Connect with us

.

Forum

Çığlığın ötesine nasıl geçeriz?

AleviNet

Published

on

Paris Komünü’nün 81 kişilik Genel Konseyinde 5 burjuva bulunur. Ayrıca 11 beyaz yakalı, 30 gazeteci, doktor yazar, avukat ve 2 profesyonel asker. Geri kalan 33 kişiyi de karma olarak zanaatkar (küçük burjuva) ve işçiler teşkil eder. “Biz Rojava’da bir devrim görmüyoruz” diyenler de hemen bir karşılaştırma yapabilir acaba Rojava’da nasılmış diye!

ROBİN AMARA

Bize devrimin “sıradan insan”larını hatırlatan Suphi Nejat Ağırnaslı’ya saygıyla…

Kuşkusuz son zamanlarda Paris Komünü’ne yeniden ilgi göstermemizin en temel sebeplerinden biri de 20. yüzyılın kurtuluş tahayyüllerinin saplandığı kuramsal batak olmalı. Bir mücadele biçiminde hayat veremediği kuramsal şemaları bir inanç kimliğini savunur gibi savunan sol kimlikçiliğin yarası ve merhemini de burada aramalı. Özellikle de eğer türlü toplumsal hareketlerden, ekolojiden, feminizmden veya Rojava ve Chiapas gibi deneyimlerden öğrenmeyi hazmedemeyen yapıdaysa. Sanırım konuya giriş için sözü John Hollaway’e bırakmak en doğrusu olacak:

“Başlangıçta çığlık vardı. Deneyim çığlığı. Öfke çığlığı, dehşet çığlığı. Yaşadıklarımız ve gördüklerimiz, okuduğumuz gazeteler, izlediğimiz televizyon programları, günlük yaşamlarımızdaki çatışmalar nedeniyle yükselen bir çığlık. Kitlesel açlık ile bolluğun bir arada var olabilmesini, bu kadar çok çalışmanın ve bu kadar çok kaynağın insan yaşamını mahvetmek için ayrılabilmesini, dünyanın bazı bölgelerinde özel mülkiyeti korumanın tek yolu olarak sokak çocuklarını sistemli şekilde öldürme yoluna başvurulmasını kabul etmeyen bir çığlık. Bir ret çığlığı.

Aynı telden çalmayan, uyaksız, çoğu kez ifade edilmeyen bir çığlık: Bazen sadece bir mırıldanma, bazen düş kırıklığından doğan gözyaşları, bazen kendine güvenli bir kükreme ama hepsi de dünyanın tepetaklak olmuşluğuna, dünyanın yalanlığına işaret eden.

Peki, ama çığlığın ötesine nasıl geçeriz? Dünyayı tepetaklak olarak, yalan olarak, negatif olarak nasıl anlarız? Basın-yayın organlarında, kitaplarda, okullarda üniversitelerde toplum her zaman pozitif olarak sunulur. Toplum bilimleri eğitimi alıyorsak, ‘şeyleri oldukları haliyle’ öğreniriz. ‘Şeylerin oldukları hal’ eleştirilebilir, ama olan şey ile bizim duygusal tepkilerimiz arasında açık seçik bir ayrım yapılır. Çığlık, toplum biliminin merkezi bir kategorisi olarak boy göstermez. Aksine, toplum bilimi, tam da çığlığı dışlamasından dolayı kendisini bilimsel diye tanımlar. Dünyanın olduğu haliyle, pozitif olarak incelenmesi, bizim negatifliğimizi bize geri atar, negatifliği bizim bireysel sorunumuz olarak, uyum bozukluğumuzun ifadesi olarak yeniden tanımlar. Bize söylendiğine göre, dünyanın akılcı şekilde anlaşılması, bizim özel duygusal tepkimizden oldukça farklıdır. Negatif toplum kuramları, çığlığın bakış açısını kurtarma, deneyimin negatifliğine saygı duyup onu güçlendiren alternatif şekilde bir dünya tablosu kurma uğraşına girişir. Bu tür kuramlar kaçınılmaz olarak, negatifliğimizin kolektif mahiyetini açıklığa kavuşturan ve pekiştiren tartışmalar ve mücadeleler yoluyla ortaya çıkar. Toplumsal negatiflik deneyimi farklı tarihsel biçimler aldığı gibi, onun tarihsel ifade biçimleri de değişir. 1960’ların sonu ile 1970’lerin başında dünya çapında yükselen mücadele ve isyan dalgası, çoğumuzu topluma karşı varoluşumuzu anlamlandırmanın ve güçlendirmenin bir yolu olarak Marksist geleneği tanımaya yöneltti. Yüzümüzü marksizme dönerken, bir toplum kuramı değil, topluma karşı bir kuram arıyorduk. Bir siyaset bilimi, bir sosyoloji ya da bir iktisat bilimi değil, bir karşı siyaset bilimi, bir karşı sosyoloji ve bir karşı iktisat bilimi arıyorduk: ‘Bilimsel’ söylemin bölük pörçüklüğü içinde deneyim çığlığının ortadan kaldırılmayacağı negatif bir toplum kuramı arıyorduk.

Başlangıçta Marksizme meyletmenin ardındaki negatif dürtü apaçık olmasına rağmen, çok geçmeden meseleler batağa saplandı…” (*)

Yine aynı makaleden kendisine ait şu ifadeleri de ekleyelim:

“Açıkçası bütün suçu üniversitelere ve pek çok marksistin kendini bütünleşmiş halde bulduğu disiplinler yapılara yüklemek yanlış olacak. Çünkü marksist kuramın dolambaçlı yolları, komünist partilerin ve marksist kuramı kılavuz edindiği iddiasındaki başka siyasal grupların uzun tarihinden ayrılamayacağı gibi, en başta da eski Sovyetler Birliği’nin tarihinden ayrılamaz. Sovyetler Birliği’nde marksizm, bir olumsuzlama kuramı olmaktan çıktı ve mevcut güç yapılarını meşrulaştırmak için seçici şekilde manipüle edilir duruma geldi. Bu, yalnızca ‘komünist’ denilen devletlerin değil tüm dünyada komünist partilerin etkisiyle, daha dolaylı olarak da kendilerini komünist partilere muhalif olmakla tanımlayan başka partiler ve grupların etkisiyle marksizmin anlaşılmasını ve marksist geleneğin gelişimine etki etti.” (1)

Paris Komün’ü ve Rojava Devrimi

Sanırım bu durum özetlemesi yeterlidir. Artık emek ve sermayenin yaşama dışsal anlaşılması sorununa geçebiliriz. Marx’ın “günlük hayat dini” diye tarif ettiği duruma yani. Bunca 20. yüzyıl solu eleştirisinden sonra solun Marx’ı nasıl tahrif etiğine eğilmek gereksiz olur sanırım. Onun yerine bu aşamada yapmamız gereken, o eski Paris Komünü’nde hayat bulan tahayyülün kuramı nereden kavradığına dair bir ilham aramak. Tabii bunu, terk ettiğimiz kuramın aslında ne olduğunu da izah etsin diye yapmak.

Paris Komünü’nün 81 kişilik Genel Konseyinde 5 burjuva bulunur. Ayrıca 11 beyaz yakalı, 30 gazeteci, doktor yazar, avukat ve 2 profesyonel asker. Geri kalan 33 kişiyi de karma olarak zanaatkar (küçük burjuva) ve işçiler teşkil eder (“biz Rojava’da bir devrim görmüyoruz” diyenler de hemen bir karşılaştırma yapabilir acaba Rojava’da nasılmış diye). Bu rakamlar Komün’ü bir milat olarak gören “komünar Marx” için ‘ideolojik açıdan bir sorun’ teşkil etmez. Çünkü Marx’a göre ideoloji, tabi olduğumuz dünyayı inkar ederek, çarpıtarak görme halimiz veya aynı anlama gelmek üzere doğal savunma mekanizmamızdır. O yüzden başka bir tarifi de “yanlış bilinç”tir. Bu yanılsamaya işçiler de dahil herkes kapılır. Solcuların kendini bundan muaf hissetmesi durumuna da değineceğiz ama öncelikle en yaygın ‘yanlış bilincimiz’ olan tüketici kimliğimize bakalım. İdeoloji konusundaki can alıcı ayrımı, toplumsal ilişkinin doğası hakkındaki alternatif fikirler arasında aramalıyız, diyen Raymond Williams tüketiciliğe ilişkin şunları söylüyor:

“Bir kültür, yaşandığı zaman dilimi içerisinde, hiçbir zaman, yaratılmış ürünlerine indirgenemez. Ama yalnızca dışsal kanıtları temel almanın cazibesi her zaman ağır basar. Örneğin, orta sınıf gibi giyinmeye, yarı müstakil evlerde oturmaya, araba, çamaşır makinesi ve televizyon sahibi olmaya başladığı için işçi sınıfının ‘burjuvalaştığı’ ileri sürülür. Ancak, bazı kullanım eşyalarına sahip olmak ya da yüksek bir maddi yaşam standardından yararlanmak sizi ‘burjuva’ yapmaz. İşçi sınıfı, bu yeni ürünlere sahip olduğu için burjuvalaşmaz, nasıl ki burjuvazi de sahip olduğu nesnelerin türü değiştiğinde burjuva olmaktan çıkmıyorsa. İşçi sınıfı içinde bu tür bir gelişmeye hayıflananlar, bir önyargıya düşmektedirler. ‘Sade yoksullar’a duyulan hayranlık yeni bir şey değildir; ama bu duygu, çaresizlikten kaynaklanan bir rasyonalizasyon dışında, bizzat yoksullar arasında nadiren görülür. Bu hayranlık ya karnı tok olmanın neticesidir, ya da maddi avantajların çok yüksek bir insani maliyet pahasına satın alındığı yargısının.”(2)

İdeoloji ile fetişizm

Bu aşamada tüketiciliğimiz üstüne Marx’ın vurgularına dikkat çeken Jason Read’e de bakmalıyız:

“Marx, bizim düşünebileceğimiz gibi metalara/mallara, reklam dünyasınca özendirilen biçimde, libidinal veya erotik belirli bir anlam atfetmemiştir. Marx, dünyaya biricik bakışımızı şekillendiren ve eşzamanlı olarak daha dünyevi ve daha temel bir şeyi kastetmişti; diğer deyişle, bu değer, metaların/malların bir özelliği olarak, sanki emeğin bir ürünü olmaktan çok, onların fiziksel özellikleriyle beraber bulunan bir şeymiş gibi, görünür. Bu, sosyal ilişkilerin, şeyler arasındaki bir ilişki olarak göründüğü ‘fetişlik’tir. Marx, işçilerin yalıtılmış olarak çalıştığı ve kendi farklı emekleri arasındaki ilişkiyi bitmiş metallar/mallar içinde olarak görmeleri nedeniyle, bunun böyle olduğunu iddia eder.

Ancak, bunu anlamanın başka bir yolu da, emeğin unutturulduğu, gizlendiği ve bizim gördüğümüzün ise metanın/malın kendisi olması şeklinde olabilir. Kapitalist toplumun paradoksu, günlerimizi çalışmak (veya iş aramakla) geçirmemize rağmen, bilincimize hükmedenin/egemen olanın, tüketim olmasıdır. Gösteri/eğlenme, sadece reklamlarla yapılmaz, ama kendisi bir seri reklamdır. Siyaset gündemini yönlendiren, işçilerin tatmini/mutluluğu değil, ‘tüketicilerin memnuniyeti’dir. Bu şekilde ele alındığında, biz, ideoloji ile fetişizm kavramları arasındaki yakınsamayı görebiliriz ki, birincisi sınıf çatışması ile hegemonya siyasetiyle ilişkili olarak gelişirken, ikincisi ise ekonominin görüntüsüyle ilgili olarak yol alır.

Tüketici tasvirinde, tüketimin merkeziliği, sadece işin/emeğin dünyasını gizleyen ekonomi temsili olmayıp, aynı zamanda, lüks yaşamda tüketici olarak çıkarları bulunanlar lehine bir çarpıtma olarak da görülebilir. Marx, meta/mallarla ilgili tartışmasını, kendi aralarında konuşan karikatür-benzeri meta/mal tasvirleriyle bitirmektedir. Zaten, cansız şeylerin kişiselleştirilmiş karakterlere sahip olduğu ve işçilerin giderek artan oranda şey-benzeri, atıl, tüketilecek nesneler olduğu bir dünyayı da mümkün olduğunca ancak bu tarz animasyon/canlandırma fantezileri resmedebilirdi.

Marx’ın vurgusunu, şeylerin değerine karşı insanların değerlerinin ahlaki bildirimi ile karıştırmamak lazım. Emeğin, değerin kaynağı olduğunu söylemek, ‘işçiler gerçekten değerlidir ve buna göre davranılmalıdır’ söyleyişiyle aynı şey değildir. Bir kapitalist toplumda değerin kaynağı olmak, bir nimetten/lütuftan çok bir lanettir. İlk olarak, bu değer, emek gücü, sadece zıttı olan sermaye ile ilişkili olarak var olabiliyor. İşçiler, kendi emek güçlerini tüketemezler: Onun sermaye ile olan ilişkisi dışında değeri bulunmaz ki, bu da işçilerin yaşamak için, kendi çalışma kapasitelerini satmak, yani akıl becerileri ile fiziki güçlerini satmak zorunda oldukları anlamına gelmektedir. Bu satış veya değişim, diğer herhangi bir diğer piyasa değiş-tokuşundan/işleminden temelde farklıdır. Zira, diğer tüm metalar/mallar gibi işgücü piyasasında bir fiyata sahiptir, ama satıldığı andan itibaren, kapitalist, ondan mümkün olan en fazla değeri alabilecek konumda olmaktadır. Smith’in iğne fabrikasındaki işbölümünden Taylor’ın bilimsel idaresine kapitalizmdeki emek ilişkilerinin tüm hikayesi, işçilerden daha fazla iş/emek, daha fazla değer çıkartma girişimlerinden oluşmaktadır.” (3)

En büyük lanetimiz

Bu bağlamda işçi sınıfına ait bir kültür ve ideolojinin kendiliğinden, yani sermayeyi üreten emek gücü konumu nedeniyle oluştuğu fikri ve buna bağlı olarak emeğin neredeyse kutsal ithafla “değerli” olduğu fikrinin bizim bir yanılsamamızdan ibaret olduğunu söyleyebiliriz. Buna rağmen bir yüzyıldan fazla zamandır bunu sanki Marx’tan öğrenmişiz gibi yapmak da en büyük lanetimiz olmalı! Üstelik o meşhur “kendinde sınıf” ile “kendi için sınıf” ayrımına rağmen. Buraya noktayı da yine Marx koysun:

“Emek, özel mülkiyet tarafından belirlenmiş ve özel mülkiyet üreten, doğası itibariyle zorunlu, insanlıkdışı ve toplumdışı bir faaliyettir. Dolayısıyla, özel mülkün ortadan kaldırılması, ancak emeğin ortadan kaldırılması olarak kavrandığı zaman mümkün olacaktır.”

(Karl Marx, Friedrich List’in Kitabı Üzerine Bir Makale Taslağı: Ulusal Politik Ekonomi Sistemi, 1845)

Artık daha önce değineceğimizi belirttiğim solcuların kendini muaf hissettiği “ideolojik bilinç” meselesine gelelim. Asad Haider şöyle diyor:

“Boş inanç, Karl Marx’ın Spinoza’dan uzun yıllar sonra “ideoloji diye tarif edeceği şeye yakındır; malum, Louis Althusser de bunu, Ethika’nın birinci kitabının ekinde yer alan bir argümanla birleştirir. Şöyle der Spinoza orada: “İnsanlar, sırf isteme ve arzularının bilincinde oldukları için özgür olduklarını düşünürler; ama onları istemeye ve arzulamaya sevk eden nedenleri düşünmez, tasavvur bile edemezler, çünkü bu nedenlerden bihaberdirler.

. . .

Demek ki ideoloji, devletin maddi kurum ve pratiklerinin muhayyel bir formda temsil edildiği alandır. Hakikati vahiy yoluyla idrak ettiklerini söyleyen peygamberlere inandığımızda boş inanca yöneliriz. Bedenlerimiz sınırlı olduğu için, ve aklı devreye sokmadan doğaya dair bilgi oluşturamadığımız için, bu boş inanç imgelemimizde yer eder. Bizi bilgisiz tutmaktan fayda sağlayan zorbalık, imgelemde boş inanç olarak temsil edilen maddi ilişkidir.

. . .

Değişen siyaset ortamına ilişkin hâkim liberal analiz, boş inancın maddi temeliyle yüzleşmeyi reddediyor. Onun yerine, tamamen vahiy modeli temelinde iş görüyor. Değil mi ki hakikat aramızdan bazılarına vahyolunmuş. Değil mi ki biz peygamberler, ya üniversiteleri mesken tutmuşuz ya da MSNBC kanalında programlarımız var. Ve değil mi ki taşranın çokluğunun aksine, yönetmeye kadiriz. O çokluğa akıl yoluyla seslenmek tek kelimeyle faydasız, ne de olsa onlar ırkçı ve geri kalmış.

. . .

Günümüz solu utanç verici bir başarısızlık içerisinde. Politik uygulamanın yerine; çokluğun yeni kompozisyonlarını oluşturmayı denemek yerine, sosyal medyanın kederli tutkularını seçtik. Başka deyişle, Trump’ın felsefesini kabul ettik. Politika yerine, gevezelikle iştigal ediyoruz. Üstelik bu, en yaygın biçimi itham ve kınama olan, kederli bir gevezelik. Kınama, çokluğu alçaltır. Eylemin yerine, edilgenliğin kederini dışarıya yöneltmekten başka işe yaramayan nefreti kabullenir; failliğin yerine, korkuyu kabullenir ve güvenliği davet eder; kolektif demokratik özne yerine, boş inanca kapılmış güruhu kabullenir.

Boş inanç içindeki güruh, Spinoza’nın çok iyi bildiği gibi, olsa olsa zorbalığa hizmet eder. Şimdi kendi kurduğumuz yeni bir teokrasiyle karşı karşıyayız – sosyal medya gevezeliği arasında bütün yetilerimizi çürüten ve politikayı imkânsızlaştıran bir teokrasi. Politikayı yeniden mümkün hale getirmek boynumuzun borcudur, ve bunun için de, yalnızca boş inanca dayanan ahlaki ve politik temizlik konumunu terk etmemiz gerekiyor.” (4)

Solun fikri yok ve anlamıyor

Sonuç yerine Stuart Hall’un sözlerine kulak verelim :

“Tanıdığım herkesin yanlış bilinç içinde olmadıklarına tamamiyle nasıl ikna olduklarını merak ediyorum, fakat tereddütsüz söyleyebilirim ki herkes yanlış bilinç içinde. İnsanların, şeffaf yüzeylerden görenler ile karmaşık sosyal ilişkiler üzerinden görenler arasında tamamen belirgin bir ayrım yaparak siyasi teşekkül ve mücadele alanında ilerleyebilmesini hiçbir zaman anlayamamışımdır. Hatta, daima aksi pozisyondan hareket etmeye soyunmuşumdur, erkek ve kadınları organik olarak bir araya getirmiş olan tüm ideolojilerin onlar hakkında hakikate değindikleri noktalar olduğunu varsaymışımdır.

. . .

“Sol, yeni bir tarihsel projeyi bir araya getirecek şeyin şartlarının ne olduğuna dair ufacık bir fikre bile sahip değil. İnsan öznelerinin, sosyal kimliklerin ister istemez çelişkili olan doğasını anlamıyor. Siyaseti bir ürün olarak görmüyor. İnsanların gündelik hayatlarında sahip oldukları hisleri ve deneyimleri irtibatlandırmanın mümkün olduğunu görmüyor. Hal böyleyken onları sosyal bilincin daha gelişmiş, modern biçimleri halinde tedricen ifade etmenin mümkün olduğunu da idrak etmiyor. […] İnsanların kafalarında taşıdıkları, öznellikleri, kültürel yaşamları, cinsel hayatları, aile hayatları ve etnik hüviyetlerinden müteşekkil kimliklerinin daima noksan olduğunu ve geniş ölçüde siyasallaştırıldığını algılamıyor.” (5)

Kaynakça

https://haydijan.wordpress.com/2018/06/08/john-hollaway-ret-cigligindan-guc-cigligina-isin-merkeziligi/

2 http://www.e-skop.com/skopbulten/isci-sinifi-kulturu/3630

https://birtakimisler.org/2018/03/20/tersine-dunyada-marx/

4 https://www.e-skop.com/skopbulten/pasajlar-neden-insanlar-sanki-ozgurlukleri-icin-savasirmiscasina-kolelikleri-icin-savasirlar/3842

5 https://dusunbil.com/stuart-hallun-hayalindeki-sola-ihtiyacimiz-var/

Continue Reading
Click to comment

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Forum

Analiz: S-400 krizinden çıkışta bir ihtimal daha var

AleviNet

Published

on

Baştan söyleyelim: Bu ihtimal dışında Türkiye de, ABD de geri dönüşü olmayan noktaya kıl payı mesafede duruyor. Yani, Rus yapımı S-400’ler gelip kurulmaya başlayacak, ABD F-35’lerin teslimini dondurup ekonomik yaptırım uygulamaya başlayacak. (Bunun sadece doların artışı demek olmadığını birazdan ele alacağız.) Türkiye buna cevap olarak -muhtemelen İncirlik Üssü ve Malatya radarı dâhil- Amerikan askerî faaliyetini kısıtlayacak; ABD Suriye’de “güvenli bölge” görüşmelerini dondurup PKK uzantılarıyla işbirliğini artırarak misillemede bulunacak; Türk ordusunun YPG’lileri vurması halinde Trump’ın “ekonominizi mahvederiz” tehdidi akla gelecek; 2018 yaz sonunda Rahip Brunson krizinin yol açtığı kur krizi hatırlanacak vs… Şimdilik akla gelen senaryolar bunlar.

Bir ihtimal daha var ve bu ihtimal, küçük de olsa en azından ABD ve Türkiye arasındaki güven bunalımının derinleşmesini durdurup, Türkiye’nin daha ciddi ekonomi ve güvenlik açıkları vermesine engel olabilir.

Yoksa bu saatten sonra ne Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, ABD Başkanı Donald Trump’ın tehditleri karşısında geri adım atmış görüntü vermek ister, ne Trump, Erdoğan tarafından ters köşeye yatırılıp Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in eline koz vermek ister, ne de Putin, kuruluşundan bu yana Moskova’nın NATO saflarında açtığı bu en ciddi çatlaklardan birini sonuna dek götürmekten vaz geçer.

NATO faktörü

İlk kez aylar önce Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nun ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo’ya yaptığı “ortak komisyon kuralım, S-400’ler ile F-35’ler üzerinden NATO savunmasına zarar verip vermediğini görelim” önerisini hatırlıyorsunuz. Amerikan tarafı bu öneriye henüz cevap dahi vermedi. Zaten Çavuşoğlu bir yandan S-400 anlaşması için “done deal – anlaşma tamam”, yani Rusya’yla iptal söz konusu değil ifadesini kullanıyordu. O arada Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar, ABD Savunma Bakanı Patrick Shanhan ile ayrı bir diplomasi kanalı açtı. Akar, 15 Nisan’da Washington’da başlayan Türk-Amerikan Konseyi toplantılarının açılışında yaptığı önemli konuşmanın özeti, metin dışına çıktığı, ya da o izlenimi verdiği sözleriyle, “Türkiye NATO’da kalacak” cümlesiydi. Ertesi gün Akar’a Trump Otelinin lobisinde sorduğumda, S-400 konusunda krizden çıkış yolu arayışının “sürdüğü” yanıtını aldım. Anlaşma bittiyse, süren neydi? Akar herhangi bir ayrıntı vermeden “çalışıyoruz” demekle yetindi.

Devamında, NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg, tam da YSK’nın İstanbul seçimlerinin tekrarlanması kararını verdiği 6 Mayıs günü Ankara’da Cumhurbaşkanı Erdoğan ile görüştü. Bu görüşme ardından Stoltenberg, S-400/F-35 krizinin sadece Türkiye’ye değil, NATO savunmasına da zarar vereceğini söyledi. Bu, Amerikalıları memnun eden bir açıklama değildi. Washington, NATO’dan daha kesin bir açıklama bekliyor ama gelmiyordu. Çünkü aslında NATO’nun Avrupa Birliği üyesi ülkeleri, özellikle merkez üçlüyü oluşturan Almanya-Fransa-İtalya, Trump yönetiminin Avrupa’ya patronluk taslamasından da hoşnut değildi.

Nitekim Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un son NATO Zirvesi sırasında Erdoğan’a, acil füze savunma ihtiyacı için Türkiye’ye bir Samp-T bataryasını hemen gönderebileceğini söylediğini Savunma Bakanı Akar açıkladı. Türkiye halen Fransa ve İtalya ile NATO-uyumlu EuroSam ürünü Samp-T’nin yeni bir modelinin ortak üretimi için görüşmeler yürütüyor. Trump yönetimin bir yandan Türkiye’nin S-400 konusunda kendisine boyun eğmemesinin diğer NATO üyesi ülkelere de örnek olacağının da farkında. Avrupa ve NATO bu nedenle de ABD ile tam olarak aynı çizgide durmuyor.

Trump’ın Erdoğan’a ders vermek isterken, kendi bindiği dalı kesme ihtimali de mevcut. Yani, Türkiye’yi S-400 nedeniyle F-35 projesinden dışlayıp askerî yaptırımlar uygulamak, ABD çıkarlarına da uygun değil.

Yaptırımlar göze mi alındı?

Savunma Bakanı Akar, 22 Mayıs’ta, ABD Temsilciler Meclisi’nin Türkiye S-400’ “anlaşmasını tamama erdirirse” F-35 verilmemesi, ekonomik yaptırım uygulanması kararını Beyaz Saray’a tavsiye ettiği gün, “Onlar ertele diyor, biz tamam diyoruz” sözleriyle görüşme sürecin devam ettiğini duyurmuş oldu. Buradaki ilginç nokta, Temsilciler Meclisi’nin “erteleme” değil, “iptal” istemesiydi; demek ki kapalı kapılar ardında “erteleme” talebi de masadaydı. Akar gazetecilerle yaptığı aynı toplantıda Türkiye’nin yine de yaptırım ihtimaline karşı önlem almaya başladığını açıkladı. Çünkü yaptırımlar yalnız döviz kurunu, ihracat ve ithalatı vurmakla kalmayacak. Aynı zamanda Türk Silahlı Kuvvetlerinin askerî malzeme tedarikini de olumsuz etkileyecek. Evet, Türkiye savunma sanayiinde çok mesafe aldı, bazı silah ve cephanesini kendisi üretiyor, ama henüz hepsini üretemiyor. Özellikle yüksek teknoloji gerektiren ürünlerde hâlâ ciddi bağımlılık, özellikle ABD kaynaklı ürünlere bağımlılık var; Akar bu duruma da dikkat çekmiş oluyor.

Trump ve yardımcısı Mike Pence, Brunson örneğine bakarak, Türkiye üzerinde ekonomik baskı uygulayarak sonunda kırılma sağlayacağını hesaplıyor. Erdoğan ise ekonomik ve askerî yaptırımları göze almış görünüyor. Türkiye’ye NATO’daki hasmı Rusya -ve onun etkisindeki örneğin Suriye’den- gelebilecek tehdit riskinin, S-400 satışının tamamlanmasıyla azalacağı değerlendirmesi var Ankara’da. Ancak ekonomi için aynı şeyi söylemek mümkün değil.

Akar’ın bu kritik beyanının hemen öncesinde Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu’nun “S-400’leri NATO sistemine dâhil etmeden kullanabiliriz” demesi, aslında Ankara’daki arayışın devam ettiğinin bir başka göstergesiydi; Çavuşoğlu “S-400’ler F-35’lerin sırlarını öğrenebiliyorsa şimdiye dek Suriye’de İsrail, Baltık’ta Norveç F-35’lerinden öğrenmişlerdir” diye Ankara’nın savunmasını ayrıntılandırmıştı.

Özetle Ankara, dolaylı olarak, çıkış yolunu Türk-Amerikan ikili ekseninden çıkarıp NATO zeminine taşımakta görüyor.

Amerikalıların da konuyu ikili plandan çıkarıp NATO zeminine taşıması ihtimali, baştan beri sözünü ettiğimiz ihtimaldir.

Böyle bir durumda, yani NATO zemininde bir teknik komisyon oluşturulması durumunda, Türkiye Rusya’dan S-400’leri getirse dâhi, o çalışma bitene dek “kutusundan çıkarmaz” yani kullanmaya başlamaz.

Komisyon, NATO savunmasını delecek noktalar saptarsa, bu durum Erdoğan hükümeti bakımından da kamuoyu nezdinde “sözünden dönmüş olmadan” geçerli bir yeniden değerlendirme imkânı verebilir. Belki S-400’lerin gerçekten NATO savunmasını zedelemeden tutulacağı ama Türkiye’yi yeni bir ekonomik ve askerî yaptırım dalgasından sakınacak çözüm bulabilir.

Yani o ihtimal, çözümün NATO zemininde bulunması gibi duruyor.

Peki, bu durum Putin’in tepkisine yol açmaz mı, özellikle de Suriye’de? Açabilir, ama bu Türkiye açısından, özellikle de ekonominin selameti açısından alınabilir bir risk gibi duruyor.

Çünkü Akar’ın söylediği gibi; bütün keskin söyleme rağmen, Erdoğan hükümeti önünde Türkiye’nin NATO sistemi dışına çıkması gibi bir seçenek bulunmuyor.

Murat Yetkin

©Deutsche Welle Türkçe

Continue Reading

Forum

Analiz: Kör gözüm parmağına adımları

AleviNet

Published

on

Hukukun, özgürlüklerin, demokratik değerlerin başına gelenler gibi Türkiye’nin dışa açık serbest piyasa ekonomisi de önce “el altından” ve “arka kapı” yöntemleriyle ve giderek de sermaye hareketlerine getirilen “light” kısıtlamalarla içe kapanıyor.

30 yıllık kambiyo serbestisine açılan kimine göre masum görünen küçük deliklerin sayısı giderek artıyor. Hiçbir soruna çare olmayan ama “atılan taşla ürkütülen kuşa” değmeyen, daha da ötesi bu “ürkütmenin” bedelinin ağır olduğu bir kulvarda sürükleniyor ekonomi politikasına yön verenler.

Son bir hafta içinde Ankara’dan iki adım geldi; biri döviz satışlarında binde 1’lik kambiyo gider vergisi alınması, ikincisi de gerçek kişilere yapılan döviz satışlarında bu dövizlerin kullanımının ya da teslimatının işlem gününde değil, ertesi iş günü yapılması kararı.

Bu iki kararın neden alındığını sorsak, “TL’yi savunmak” için yanıtı alacağımız kesin. Yerleşiklerin dövize meyletmesini, kolayca dövize erişimini, bunun maliyetini pahalı hale getirmek için atıldığı çok açık.

Oysa TL’yi savunmanın ilk adımı, TL’den vazgeçmenin bedelini iyi ayarlamaktan, geçiyor. O da TL’nin fiyatını yani faizini. TL’yi cepte, tasarruf veya yatırım hesabında tutmayı özendirecek tek şey; TL’nin satın alma gücünün korunmasıdır. Yani düşük enflasyon, enflasyona karşı koruyan bir faiz seviyesi. Enflasyonun düşük seyredeceğine, bununla mücadelenin göstermelik değil ciddi biçimde yapıldığına dair güven oluşmasıdır. Oysa durum; “enflasyonu saldım çayıra, mevlam TL’yi kayıra” halinde.

Ankara 6 ayı aşkın bir süredir her türlü TL tasarruf aracının faizini düşük tutmak için bankalara ve borçlanan finansal kurumlara baskı uyguluyor. Yılın ilk üç ayında TL mevduat faizlerinin brüt yüzde 20.50’nin üzerine çıkamayacağı yönünde “aba altından sopa gösteren” ekonomi yönetimi, kurlardaki yükselişle şimdi yüzde 24’e çıkardı bu “yasağı.” Bu seviyenin bile net getirisi enflasyon bekleyişleri ve dalgalanması karşısında koruyucu bir faiz oranı değil.

İmkânsız üçlü dersi

İktisatta çok yaygın biçimde kabul gören Mundell’in “imkânsız üçlü” kuramına göre; sermaye hareketlerinin serbest olduğu bir ülkede hem faizi hem de döviz kurunu kontrol edemezsiniz.

Doğrusu Ankara’daki ekonomi yönetimi, bu kuramı ülkeye ağır bir fatura ödeterek öğreniyor.  Geçmişte ekonomi profesörü bir başbakan da aynı süreci yaşatmıştı.

Ankara, bir taraftan faizleri bastırırken, diğer taraftan arka kapı yöntemleriyle kamu bankalarına döviz sattırarak kuru bastırıyor. Olan ne mi? Ülkenin yerleşik yurttaşları ve şirketleri tam gaz döviz satın alıyor. Merkez Bankası verilerine göre dört ayda döviz hesaplarındaki artış 20.2 milyar dolar. 

Ankara’dakiler “ekonomiyi yüksekten atalım, ama zarar da görmesin” açılı bir yaklaşım sergiliyor.

Son gelinen yer, sermaye kontrolü benzeri önlemlerin hayata geçirilmesi.

Ağustos’ta Brunson krizi ile kur patladığında döviz işlemlerine dair kısıtlamalar gelmişti; dövizli sözleşme yapma yasağı. Bu da 3-4 kez değiştirilerek yürürlüğe konmuştu. İhracatçılara da 2008’de yürürlükten kaldırılan “dövizi 6 ay içinde yurda getirme ve TL’ye çevirme” yükümlülüğü getirilmişti. Bu uygulama, Brunson serbest bırakıldıktan sonra da sürdürülüyor. Bu uygulamaların her ikisi de birer kambiyo kısıtlaması.

Alınan kararlar, tercihini döviz olarak yapmış olan yurttaşları bile ürkütmekten, “bundan sonraki adımın ne olacağına dair” spekülasyonlara sürüklemekten başka bir sonuç getirmeyecek.

Yurttaşları “dövizden uzak tutmak” amacıyla hazırlandığı anlaşılan bu “önlemlerin”, tersine yurttaşların kafasında “döviz kıtlığı” lambalarının yanmasına neden olacağı çok açık. Bu ve benzeri kararlara imza atılırken o masada deneyimli uzmanlar olsaydı itiraz ederlerdi.

Ekonomi politikasına yön veren siyasetçilerin aynı zamanda seçim sonuçlarını beğenmedikleri için “sandığı deviren” siyasetçiler olduğu dikkate alınırsa, yurttaşların ve şirketlerin dövize meyletmesinin bir başka temel nedeninin sadece TL’nin faizi değil, güven kaybı ve keyfi yönetim biçimiyle toplumda yaratılan mülkiyet kaygıları olduğu görülür.

Nitekim “tek sesli medyada” görülmüyor olsa da sokakta “fısıltı gazetesi” ile konuşulan konuların başında bunlar geliyor.

İşte son Tüketici Güven Endeksi’nin son 7 yılın en düşük seviyesinde olması da bunun işareti. Halkın iradesinin yansıdığı meşru sandık sonucunu beğenmeyip seçim yenileten siyasetçiler ekonomiye ve TL’ye güveni yasaklarla ve kısıtlamalarla korunacağını mı sanıyorlar?

Uğur Gürses

© Deutsche Welle Türkçe

 

Continue Reading

Forum

Analiz: Erdoğan zora düştükçe daha da sertleşebilir

AleviNet

Published

on

İngiliz Reuters haber ajansı 13 Mayıs’ta hükümetin Merkez Bankası kasasındaki “yedek rezervlerinden” 40 milyar lira, yaklaşık 6,6 milyar doları Hazine’ye aktaracağı iddiasını duyurdu. Kimi iktisatçılar, haberin doğru çıkmasının artık evdeki gümüşleri satmaya başlamak anlamına geleceğini söyledi. Bu haberde beni, ekonominin kötü gidişi kadar etkileyen bir başka unsur oldu.

Reuters haberini “üç ayrı ekonomi yetkilisine” dayandırıyordu. Yani, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ı tam da neredeyse siyasi geleceğini bağladığı İstanbul seçimi öncesi en çok zora sokacak haberlerden biri, kendi ekonomi bürokrasisinden çıkmıştı.

Yani, bürokrasi artık stratejik bilgileri dışarı sızdırmaya, dışarıya “biz uyardık, dinlemediler, bizden bilinmesin” mesajı vermeye başlamıştı.

Buna benzer bir duruma, 2001’deki büyük mali kriz öncesinde tanık olunmuştu. Başbakan Bülent Ecevit’in MHP lideri Devlet Bahçeli ve ANAP lideri Mesut Yılmaz ile kurduğu kırılgan koalisyonun çatırdama sesleri, ilk olarak bir sonraki iktidara “günah bizden gitti” mesajı verir gibi basına bilgi sızdıran bürokratlar kanalıyla duyulmaya başlamıştı.

DW Nevsin Mengü ile Bire Bir | Journalist Murat Yetkin

Murat Yetkin

Ekonominin döküldüğünü görmek için bürokrasinin konuşmasına aslında ihtiyaç yok, her şey ortada. Ama bürokrasinin bilmediğimiz ayrıntılardan da bizi haberdar etmeye başlaması neyi gösteriyor biliyor musunuz? İdarenin de dökülmeye başladığını. Bütün kilit görevlerdeki atamaların bizzat Cumhurbaşkanı tarafından yapıldığı (ya da binlerce dosyanın birikmesi nedeniyle yapılamayıp önemli mevkilerin “vekâleten” idare edildiği) ortamda, memurlar amirlerini “idareten” dinliyorlar. “İta zinciri” kırılıyor. Çünkü asıl talimatın Beştepe’den gelmesini bekliyorlar; öyle ya, onu o göreve atayan bizzat cumhurbaşkanı.

Suriye, PKK, S-400 derken bir de Kıbrıs

Üstelik düşürülemeyen hayat pahalılığı ve işsizlik, düşürülemeyen enflasyon ve faizler artık sadece yeni bir ekonomik programla düzeltilebilecek boyutta değil. Bağımsız ve tarafsız yargı sorunu zaten kronik, ona girmeyelim şimdi. Ama ekonominin gidişi Türkiye tarihinde hiç bu kadar dış politika sorunlarına bağlı olmamıştı.

Dış politikada Erdoğan hem ABD Başkanı Donald Trump, hem de Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ile ciddi sorun yaşıyor. Trump, Türkiye’nin Suriye’deki ortağı, PKK’nın uzantısı YPG’ye “saldırması” durumunda NATO ortağı Türkiye’nin ekonomisini “mahvetme” tehdidinde bulunmadı mı? Diğer yandan Suriye’deki ortağımız ve ihtiyacımız olan petrolün yarısını oradan aldığımız İran’a uygulanan Amerikan ekonomik yaptırımlarına maruz kalmamız an meselesi. Bir de ABD’nin, Rusya’dan alınacak S-400 füzeleri nedeniyle Türkiye’nin ortak üreticisi olduğu F-35 uçaklarını teslim etmeme tehdidi var ki en stratejik sorun da bu. Tabii Erdoğan S-400 alımını iptal edecek olsa, bu defa Putin karşısına çıkacak. Türkiye’nin Suriye’de bu kadar rahat asker tutabilmesi sadece ve sadece Rusya’nın onayıyla mümkün olabiliyor.

Son iki aydır ısınan, ısıtılan bir sorun da Kıbrıs; ada etrafındaki petrol arama hakları nedeniyle restleşme… Bu konuda ABD ve Avrupa Birliğinden gelen uyarılara daha da milliyetçi bir lisanla karşılık veriyor, söz konusu olanın Türkiye ve Kıbrıs Türk halkının çıkarları olduğunu söylüyor. Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu ve Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar, konuyu demeçleriyle gündemde tutmaya gayret ediyor. Kıbrıs’ta bir fiili durum, İstanbul’da tekrarlanacak 23 Haziran seçimi öncesi rüzgârın yönünü Ekrem İmamoğlu’ndan Binali Yıldırım’a çevirebilir mi?

Cevabı kesin bir “evet” olmasa da, bu geçerli bir sorudur.

Çünkü Erdoğan için şu anda ekonominin, idarenin, dış ve güvenlik politikasının dökülmeye başlamasından daha önemli olan tek bir sorun söz konusu: İstanbul’u geri alabilmek.

“İstanbul’u başaramazsak, bundan sonra…”

Ülke ekonomisinin neredeyse üçte birini üreten İstanbul’un belediye imkânlarının nerelere harcandığının bir kısmını, İstanbul Büyükşehir Belediyesi bürokrasisinden sızan bilgi ve belgelerle görmeye başladık, YSK mazbatayı İmamoğlu’ndan geri almadan önce. Erdoğan, bu imkânlar kesilince, şimdi kendisine siyasi-ideolojik birliktelik için değil, çıkar birliği çerçevesinde de destek veren iş dünyasından tarikat ve cemaatlere dek bazı kesimlerin desteğinin kısa sürede kesileceğini bilecek siyasi deneyime sahip. AKP’nin kuruluşunda Erdoğan ve Abdullah Gül ile birlikte yer alan Bülent Arınç’ın “İstanbul’da başaramazsak, bundan sonra da başaramayız” demesi boşuna değil. Bir de kendi siyasi yükselişinin 25 yıl önce İstanbul belediye başkanlığı ile başladığını bilerek, İmamoğlu’nun önünü şimdiden kesmek istiyor; bu da işin siyasi-psikolojisi.

Erdoğan’ın 31 Mart seçimlerinden önce, seçimden yenik çıkarsa içeride, dışarıda ve ekonomide daha ılımlı bir siyaset izlemesi mümkün görünüyordu. Oysa İstanbul seçimlerini kayıp farkın az olmasını bir fırsat olarak gördü. Tamamen yasal olan itiraz süreçlerine YSK üzerine kurulan baskının gölgesi düşse de, seçimi iptal ettirdi.

Şimdi 23 Haziran’a 40 günden az kalmış halde ise oyun sert oynanıyor. Erdoğan, ne olursa olsun İstanbul’u almak istiyor; oysa ekonomide, dış ve güvenlik politikasında tam da seçim öncesi zora düşüyor. Erdoğan zora düştükçe, stratejik öncelikleri 23 Haziran’a dek askıya alıp ekonomide, iç ve dış siyasette daha da sertleşebilir. Ekonomide bunun işaretlerini Merkez Bankası ve iş dünyası üzerine kurulan fiyat, faiz ve “konuşmama” baskısında, iç siyasette “Her şey güzel olacak” gibi bir sözü neredeyse terörizmle eş tutmada, İmamoğlu destekçilerine kurulan baskıda görüyoruz. Dış politikadaki sertleşmenin Kıbrıs’ta seçim öncesi bir fiili durum ihtimali yüksek ama riski Suriye’de hem ABD, hem Rusya’yı karşıya alacak bir fiili durum kadar yüksek değil.

Murat Yetkin

©Deutsche Welle Türkçe

 

Continue Reading
Advertisement

HAFTANIN EN ÇOK OKUNANLARI