesindir.

Dersim, bu seçimlerde Kürdistan’daki diğer illerden farklı bir uygulamaya tabi tutulmuştur. Kuşkusuz burada da devlet HDP dışındaki birinin kazanmasını planlamıştır. Ancak bunu taşıma oy ve sistem partilerinin birleşmesi şeklinde değil, ‘Tunceliliği’ kullanarak yapmıştır. Dolayısıyla Dersim’de açığa çıkan seçim sonucunu, ‘Tunceliliğin’ sömürgecilikle ilişkisi temelinde ele almak daha doğru olacaktır. Bu nedenden ötürü sorunu; Solculuk adına hareket ettiklerini dile getirip Kürt halkının Türk sömürgeciliğine karşı devrimci mücadelesini görmeyenlerden daha öte ele almak, çok daha doğru olacaktır.

Bu seçimlerde özellikle Alevi Kürtlerin yoğun olduğu yerlerde CHP adayları, ‘HDP’li adaylar kazanırsa Erdoğan kayyum atayacak bunun için oylarınızı bize verin’ propagandasını çok yoğun yapmıştır. Diğer Kürdistan illerinde ve ilçelerindeyse AKP listelerinden aday olanlar ‘HDP’liler seçilirse kayyum atanacak’ diyerek oy istemiştir. Dersim’de ise Maçoğlu ve ekibi CHP ve AKP propagandasının aynısını ‘solculuk, komünistlik’ adına yürütmüştür. Türk devletinin Kürt soykırım politikasının dilidir bu. Dersimliler diğer Kürtlerden daha iyi bilir ve hatırlarlar; 1937-38 soykırım günlerinde infaz mangaları önünde öldürülmeyi bekleyen Dersimliler planlanmış bir soykırım taktiği ile ‘Durun, öldürmeyin. Paşa’nın emridir, bundan böyle kimse öldürülmeyecek’ denilerek nasıl kurtulduklarını. Daha basit durumlarda bu kamçı-şeker politikası olarak sürdürülmüştür. ‘HDP kazanırsa AKP kayyum atayacak’ taktiği Kürtleri başka bir sömürgeciye mecbur etme politikasının bir parçasıdır. Erdoğan ve Bahçeli’nin sınır tanımaz Kürt düşmanlığı, Kürtleri bir kez daha devlete bağlamak içindir. Bu amaçla gerektiği kadar şiddetle, bunun tutmadığı yerlerde de şeker-kamçı taktiğini devrede tutarlar. Bu sömürgeci saldırıya karşı en devrimci tutum ve ilke, kayyumla elinden belediyesi alınan Dersim’de HDP listesinden giren Kürt yurtseverlerin kazanmasıydı. Hakeza bunu görmeyerek karşı aday çıkaran solcuların devrimciliği de kendilerinden bunu isterdi.

Yok eğer o solcular ‘ha biz, ha HDP farketmez’ diyorlarsa söz ve pratikleriyle ‘Tuncelili’ olmadıklarını göstermeleri gerekir. Yoksa AKP ve CHP’den hiç bir farklarının olmadığı ortaya çıkacaktır. O zaman Maçoğlu’nun bir proje olduğu, devletin Kamer Genç eliyle Dersim’i elde tutma politikasındaki boşluğu doldurma temelinde desteklendiği, bunun da sömürgeciliğe karşı savaşmış ve şehit vermiş bir geleneğin desteği ile yapıldığı ortaya çıkar. Böyle bir sonuç en çok Kaypakkaya ve yoldaşlarının kemiklerini sızlatır.

Dersim, Kürdistan kalesidir. Pîr, Murşît ve Jiyar diyarıdır. Kirmanckî toprağıdır. Dersimliler bu ve benzer değerleriyle Dersimlidir. Bu değerler Dersimlilerin kendi değerlerine ve kazanımlarına sahip çıkmasını emreder. Seçim sonuçlarına da en doğru cevabı Dersimliler vermelidir. Belediyeden ‘Tunceliler’ gibi değil, Dersimliler gibi hizmet etmesini talep etmek haklarıdır. Belediyenin, Dersim belediyesi gibi çalışmasından Maçoğlu’ndan daha çok Dersimliler kendini sorumlu görmelidir. Şayet belediye, Dersim kimliği yerine ‘Tunceliliği’ geliştirecek faaliyetler içinde olur ve bunu da valilik, kültürel soykırımcı kişi ve vakıflarla, kimi plan ve projeler temelinde yürütürse bu durum; Maçoğlu ve ekibinin çağdaş Abdullah Alpdoğanlar ve Sıdıka Avarları Dersim’e getirmek için görevlendirilmiş olduğunun kanıtı olacaktır.

O zaman Maçoğlu’nun komünistliğinin ‘memlekete komünizm lazımsa devlet onu getirir’ komünistliği olduğu açığa çıkacaktır. Belediye yetkisine sığınarak soykırımcı kişi ve kurumları esas alıp, devrimci, yurtsever kişi ve kurumları dışlaması ‘38 kırımını tamamlamak demek olacaktır. Çünkü ’38 Kırımı, Dersim’i Türkleştirmek için planlanmış, Kürt kültürünü ve dilini ‘geri ve ilkel’ olarak tanımlamış, Türk eğitim ve yaşam biçimini ilericilik adı altında sunarak Kürtleri kültürel soykırım sürecine almak için yapılmıştır.

Dersimliliğin birinci görevi fiziki ve kültürel soykırım saldırısının yol açtığı yaralarını intikam alırcasına derman etmektir. İnancını yaşaması, dilini konuşmasıdır. Halk ve inanç kimliği ile birlik içinde topraklarıyla yeniden daha güçlü buluşmak ve cem olmaktır. Diğer çalışmaları yanında Dersim belediyesinin Reya Heq-Aleviliğe ve Dersim özgünlüğünde Kürt kimliğine hizmet etmesi, kimliğinin gerçek ifadesi ve ‘38 Tertelesine de cevabı olacaktır.

Continue Reading
Click to comment

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Forum

Bir Cümle

AleviNet

Published

on

AHMET ALTAN

Uyandım.

Kapı çalınıyordu.

Hemen karşımdaki ışıklı elektronik saate baktım… 05:42 rakamları yanıp sönüyordu.

“Polisler’’ dedim.

Ülkedeki bütün muhalifler gibi ben de her gece, şafak vakti kapının çalınmasını bekleyerek yatıyordum.

Geleceklerini biliyordum.

Gelmişlerdi.

Polis baskını ve ardından yaşanacaklar için giysiler bile hazırlamıştım.

Beli, kendi içinden bir iple bağlanan, kemere gerek göstermeyen ketenden bol siyah bir pantalon, bilekte biten kısa siyah çoraplar, yumuşak, rahat bir spor ayakkabı, ince pamukludan bir tişört ve koyu renk bir gömlek.

“Baskın elbiselerimi” giyip kapıya gittim.

Gözetleme deliğinden baktım.

Terörle Mücadele Şubesi’nin baskınlarda giydiği, göğüslerinde büyük harflerle “TEM” yazan yelekleriyle polisler duruyordu merdiven sahanlığında. Altı kişiydiler.

Kapıyı açtım.

“Arama ve gözaltı emri var” diyerek içeri girdiler.

Evin kapısını açık bıraktılar.

Karşı komşunun ve alt katın kapılarını da çaldılar… Komşuları da “tanık” olmaları için getirdiler.

Uykulu gözleri, ürkmüş bakışlarıyla iki komşum geldi… Üzgündüler…

Polisler, aynı apartmanda oturduğumuz kardeşim Mehmet Altan için de “gözaltı” kararı olduğunu, ikinci bir ekibin de onun kapısında beklediğini ama açılmadığını söylediler.

“Kaç numaralı daireye gittiklerini” sorunca yanlış bir evin kapısını çaldıkları anlaşıldı.

Mehmet’e telefon ettim.

–Misafirlerimiz var, dedim, kapını aç.

Telefonu kapatınca polislerden biri uzanıp “ben onu alayım” diyerek telefonu aldı.

Evin içine dağılarak aramaya başladılar.

Şafak söküyordu.

Tepelerin ardından kendini gösteren güneşin ışıkları, beyaz bir gül yaprağını andıran gökyüzüne mor, kızıl, eflatun dalgalanmalarla dağılıyordu.

Huzurlu bir Eylül sabahı, benim evimde olanlardan habersiz uyanıyordu.

Polisler evi ararken çay suyu koydum.

–Çay ister misiniz, dedim.

İstemediklerini söylediler.

Babamın sesini taklit ederek:

–Rüşvet değildir, dedim, içebilirsiniz.

Tam kırk beş yıl önce gene böyle bir sabah vakti, bu kez babamı almak için evimizi basmışlardı.

Babam onlara “kahve içip içmeyeceklerini” sormuş, onlar istemediklerini söyleyince de gülerek, “rüşvet değildir, içebilirsiniz” demişti.

Yaşadığım “déjà vu” değildi.

Aynı gerçeğin tekrarıydı.

Bu ülke tarih içinde çok yavaş hareket ettiğinden zaman ileriye doğru gidemiyor, dönüp kendi üstüne katlanıyordu.

Kırk beş yıl sonra aynı sabaha dönmüştü zaman.

Kırk beş yıl süren bir sabah içinde babam ölmüş, ben yaşlanmıştım, şafak ve baskın değişmemişti.

Açık kapının önünde, bana her zaman güven veren gülümsemesiyle Mehmet gözüktü. Etrafı polislerle çevrilmişti.

Vedalaştık.

Polisler Mehmet’i götürdüler.

Kendime bir çay koydum. Bir kâseye “müsli” boşaltıp üstüne süt döktüm. Bir koltuğa oturup, çayımı içip müslimi yiyerek polislerin aramalarını bitirmelerini beklemeye başladım.

Ev sessizdi.

Aramalarını sürdüren polislerin eşyaları yerlerinden oynatırken çıkardıkları seslerden başka ses duyulmuyordu.

Romanlarımdan bir kısmını onlarla yazdığım için atmaya kıyamadığım yirmi yıllık eski bilgisayarları, yıllardır biriken eski moda disketleri, halen kullandığım laptopumu kalın naylon torbalara doldurdular.

–Gidelim, dediler.

İçine yedek çamaşırlarımla bir iki kitap attığım çantayı aldım.

Evden çıktık.

Kapıda bekleyen sivil polis arabasına bindik.

Çantamı kucağıma alıp oturdum.

Kapılar kapandı.

Ölüler, öldüklerini bilmezlermiş. İslam mitolojisine göre cenaze mezara konup üstüne toprak atıldıktan sonra cemaat dağılırken ölü de kalkıp evine dönmek istermiş. Kalkmaya çalıştığında başı tabutun kapağına çarpınca öldüğünü anlarmış.

Kapılar kapanınca benim de başım tabutun kapağına vurdu.

O arabanın kapısını açıp inemezdim.

Eve dönemezdim.

Artık bir daha sevdiğim kadını öpemeyecek, çocuklarıma sarılamayacak, dostlarımla buluşamayacak, sokaklarda yürüyemeyecektim, bir çalışma odam, yazı yazacağım bir makinem, elimi uzatacağım bir kütüphanem olmayacaktı, bir keman konçertosu dinleyemeyecek, seyahate çıkamayacaktım, kitapçıları dolaşamayacak, bir fırından ekmek alamayacak, denizi göremeyecektim, bir ağaca bakamayacaktım, çiçeklerin, çimenlerin, yağmurun, toprağın kokusunu duyamayacaktım, bir sinemaya gidemeyecektim, bir daha sucuklu yumurta yiyemeyecek, bir kadeh içki içemeyecek, bir lokantaya gidip balık ısmarlayamayacaktım, güneşin doğuşunu göremeyecektim, kimseye telefon edemeyecektim, kimse bana telefon edemeyecekti, bir daha hiçbir kapıyı kendim açamayacaktım, bir daha perdeleri olan bir odada uyanamayacaktım.

Adım bile değişecekti.

Ahmet Altan silinecek, onun yerine resmî kayıtlardaki Ahmet Hüsrev Altan kullanılacaktı.

“Adın ne” dediklerinde, “Ahmet Hüsrev Altan” diyecek, “nerede kalıyorsun” dediklerinde bir hücrenin adını verecektim.

Artık ne yapacağıma, nerede duracağıma, nerede yatacağıma, ne zaman kalkacağıma, adımın ne olacağına başkaları karar verecekti.

Hep emir alacaktım.

“Dur,” “yürü,” “gir,” “kollarını kaldır,” “ayakkabılarını çıkar,” “konuşma.”

Polis arabası hızla gidiyordu.

On iki günlük uzun bayram tatilinin ilk günüydü. Bizi gözaltına aldıran savcı da dahil şehirdekilerin çoğu tatile gitmişti.

Yollar bomboştu.

Yanımda oturan polis bir sigara yaktı.

Sonra paketi bana uzattı.

Başımı sallayıp, gülümseyerek reddettim:

–Ben, dedim, sadece gergin olduğum zamanlar sigara içiyorum.

İçinde olduğu arabanın kapısını açmaktan aciz, kendi geleceğiyle ilgili karar verme hakkını tümüyle kaybetmiş, adı bile değiştirilmiş, zehirli bir örümceğin ağlarına dolanmış zavallı bir böceğe dönüştürülmüşken, bu gerçeği yok sayan, bu gerçekle alay eden, kendisiyle gerçek arasına ulaşılmaz bir mesafe koyan böyle bir cümleyi düşünmemiş, bilincimin herhangi bir köşesinde böyle bir cümle için verilmiş bir karara rastlamamıştım.

Sanki benim içimde olan tam da “ben” diyemeyeceğim, gene de benim ağzımdan benim sesimle konuştuğuna göre benim bir parçam olan “biri”, polis arabasında demir bir kafese konmak için götürülürken sigarayı sadece “gerginken” içtiğini söylemişti.

O tek cümle birden her şeyi değiştirdi.

Havaya atılan ipek eşarbı bir dokunuşuyla ikiye ayıran keskin bir Samuray kılıcı gibi gerçeği iki parçaya ayırdı.

Bu gerçeğin bir yanında etten, kemikten, kandan, kastan, sinirden oluşan ve bir kıskacın içine düşmüş bir beden vardı, öbür yanında ise o bedenin başına gelenlere aldırmayan, dalga geçen, bütün yaşananlara ve yaşanacaklara yukarıdan bakan, dokunulmaz olduğuna inanan, böyle inandığı için de dokunulmaz olan bir zihin bulunuyordu.

Alesia kalesini kuşattığında, büyük bir ordunun kaledekilere yardıma geleceğini haber alır almaz kalenin etrafına iç içe iki sur ördürerek kaledekilerin dışarı çıkmasını, gelenlerin içeri girmesini önleyen Jül Sezar gibi tek bir cümleyle iki büyük sur örmüş, hayatın tehditlerinin içeri girmesini, bilincin kuytularında birikmiş endişelerin dışarı çıkmasını, ikisinin birleşip beni korku ve dehşet duyguları içinde ezmesini önlemiştim.

O iki sur bir daha hiç yıkılmadı. O andan sonra bana yönelik hiçbir tehdit zihnime ulaşmadı, başıma gelen hiçbir şey beni etkilemedi.

Şunu bir kez daha gördüm ki hayatınızı altüst edecek gerçeklerle karşılaştığınızda, o üzgün gerçeklerin azgın sel suları gibi sizi kapıp sürüklemesi ancak sizin o gerçeklere boyun eğmeniz, o gerçeklerin sizden beklediği gibi davranmanızla mümkün olabiliyor.

Gerçeğin kirli, kabarmış dalgalarına fırlatılıp atılmış biri olarak rahatlıkla söyleyebilirim ki gerçeğin “kurbanları” gerçeğe “uygun” davranmak gerektiğine inanan “akıllı” insanlardır.

Yaşanan olayların, sizi saran tehlikelerin, sizi kuşatan gerçeklerin sizden beklediği davranışlar, sözler vardır, o davranış kalıplarına uymadığınızda, beklenmedik işler yapıp, beklenmedik sözler söylediğinizde bizzat gerçeğin kendisi afallayıp zihninizin isyankâr dalgakıranlarına çarparak parçalanıyor. O zaman siz o parçaları alıp zihninizin güvenli limanlarında yeni bir gerçeklik yaratacak güce ulaşıyorsunuz.

Mesele, o beklenmeyen davranışı göstermekte, umulmayanı söylemekte.

Bunu yapabildiğinizde, kaderin bedeninizi hedef alan mızrağını küçümsediğinizde, işte o zaman Turgenyev’in unutulmaz “Düellocu” hikâyesindeki genç teğmen gibi kalbinize doğrultulmuş tabancanın karşısında şapkanıza doldurduğunuz kirazları neşeyle yiyebilir, ıssız bir sokakta aniden ortaya çıkıp “ya canını, ya malını” diyen soyguncuya Borges gibi “canımı” diyebilirsiniz.

Sınırsız bir gücü ele geçirebilirsiniz.

Bütün yaşadıklarımı ve yaşayacaklarımı algılama biçimimi değiştiren o cümleyi nasıl söylediğimi, o cümlenin esrarengiz kaynağının ne olduğunu hâlâ bilmiyorum.

Bildiğim, polis arabasında giderken sigarayı sadece “gerginken” içtiğini söyleyebilen “birinin” benim içimde bir yerlerde saklı olduğu.

O “biri”, sanırım birçok sesten, gülüşten, satırdan, cümleden, acıdan oluştu.

Babamın kırk beş yıl önce polis arabasında giderken gülümsediğini görmesem, Kartaca elçisinin işkenceyle tehdit edildiğinde elini ateşe soktuğunu babamdan dinlemesem, Neron’un emriyle intihar etmek için sıcak su dolu küvette bileklerini keserken Seneca’nın çevresindeki dostlarını teselli ettiğini bilmesem, Saint-Just’ün daha 26 yaşındayken giyotine gitmeden bir gece önce son mektubunda “koşullar, sadece mezara girmemekte direnenler için zordur” diye yazdığını, Epiktetos’un “bedenlerimiz köle olsa da zihinlerimiz özgür kalabilir” dediğini okumasam, Boethius’un en ünlü kitabını idam hücresinde yazdığını öğrenmemiş olsam o polis arabasında beni kuşatan gerçeklikten korkabilir, onunla alay edip parçalayacak gücü kendimde bulamaz, ciğerlerimden dudaklarıma kadar yükselen gizli bir kahkahayla o cümleyi söyleyemez, endişelenip sinebilirdim.

Ama o muhteşem ölülerin içime yansıyan ışıklı gölgelerinden oluştuğunu tahmin ettiğim “biri” konuştu ve bütün yaşananları değiştirmeyi becerdi.

Gerçek beni ele geçiremedi.

Ben gerçeği ele geçirdim.

Aydınlık caddelerden süratle giden polis arabasında rahat bir hareketle kucağımdaki çantayı yere bırakıp arkama yaslandım.

Emniyet Müdürlüğü’ne varınca araba çok geniş bir kapıdan binanın içine saptı, kıvrımlı bir yoldan aşağılara doğru inmeye başladı.

İndikçe ışık azalıyor, karanlık artıyordu.

Yolun bir dönemecinde araba durdu.

Arabadan çıktık.

Bir kapıdan yürüyerek çıktık.

Büyük bir meydanlığa gelmiştik.

“Yukarda” dolaşan insanların bilmediği, varlığından haberdar olmadığı, donmuş bir sülfür ormanına benzeyen kirli sarı duvarlarının içeri girenleri yeryüzünden koparttığı, taş, ter, rutubet kokan bir yeraltı dünyasıydı burası.

Çıplak lambaların tekdüze, çiğ ışığında herkes ölümün balmumu donukluğunu taşıyordu yüzünde.

Sivil polisler, dünyadan koparılmış canlıları karşılamak için bekliyorlardı.

İçerlere doğru bir koridor uzanıyordu.

Duvarların diplerine, bir deniz kazasında kaybolan talihsizlerin karaya vuran biçimsiz eşyalarını andıran çantalarla naylon torbalar yığılmıştı.

Polisler, pantalonumun belindeki ipi, ayakkabılarımın bağını, saatimi, kimliğimi aldılar.

Bir meyvenin çürümüş parçası, kurtlanmış sapı gibi bir hayatın içinden kesilip çıkarılan bu ışıksız derinlikte bizi de her hareketleri, her sözleriyle “yaşayanların” dünyasında ayırıyorlardı.

Bağcıkları çıkarılmış ayakkabılarımı sürüyerek, bir polisin peşinden koridorun içerlerine doğru yürüdüm.

Bir demir kapıyı açtı.

Ağır bir sıcağın insanı vahşi bir hayvanın pençesi gibi kavradığı daracık bir koridora girdik.

Koridorda, önlerinde kalın demir parmaklıkların bulunduğu hücreler sıralanmıştı.

İçleri tıklım tıklım insanla doluydu.

Yerlerde yatıyorlardı.

Uzamış sakalları, yorgun gözleri, çıplak ayakları, terli bedenleriyle sanki varlıklarını belirleyen sınırları eritmişler, kımıldayan kocaman etten bir kitleye dönüşmüşlerdi.

Merakla ve tedirginlikle bakıyorlardı.

Polis, beni bir hücreye sokup arkamdan kapıyı kilitledi.

Ben de diğerleri gibi ayakkabılarımı çıkarıp uzandım. İnsanla dolu o küçücük hücrede ayakta duracak yer yoktu.

Birkaç saat içinde beş yüz yıllık bir mesafeyi aşmış, Ortaçağ’ın Engizisyon zindanlarına varmıştım.

Hücrenin önünde durup beni seyreden polise gülümsedim.

Dışarıdan bakıldığında, havası ve ışığı olmayan, derin parmaklıklı bir kafeste yatan beyaz sakallı, yaşlı bir Ahmet Hüsrev Altan’dım.

Ama bu, beni oraya kapatanların gerçeğiydi.

Ben bu gerçeği değiştirmiştim.

Kalbine silah doğrultulmuşken neşeyle kiraz yiyen teğmendim ben, “ya canını, ya malını” diyen soyguncuya “canımı” diyen Borges’tim, Alesia’da surlar yaptıran Sezar’dım.

Çünkü ben sadece “gerginken” sigara içiyordum.

KAYNAK: http://platform24.org/yazarlar/3971/bir-cumle

Continue Reading

Forum

Adnan Binyazar – Kaz Dağı

AleviNet

Published

on

Dağlar, ırmaklar, ağaçlar üzerine kurgulanmış söylenceler, halkın anlatı yeteneğinin ürünüdür. Onların arasından Yaşar Kemal gibi uzun soluklu bir anlatıcı çıkmış, Ağrıdağı Efsanesi, Binboğalar Efsanesi gibi çağdaş iki söylence romanını yazınımıza armağan etmiştir.
Anlatma isteği öyle bir duygudur ki, üç beş evli köylerin bile, söylencesi ağızdan ağza dolaşır. Kaz Dağı söylenceleri bunların en eskilerinden biridir. Bu dağ, yalnızca bulutları delen doruğuyla değil, bağrından kopan su kaynaklarıyla, yemyeşil vadileriyle, uçları göğe tırmanan ağaçlarıyla, derinlerinde barındırdığı nice cevherle büyük destanlara konu olmuştur.

Dağ
Mehmet Başaran’ın da ana konusuydu Kaz Dağı:
“Bilge bir dağdır Kaz Dağı. Bir Anadolu güzeli doğa anıtı. Her dönemde kutsal sayılmış Tanrılar ocağı… Çocuk gözleri gibi temiz, yeni doğmuş taylar gibi kıpır kıpır sularla seslenir dünyaya… ‘Bol pınarlı İda’dır’ bir adı…”
Türkiye, doğudan batıya, kuzeyden güneye yüce dağlarıyla da tanınan bir ülkedir: Ağrı, Erciyes, Süphan, Cilo, Kaçkar, Hasan, Nemrut dağları, Uludağ…
Hangi birini sayayım? Her dağ, bir Kaz Dağı’dır.
Görkemi bile yeter bu dağların. Görenlerin yürekleri dağ gibi büyür. Esintisini soluyan, derdinden kurtulur. Vadilerinden şifalı sular fışkırır, içene hayat bağışlar.

Dağ kültürü
Dağ sözcüğüyle yaratılan şu atasözleri, dağla kucaklaşanların düşüncesinden doğmuştur. Düşünce yaratıcıları, çağlar boyunca başarılı olmuştur: Dağ dağa kavuşmaz, insan insana kavuşur. Dağda bağın var, yüreğinde dağın var. Dağ dağ üstünde olur, ev ev üstünde olmaz. Çevremizi dağ sözcüğünü deyimleştirerek adlandırdığımız da olur: Dağ bayır / kent dışı inişli çıkışlı yer, dağ eteği / dağ yamacının en alt kesimi, dağlar kadar / aşırı ölçüde büyük, dağ taş / kent dışındaki her yer, dağ gibi / iri, güçlü, yiğit…
Doğada oluşan yağmurlar, karlar, fırtınalar dağla kucaklaştıktan sonra iner toprağa.
Kültürü dağ kavramıyla pekişen halkımız, yabancıların Kaz Dağı’nın içini boşalttığını duyunca; yaşlısı genciyle, kadını erkeğiyle, kucağında bebeğiyle, aydını sanatçısıyla, taşı toprağıyla, ağacı çalısıyla, kartalı şahiniyle, börtü böceğiyle bir anda başı dumanlı koca bir Kaz Dağı oldu, Kurtuluş Savaşımızda gösterdiği insanüstü dayanışmayla onu delik deşik edenleri topraklarımızda barındırmadı.

Dağlara sahip çıkanlar
İşe ağaç katliamıyla başladı Kaz Dağı’nda cevher arayıcıları. Bütün ülkelerin konser salonlarında yeri olan Fazıl Say, neden piyanosunu sırtlayıp dağlara çıktı?
İşte yanıtı: “Bu gezegende insanlar olarak; bitkiler, hayvanlar, hep beraber gelecek için bir şey bırakmak istiyorsak onu korumak zorundayız. Onur duydum Türk halkıyla. Onlar hepimizi yönlendirdiler. Yalnız bırakmamalıyız, yaşatmaktan yana olmalıyız onları.”
Sanatçıların yüreği ortak çarpar. Dağların etekleri genellikle ağaçlıdır. Portekizli yazar José Saramago Küçük Anılar (Kırmızı Kedi Yayınları) adlı kitabında, Avrupa topluluğunun, yerinden sökülen her zeytin ağacı için, çoğunluğu büyük toprak sahiplerine prim ödendiğini belirterek, nerdeyse üç yüzyıllık zeytin ağaçlarının söküldükten sonra yerini nelerin aldığını şöyle betimliyor:
“O gizemli zeytin ağaçlarının yerinde, küfler ve yosunlarla kaplı, kertenkelelerin gizlendiği oyuklarla delik deşik olmuş o büklüm büklüm gövdelerin yerinde siyah zeytinlerle ve kuşlarla yüklü dallardan oluşan o gölgeliklerin yerinde, (…) tekdüze mısır tarlaları…”
Bilinçle karşı çıkılmasaydı ileride Kaz Dağı’nın adı “Kel Dağ” olurdu…

Tümü Adnan Binyazar – Son yazıları Kaz Dağı 6 Eylül 2019 Cum Kültürel kurumlaşma 30 Ağustos 2019 Cum Sima’nın çocuk kitapları 23 Ağustos 2019 Cum Okumadıklarınız Bu kategoriye ait, henüz okumadığınız haberler listelenmektedir. Tümünü görüntülemek için tıklayınız. Devlet hastanesinde, hastaya cinsel taciz Zimbabve eski Devlet Başkanı Robert Mugabe 95 yaşında hayatını kaybetti Lübnan’ın Ankara Büyükelçisi Dışişleri Bakanlığı’na çağrıldı Samsun Valiliği’nden “sel” açıklaması

  

CUMHURİYET
Continue Reading

Forum

Konuşsana be adam…

AleviNet

Published

on

HAYKO BAĞDAT

Davutoğlu “Terörle mücadele konusunda defterler açılırsa birçok insan, insan yüzüne çıkamaz. Neden mi? Türkiye Cumhuriyeti tarihi yazıldığı zaman eminim en kritik dönemlerden biri 7 Haziran-1 Kasım arasındaki dönem olarak yazılacaktır” dedi.

Evet, öyle dedi. Ülkeyi yönettiği veya yönettiğini zannettiği kısa bir dönem hakkında (iki yazı önce “itirafçı ol” diye çağrıda bulunduğum) Davutoğlu pat diye bunları söyledi.

Peki, kime söyledi? Kendisini “teröre yakın olmak” ile suçlayan Cumhurbaşkanı Erdoğan’a söyledi…

Yani ne dedi?

Erdoğan’a, üstüne gitmeye ve kendisini tehdit etmeye devam etmesi halinde, şimdilik iki seçim arasında olanları kastederek “terör konusunda konuşursam sokağa çıkamazsın” dedi…

Peki, ne oldu o süreçte Davutoğlu konuşsana…

Erdoğan seni daha fazla sıkıştırmazsa, cılız siyasi varlığına bir süre daha yol verirse susacaksın yani öyle mi?

Ağzından çıkan bu cümleyi bizlerin unutmasını bekleyeceksin yani?

Türkiye halkının gözüne bakarak sarf ettiğin “iki seçim arası ülkenizi yönetenler terör eylemlerine karıştı” mealindeki cümleni tamamla Davutoğlu.

Hangi terör olayları bunlar?

20 Temmuz 2015’te, Suruç’ta, Kobani’deki çocuklara oyuncak taşıyan gençlere yönelik IŞİD tarafından canlı bomba saldırısı düzenlendi. 34 kişi yaşamını yitirdi. Polis, bombanın hemen ardından yerdeki yaralıların üzerine gaz kapsülü attı. Can çekişen gencecik çocukları gaza boğdu.

Bu eylemde Erdoğan’ın ne etkisi var hadi söyle…

34 çocuğumuz niye paramparça edildi anlat…

22 Temmuz’da Ceylanpınar’da görevli iki polis, yaşadıkları evde, başlarından vurularak öldürüldü. PKK, eylemi önce üstlendi, daha sonra ilgisi olmadığını açıkladı. Çözüm süreci bitirildi.

Bu polisler, tam da AKP’nin savaşa ihtiyaç duyduğu bir süreçte niye öldürüldü? Bize anlattığınız gibi PKK mi vurdu onları? Hemen arkasından Kandil’e hava saldırısı başlatılarak ne amaçlandı? İki gün önce “barış için kefenlerle çıktık bu yola, baldıran zehri içtik” diyenler niye dağı taşı vurmaya başladılar aniden?

Konuş Davutoğlu; 8 Eylül 2015’de ülke genelindeki HDP binalarına yönelik saldırıları kim organize etti? Bu dönemde, HDP Genel Merkezi bile saldırı altındayken “anketlerde yükseliyoruz” açıklamasını niye yaptın? HDP yakılırken senin oyun niye yükselmeye başladı? HDP’yi kim yaktı?

Anlat be adam; 10 Ekim’de Ankara’daki barış mitingine IŞİD’li iki canlı bombayı kim yolladı? Ya da onlara kim yol verdi?  Dediğin gibi IŞİD, PKK ve DHKP-C kokteyl örgüt halinde eylem mi düzenledi yani? Cumhuriyet tarihinin en vahşi saldırısı esnasında başbakandın sen. Saldırıda 102 kişi yaşamını yitirdi.

Anlat, Erdoğan’ı “gerçekleri açıklamak” ile tehdit ettiğin mevzuda bu 102 kişinin hakkı var mı? Yönettiğin devlet, bu canlara kast etti mi?

Saldırıdan 10 gün sonra, 20 Ekim’de, 1990’lı yıllardaki faili meçhul cinayetleri hatırlatarak “AK Parti giderse beyaz Toroslar gelir” derken bunu mu anlatıyordun bizlere? Beyaz Toroslu kimseyi hiç gördün mü Davutoğlu? Onlarla ortaklık yaptın mı?

Sizler bu ülkeyi yönetirken hangi terör yöntemlerine ihtiyaç duydunuz, kaç vatandaş öldü bu yüzden, hangi örgütleri taşeron olarak kullandınız, kendi vatandaşlarınızı öldürmesi karşılığında bu örgütlere ne vaat ettiniz, devlette, bürokraside, sivil toplumda hangi teröristleri kadroya aldınız anlat.

Erdoğan gibi bir lideri “sokağa çıkamaz” hale getirecek hangi bilgilerin var, nelere tanıksın, nelere suç ortağı oldun…

Erdoğan’ı sokağa çıkamaz hale getir, hadi…

Konuşsana be adam, henüz konuşabilirken bu halka gerçekleri anlatsana…

Buraya kadar söylediklerini biz de biliyorduk. Bilmediklerimizi ispat ile koysana meydana. İki seçim arası yakınları katledilmiş yüzlerce aile dinliyor seni. Onlara çocuklarının niye öldüğünü, kimin öldürdüğünü söylemeye mecbursun artık.

Konuşsana be adam…

Senin bildiğin Erdoğan’ı anlatsana bu halka…

Not: Garo Paylan (HDP Diyarbakır Milletvekili), Markar Esayan isimli Ermeni korucusu bir tetikçi tarafından hedef gösterildi. Latin Amerika’ya resmi bir ziyaret için giden, içinde Paylan’ın da olduğu parlamenter heyet için “Türkiye’ye dış müdahale istediler” dedi. Yani Markar’a göre, Garo ve arkadaşları, Arjantin ve Uruguay ordusunu ülkemize saldırmaya ikna etmeye çalıştı. Markar Esayan’ın bu iftirası ve ihbarı için tek bir sözüm var. Türk Devleti, iç siyaset, milletvekili kalma çabası vs. vs.  Bütün bunlar bir durumdur Markar. Fakat sana Ermenice bir şey söyleyeceğim ki bizlerin durumunun farklı olduğunu anlayasın.

“Yete Garo’in amenapokır vınas mı das, çes gırnar hantart abril asge verç. Hayerı kezi pınav çen mornar. Yes al nuynbes…”

Hadi bunu tercüme et de git beni de ihbar et…

kaynak: https://ahvalnews.com/tr/siyaset/konussana-be-adam

Continue Reading
Advertisement

HAFTANIN EN ÇOK OKUNANLARI