Connect with us

.

Forum

Çığlığın ötesine nasıl geçeriz?

AleviNet

Published

on

Paris Komünü’nün 81 kişilik Genel Konseyinde 5 burjuva bulunur. Ayrıca 11 beyaz yakalı, 30 gazeteci, doktor yazar, avukat ve 2 profesyonel asker. Geri kalan 33 kişiyi de karma olarak zanaatkar (küçük burjuva) ve işçiler teşkil eder. “Biz Rojava’da bir devrim görmüyoruz” diyenler de hemen bir karşılaştırma yapabilir acaba Rojava’da nasılmış diye!

ROBİN AMARA

Bize devrimin “sıradan insan”larını hatırlatan Suphi Nejat Ağırnaslı’ya saygıyla…

Kuşkusuz son zamanlarda Paris Komünü’ne yeniden ilgi göstermemizin en temel sebeplerinden biri de 20. yüzyılın kurtuluş tahayyüllerinin saplandığı kuramsal batak olmalı. Bir mücadele biçiminde hayat veremediği kuramsal şemaları bir inanç kimliğini savunur gibi savunan sol kimlikçiliğin yarası ve merhemini de burada aramalı. Özellikle de eğer türlü toplumsal hareketlerden, ekolojiden, feminizmden veya Rojava ve Chiapas gibi deneyimlerden öğrenmeyi hazmedemeyen yapıdaysa. Sanırım konuya giriş için sözü John Hollaway’e bırakmak en doğrusu olacak:

“Başlangıçta çığlık vardı. Deneyim çığlığı. Öfke çığlığı, dehşet çığlığı. Yaşadıklarımız ve gördüklerimiz, okuduğumuz gazeteler, izlediğimiz televizyon programları, günlük yaşamlarımızdaki çatışmalar nedeniyle yükselen bir çığlık. Kitlesel açlık ile bolluğun bir arada var olabilmesini, bu kadar çok çalışmanın ve bu kadar çok kaynağın insan yaşamını mahvetmek için ayrılabilmesini, dünyanın bazı bölgelerinde özel mülkiyeti korumanın tek yolu olarak sokak çocuklarını sistemli şekilde öldürme yoluna başvurulmasını kabul etmeyen bir çığlık. Bir ret çığlığı.

Aynı telden çalmayan, uyaksız, çoğu kez ifade edilmeyen bir çığlık: Bazen sadece bir mırıldanma, bazen düş kırıklığından doğan gözyaşları, bazen kendine güvenli bir kükreme ama hepsi de dünyanın tepetaklak olmuşluğuna, dünyanın yalanlığına işaret eden.

Peki, ama çığlığın ötesine nasıl geçeriz? Dünyayı tepetaklak olarak, yalan olarak, negatif olarak nasıl anlarız? Basın-yayın organlarında, kitaplarda, okullarda üniversitelerde toplum her zaman pozitif olarak sunulur. Toplum bilimleri eğitimi alıyorsak, ‘şeyleri oldukları haliyle’ öğreniriz. ‘Şeylerin oldukları hal’ eleştirilebilir, ama olan şey ile bizim duygusal tepkilerimiz arasında açık seçik bir ayrım yapılır. Çığlık, toplum biliminin merkezi bir kategorisi olarak boy göstermez. Aksine, toplum bilimi, tam da çığlığı dışlamasından dolayı kendisini bilimsel diye tanımlar. Dünyanın olduğu haliyle, pozitif olarak incelenmesi, bizim negatifliğimizi bize geri atar, negatifliği bizim bireysel sorunumuz olarak, uyum bozukluğumuzun ifadesi olarak yeniden tanımlar. Bize söylendiğine göre, dünyanın akılcı şekilde anlaşılması, bizim özel duygusal tepkimizden oldukça farklıdır. Negatif toplum kuramları, çığlığın bakış açısını kurtarma, deneyimin negatifliğine saygı duyup onu güçlendiren alternatif şekilde bir dünya tablosu kurma uğraşına girişir. Bu tür kuramlar kaçınılmaz olarak, negatifliğimizin kolektif mahiyetini açıklığa kavuşturan ve pekiştiren tartışmalar ve mücadeleler yoluyla ortaya çıkar. Toplumsal negatiflik deneyimi farklı tarihsel biçimler aldığı gibi, onun tarihsel ifade biçimleri de değişir. 1960’ların sonu ile 1970’lerin başında dünya çapında yükselen mücadele ve isyan dalgası, çoğumuzu topluma karşı varoluşumuzu anlamlandırmanın ve güçlendirmenin bir yolu olarak Marksist geleneği tanımaya yöneltti. Yüzümüzü marksizme dönerken, bir toplum kuramı değil, topluma karşı bir kuram arıyorduk. Bir siyaset bilimi, bir sosyoloji ya da bir iktisat bilimi değil, bir karşı siyaset bilimi, bir karşı sosyoloji ve bir karşı iktisat bilimi arıyorduk: ‘Bilimsel’ söylemin bölük pörçüklüğü içinde deneyim çığlığının ortadan kaldırılmayacağı negatif bir toplum kuramı arıyorduk.

Başlangıçta Marksizme meyletmenin ardındaki negatif dürtü apaçık olmasına rağmen, çok geçmeden meseleler batağa saplandı…” (*)

Yine aynı makaleden kendisine ait şu ifadeleri de ekleyelim:

“Açıkçası bütün suçu üniversitelere ve pek çok marksistin kendini bütünleşmiş halde bulduğu disiplinler yapılara yüklemek yanlış olacak. Çünkü marksist kuramın dolambaçlı yolları, komünist partilerin ve marksist kuramı kılavuz edindiği iddiasındaki başka siyasal grupların uzun tarihinden ayrılamayacağı gibi, en başta da eski Sovyetler Birliği’nin tarihinden ayrılamaz. Sovyetler Birliği’nde marksizm, bir olumsuzlama kuramı olmaktan çıktı ve mevcut güç yapılarını meşrulaştırmak için seçici şekilde manipüle edilir duruma geldi. Bu, yalnızca ‘komünist’ denilen devletlerin değil tüm dünyada komünist partilerin etkisiyle, daha dolaylı olarak da kendilerini komünist partilere muhalif olmakla tanımlayan başka partiler ve grupların etkisiyle marksizmin anlaşılmasını ve marksist geleneğin gelişimine etki etti.” (1)

Paris Komün’ü ve Rojava Devrimi

Sanırım bu durum özetlemesi yeterlidir. Artık emek ve sermayenin yaşama dışsal anlaşılması sorununa geçebiliriz. Marx’ın “günlük hayat dini” diye tarif ettiği duruma yani. Bunca 20. yüzyıl solu eleştirisinden sonra solun Marx’ı nasıl tahrif etiğine eğilmek gereksiz olur sanırım. Onun yerine bu aşamada yapmamız gereken, o eski Paris Komünü’nde hayat bulan tahayyülün kuramı nereden kavradığına dair bir ilham aramak. Tabii bunu, terk ettiğimiz kuramın aslında ne olduğunu da izah etsin diye yapmak.

Paris Komünü’nün 81 kişilik Genel Konseyinde 5 burjuva bulunur. Ayrıca 11 beyaz yakalı, 30 gazeteci, doktor yazar, avukat ve 2 profesyonel asker. Geri kalan 33 kişiyi de karma olarak zanaatkar (küçük burjuva) ve işçiler teşkil eder (“biz Rojava’da bir devrim görmüyoruz” diyenler de hemen bir karşılaştırma yapabilir acaba Rojava’da nasılmış diye). Bu rakamlar Komün’ü bir milat olarak gören “komünar Marx” için ‘ideolojik açıdan bir sorun’ teşkil etmez. Çünkü Marx’a göre ideoloji, tabi olduğumuz dünyayı inkar ederek, çarpıtarak görme halimiz veya aynı anlama gelmek üzere doğal savunma mekanizmamızdır. O yüzden başka bir tarifi de “yanlış bilinç”tir. Bu yanılsamaya işçiler de dahil herkes kapılır. Solcuların kendini bundan muaf hissetmesi durumuna da değineceğiz ama öncelikle en yaygın ‘yanlış bilincimiz’ olan tüketici kimliğimize bakalım. İdeoloji konusundaki can alıcı ayrımı, toplumsal ilişkinin doğası hakkındaki alternatif fikirler arasında aramalıyız, diyen Raymond Williams tüketiciliğe ilişkin şunları söylüyor:

“Bir kültür, yaşandığı zaman dilimi içerisinde, hiçbir zaman, yaratılmış ürünlerine indirgenemez. Ama yalnızca dışsal kanıtları temel almanın cazibesi her zaman ağır basar. Örneğin, orta sınıf gibi giyinmeye, yarı müstakil evlerde oturmaya, araba, çamaşır makinesi ve televizyon sahibi olmaya başladığı için işçi sınıfının ‘burjuvalaştığı’ ileri sürülür. Ancak, bazı kullanım eşyalarına sahip olmak ya da yüksek bir maddi yaşam standardından yararlanmak sizi ‘burjuva’ yapmaz. İşçi sınıfı, bu yeni ürünlere sahip olduğu için burjuvalaşmaz, nasıl ki burjuvazi de sahip olduğu nesnelerin türü değiştiğinde burjuva olmaktan çıkmıyorsa. İşçi sınıfı içinde bu tür bir gelişmeye hayıflananlar, bir önyargıya düşmektedirler. ‘Sade yoksullar’a duyulan hayranlık yeni bir şey değildir; ama bu duygu, çaresizlikten kaynaklanan bir rasyonalizasyon dışında, bizzat yoksullar arasında nadiren görülür. Bu hayranlık ya karnı tok olmanın neticesidir, ya da maddi avantajların çok yüksek bir insani maliyet pahasına satın alındığı yargısının.”(2)

İdeoloji ile fetişizm

Bu aşamada tüketiciliğimiz üstüne Marx’ın vurgularına dikkat çeken Jason Read’e de bakmalıyız:

“Marx, bizim düşünebileceğimiz gibi metalara/mallara, reklam dünyasınca özendirilen biçimde, libidinal veya erotik belirli bir anlam atfetmemiştir. Marx, dünyaya biricik bakışımızı şekillendiren ve eşzamanlı olarak daha dünyevi ve daha temel bir şeyi kastetmişti; diğer deyişle, bu değer, metaların/malların bir özelliği olarak, sanki emeğin bir ürünü olmaktan çok, onların fiziksel özellikleriyle beraber bulunan bir şeymiş gibi, görünür. Bu, sosyal ilişkilerin, şeyler arasındaki bir ilişki olarak göründüğü ‘fetişlik’tir. Marx, işçilerin yalıtılmış olarak çalıştığı ve kendi farklı emekleri arasındaki ilişkiyi bitmiş metallar/mallar içinde olarak görmeleri nedeniyle, bunun böyle olduğunu iddia eder.

Ancak, bunu anlamanın başka bir yolu da, emeğin unutturulduğu, gizlendiği ve bizim gördüğümüzün ise metanın/malın kendisi olması şeklinde olabilir. Kapitalist toplumun paradoksu, günlerimizi çalışmak (veya iş aramakla) geçirmemize rağmen, bilincimize hükmedenin/egemen olanın, tüketim olmasıdır. Gösteri/eğlenme, sadece reklamlarla yapılmaz, ama kendisi bir seri reklamdır. Siyaset gündemini yönlendiren, işçilerin tatmini/mutluluğu değil, ‘tüketicilerin memnuniyeti’dir. Bu şekilde ele alındığında, biz, ideoloji ile fetişizm kavramları arasındaki yakınsamayı görebiliriz ki, birincisi sınıf çatışması ile hegemonya siyasetiyle ilişkili olarak gelişirken, ikincisi ise ekonominin görüntüsüyle ilgili olarak yol alır.

Tüketici tasvirinde, tüketimin merkeziliği, sadece işin/emeğin dünyasını gizleyen ekonomi temsili olmayıp, aynı zamanda, lüks yaşamda tüketici olarak çıkarları bulunanlar lehine bir çarpıtma olarak da görülebilir. Marx, meta/mallarla ilgili tartışmasını, kendi aralarında konuşan karikatür-benzeri meta/mal tasvirleriyle bitirmektedir. Zaten, cansız şeylerin kişiselleştirilmiş karakterlere sahip olduğu ve işçilerin giderek artan oranda şey-benzeri, atıl, tüketilecek nesneler olduğu bir dünyayı da mümkün olduğunca ancak bu tarz animasyon/canlandırma fantezileri resmedebilirdi.

Marx’ın vurgusunu, şeylerin değerine karşı insanların değerlerinin ahlaki bildirimi ile karıştırmamak lazım. Emeğin, değerin kaynağı olduğunu söylemek, ‘işçiler gerçekten değerlidir ve buna göre davranılmalıdır’ söyleyişiyle aynı şey değildir. Bir kapitalist toplumda değerin kaynağı olmak, bir nimetten/lütuftan çok bir lanettir. İlk olarak, bu değer, emek gücü, sadece zıttı olan sermaye ile ilişkili olarak var olabiliyor. İşçiler, kendi emek güçlerini tüketemezler: Onun sermaye ile olan ilişkisi dışında değeri bulunmaz ki, bu da işçilerin yaşamak için, kendi çalışma kapasitelerini satmak, yani akıl becerileri ile fiziki güçlerini satmak zorunda oldukları anlamına gelmektedir. Bu satış veya değişim, diğer herhangi bir diğer piyasa değiş-tokuşundan/işleminden temelde farklıdır. Zira, diğer tüm metalar/mallar gibi işgücü piyasasında bir fiyata sahiptir, ama satıldığı andan itibaren, kapitalist, ondan mümkün olan en fazla değeri alabilecek konumda olmaktadır. Smith’in iğne fabrikasındaki işbölümünden Taylor’ın bilimsel idaresine kapitalizmdeki emek ilişkilerinin tüm hikayesi, işçilerden daha fazla iş/emek, daha fazla değer çıkartma girişimlerinden oluşmaktadır.” (3)

En büyük lanetimiz

Bu bağlamda işçi sınıfına ait bir kültür ve ideolojinin kendiliğinden, yani sermayeyi üreten emek gücü konumu nedeniyle oluştuğu fikri ve buna bağlı olarak emeğin neredeyse kutsal ithafla “değerli” olduğu fikrinin bizim bir yanılsamamızdan ibaret olduğunu söyleyebiliriz. Buna rağmen bir yüzyıldan fazla zamandır bunu sanki Marx’tan öğrenmişiz gibi yapmak da en büyük lanetimiz olmalı! Üstelik o meşhur “kendinde sınıf” ile “kendi için sınıf” ayrımına rağmen. Buraya noktayı da yine Marx koysun:

“Emek, özel mülkiyet tarafından belirlenmiş ve özel mülkiyet üreten, doğası itibariyle zorunlu, insanlıkdışı ve toplumdışı bir faaliyettir. Dolayısıyla, özel mülkün ortadan kaldırılması, ancak emeğin ortadan kaldırılması olarak kavrandığı zaman mümkün olacaktır.”

(Karl Marx, Friedrich List’in Kitabı Üzerine Bir Makale Taslağı: Ulusal Politik Ekonomi Sistemi, 1845)

Artık daha önce değineceğimizi belirttiğim solcuların kendini muaf hissettiği “ideolojik bilinç” meselesine gelelim. Asad Haider şöyle diyor:

“Boş inanç, Karl Marx’ın Spinoza’dan uzun yıllar sonra “ideoloji diye tarif edeceği şeye yakındır; malum, Louis Althusser de bunu, Ethika’nın birinci kitabının ekinde yer alan bir argümanla birleştirir. Şöyle der Spinoza orada: “İnsanlar, sırf isteme ve arzularının bilincinde oldukları için özgür olduklarını düşünürler; ama onları istemeye ve arzulamaya sevk eden nedenleri düşünmez, tasavvur bile edemezler, çünkü bu nedenlerden bihaberdirler.

. . .

Demek ki ideoloji, devletin maddi kurum ve pratiklerinin muhayyel bir formda temsil edildiği alandır. Hakikati vahiy yoluyla idrak ettiklerini söyleyen peygamberlere inandığımızda boş inanca yöneliriz. Bedenlerimiz sınırlı olduğu için, ve aklı devreye sokmadan doğaya dair bilgi oluşturamadığımız için, bu boş inanç imgelemimizde yer eder. Bizi bilgisiz tutmaktan fayda sağlayan zorbalık, imgelemde boş inanç olarak temsil edilen maddi ilişkidir.

. . .

Değişen siyaset ortamına ilişkin hâkim liberal analiz, boş inancın maddi temeliyle yüzleşmeyi reddediyor. Onun yerine, tamamen vahiy modeli temelinde iş görüyor. Değil mi ki hakikat aramızdan bazılarına vahyolunmuş. Değil mi ki biz peygamberler, ya üniversiteleri mesken tutmuşuz ya da MSNBC kanalında programlarımız var. Ve değil mi ki taşranın çokluğunun aksine, yönetmeye kadiriz. O çokluğa akıl yoluyla seslenmek tek kelimeyle faydasız, ne de olsa onlar ırkçı ve geri kalmış.

. . .

Günümüz solu utanç verici bir başarısızlık içerisinde. Politik uygulamanın yerine; çokluğun yeni kompozisyonlarını oluşturmayı denemek yerine, sosyal medyanın kederli tutkularını seçtik. Başka deyişle, Trump’ın felsefesini kabul ettik. Politika yerine, gevezelikle iştigal ediyoruz. Üstelik bu, en yaygın biçimi itham ve kınama olan, kederli bir gevezelik. Kınama, çokluğu alçaltır. Eylemin yerine, edilgenliğin kederini dışarıya yöneltmekten başka işe yaramayan nefreti kabullenir; failliğin yerine, korkuyu kabullenir ve güvenliği davet eder; kolektif demokratik özne yerine, boş inanca kapılmış güruhu kabullenir.

Boş inanç içindeki güruh, Spinoza’nın çok iyi bildiği gibi, olsa olsa zorbalığa hizmet eder. Şimdi kendi kurduğumuz yeni bir teokrasiyle karşı karşıyayız – sosyal medya gevezeliği arasında bütün yetilerimizi çürüten ve politikayı imkânsızlaştıran bir teokrasi. Politikayı yeniden mümkün hale getirmek boynumuzun borcudur, ve bunun için de, yalnızca boş inanca dayanan ahlaki ve politik temizlik konumunu terk etmemiz gerekiyor.” (4)

Solun fikri yok ve anlamıyor

Sonuç yerine Stuart Hall’un sözlerine kulak verelim :

“Tanıdığım herkesin yanlış bilinç içinde olmadıklarına tamamiyle nasıl ikna olduklarını merak ediyorum, fakat tereddütsüz söyleyebilirim ki herkes yanlış bilinç içinde. İnsanların, şeffaf yüzeylerden görenler ile karmaşık sosyal ilişkiler üzerinden görenler arasında tamamen belirgin bir ayrım yaparak siyasi teşekkül ve mücadele alanında ilerleyebilmesini hiçbir zaman anlayamamışımdır. Hatta, daima aksi pozisyondan hareket etmeye soyunmuşumdur, erkek ve kadınları organik olarak bir araya getirmiş olan tüm ideolojilerin onlar hakkında hakikate değindikleri noktalar olduğunu varsaymışımdır.

. . .

“Sol, yeni bir tarihsel projeyi bir araya getirecek şeyin şartlarının ne olduğuna dair ufacık bir fikre bile sahip değil. İnsan öznelerinin, sosyal kimliklerin ister istemez çelişkili olan doğasını anlamıyor. Siyaseti bir ürün olarak görmüyor. İnsanların gündelik hayatlarında sahip oldukları hisleri ve deneyimleri irtibatlandırmanın mümkün olduğunu görmüyor. Hal böyleyken onları sosyal bilincin daha gelişmiş, modern biçimleri halinde tedricen ifade etmenin mümkün olduğunu da idrak etmiyor. […] İnsanların kafalarında taşıdıkları, öznellikleri, kültürel yaşamları, cinsel hayatları, aile hayatları ve etnik hüviyetlerinden müteşekkil kimliklerinin daima noksan olduğunu ve geniş ölçüde siyasallaştırıldığını algılamıyor.” (5)

Kaynakça

https://haydijan.wordpress.com/2018/06/08/john-hollaway-ret-cigligindan-guc-cigligina-isin-merkeziligi/

2 http://www.e-skop.com/skopbulten/isci-sinifi-kulturu/3630

https://birtakimisler.org/2018/03/20/tersine-dunyada-marx/

4 https://www.e-skop.com/skopbulten/pasajlar-neden-insanlar-sanki-ozgurlukleri-icin-savasirmiscasina-kolelikleri-icin-savasirlar/3842

5 https://dusunbil.com/stuart-hallun-hayalindeki-sola-ihtiyacimiz-var/

Continue Reading
Click to comment

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Forum

Alevilik ve Pirlik

AleviNet

Published

on

Cihan EREN

Pir Alevi inancının yol rehberidir. İnancın bilgesi yani Zana’sıdır. Zana, Kürtçede ‘bilen, bilgili’ anlamlarına gelmektedir. Bunun içindir ki İngilizcedeki ‘Science’ bilim kavramı da Zana’dan türetilmiştir. Aleviler özü itibarıyla Zana’ların yolunda gidenler, onları takip edenler olmaktadır. Bu nedenledir ki ‘destur ya pir’ denilerek ibadete başlanır, ‘Pir’in desturu ile- Bi Desturê Pîr’ denilerek yol yürünür.

Yol ilkesinin böyle olduğunu Hak inancına karşı olanların saldırı ve hakaretlerinde de görüyoruz. Örneğin Sasaniler zamanında iktidar ve egemenlere karşı başkaldıran rehberleri Mazdek olan inançlılar, Zındık denilerek kötülenmiş. Zındık’ı İslam ve kapitalist dönemdeki egemenler de aynı anlama gelmek üzere Aleviler için kullanmış.

Zındık Kürtçedeki Zana’nın daha evvelki telaffuz biçimlerinden Zenadık’tan gelen bir adlandırmadır. Yani Zana, Zenadık ve Zındık aynı kavramlardır. Ancak Zındık topluma ‘inançsız, kötülük yapan, tanrıya karşı gelen vb…’ algısıyla verilmiştir.

Pir doğal Zana’dır. Sözlü geleneğin ‘konuşan Mıshafı’dır.’ İnanç dünyasının kanunları ile düşündüğümüzde kitap denilen şeyin ile de yazılmış eser olması gerekmiyor. Kaldı ki İbrahimi dinin kitapları bile peygamberlerinden çok sonraları yazılmış; Tevrat ve İncil peygamberlerinden yüzlerce yıl, Kur’an ise onlarca yıl sonra ancak yazıla bilinmiş. Pir aynı zamanda ‘Pîl’ yani büyük ve uludur. Çünkü O, hafıza taşıyan kitaptır. Pir böyle olmak zorundadır. Dikkat edilirse Alevi süreklerinin adlarına yemin ettiği, adlarını dualarında andıkları evveldekiler ya Hallac, Nesimi, Sohrewerdî gibi ermiş büyük filozof ya da Eba Müslüm, Baba İshak, Pir Sultan gibi feda olmuş hakikat savaşçılarıdır. Pir bildikleri uğruna Hallac gibi Nesimi gibi derisi yüzülmeyi göze alacak kadar inançlıdır. Sohrewerdî gibi ışık saçan bilge olup katledildikten sonra nuru artandır. Özcesi Pir’in bilen birinden farkı, bildiklerine inanması, inanarak yaşaması ve gerektiğinde inandıkları için savaşmasıdır.

Aslında her inanç, inanmamızı istediği değerleriyle bir yoldur. Bir inanca girmek aynı zamanda bir yola girmektir. Her inanç gibi Alevilikte de yolda bir rehberin peşinde gitmek, mürşit olanı takip etmek esastır. Hiç bir Yol rehbersiz yürünmez. Bu Alevilik gibi devlet dışı toplum inancıysa çok daha fazla geçerli bir kuraldır. İnanç Yol, talip ise Yol’un yolcusudur. Yürüyenleri oldukça, Yol her zaman sağlam ve sonu gelmez oluyor. Yani inançlarda Yol yolcuyu, yolcu da Yol’un durumunu belirliyor. Bu Yol’da ‘yolcular’ her daim Rehberlerine bakıyor. Bu diyalektik de tüm inançlarda çoğu zaman rehber ile Yol’u bir yapabiliyor. Hal bu olunca da inanca bakıp rehberleri, rehberlere bakıp inancı anlamak mümkün olabiliyor.

Bu kopmaz bağ üzerinden Aleviliğin de Alevilerin de günümüzdeki en ciddi sorunlarının başında ‘Pirlik Makamı’ sorunu geldiğini, Alevi inancının en temel sorunu olarak bunu görmek gerektiğini belirtmek yanlış olmayacaktır. Yazımızın ilk paragraflarında Pirlik Makamından ne anlamak gerekir sorusuna cevap olabilecek cümleleri bu nedenle belirtme gereği duyduk. Bu pencereden bakınca ilk paragraflarda hatırlatmaya çalıştığımız hususların aynı zamanda Yol rehberlerinin tarifi, tanımı, ölçüsü için ‘terazi’ olduğu da kendiliğinden anlaşılmış olur.

Pir yoksa Yol nasıl yürünecek?

Dolayısıyla günümüz sorunlarını dikkate alarak Alevilere bakarsak şunu çok rahat belirtebiliriz; Genel olmasa da Ocakzade Pirlerin çoğunda temsil ettikleri makama inanmama olduğu görülüyor. Yine son yıllarda Alevi ritüellerinin manevi yaptırım gücünü yitirmesini de buna bağlamak gerekiyor. Çünkü inanmayan talipten inanmasını isteyemez. İnanmayana talip de Rızalık veremez. Gerçekten de Rızalık-Helallik desturu ve düşkünlük yasası, hakikatiyle işletilse Alevilerin Cem olmalarının çok zor olacağını belirtebiliriz. O zaman şu soru sorulmak durumundadır; Pir yoksa Yol nasıl yürünecek? Alevilerin inanç meselesinde işe buradan başlamaları, tamda sorgu-sual desturları gereği olmaktadır.

Günümüz dünyasında Alevi kelamında dile gelmiş hakikatte göre Pir olmak dünyanın en zor şeyini başarmak olduğuna şüphe yoktur. Aslında bu kanun tüm inançlar için böyledir. İnançların özünde dile gelmiş hak ve hakikat ile meselelere bakarsak inanç temsilcisi olmak gerçekten gerçekleşmesi zor bir kişilik düzeyi gerektiriyor. Günümüzün paracı, maddiyatçı ve çıkar dünyasında ‘bir lokma bir hırka’ ile yaşamak mucizevi ve keramet sahibi olmayı gerektiriyor dersek bir doğruyu hatırlatmış oluruz.

Alevi Pirlerinden bazıları hakikat ile arasındaki mesafe yerine kimi Alevi değerlerini yanlış yöntemle sorgularken aslında belirttiğimiz sorunu ifşa ediyor. Ne kadar Alevi olduğunu, hakikati ne kadar yaşadığını, özcesi kamil insan Yol’una yönelip yönelmediğini değil de ‘şu neden var, bu da nereden çıktı, bu bizde yoktu vb…’ türündeki söylemlerle farkında olmadan mevcuduna don biçmeye çalışıyor. ‘Çocuktan’ ve ‘kuştan’ öğren diyen Yol’a rağmen ‘ben her şeyi bilirim’ demek, ‘hakikat birdir’ diyen ilkeye rağmen parçalayıcı olmak çok derin inanç sorunları yaşanıyor demektir. Ciddi inançsal, toplumsal ve siyasal sorunlarla yüz yüze getirilmiş bir topluluğu sorguya yöneltmek yerine sanki her şeyi ile doğruluk sorunsuz yaşanıyormuş gibi bakmak yaşanan sorunun başka biçimdeki tezahürü oluyor. Özellikle de güncel siyasi gelişmelerin ve kimi güçlerin etkisinde kalarak ‘cahilce’ değerlerini sorgulamak ve anlamsızlaştırmaya çalışmak Aleviliğe en tehlikeli yaklaşımlardan biri olarak yaşanıyor.

Unutmamalıyız ki, inanmanın ve inanç dilinin hakikatini, toplum-ahlak ve inanç ilişkisindeki diyalektiği bilmeden inançta anlama kavuşturulmuş değerleri ele almaya kalkışmak çok ciddi sorunları beraberinde getirir. Örneğin bilimsel bir ilkeden duyulan kuşku ile inanç ilkesine duyulan kuşku aynı kelime ve kavramlarla hatta aynı tonda dile gelirse buhran çıkar. Akıl ile duygu karışır. Alevilerde bazı Pirler ve kimi aydın ve entelektüeller bu yöntem yanlışına düşebiliyor. Bu yanlış da inanç kimliğinde yitimi, toplumsal kimlikte erozyonu ve savrulmaya yol açıyor. Parçalanma da cabası oluyor.

Bir Pirden duyduğum şudur, Pirler tartışır konuşur ama hep bir sır da olur, sorgular ama inançlı olur. En nihayetinde birlikte Pir olunur.

Continue Reading

Forum

“YOLUN SONU GÖRÜNÜYOR!”

AleviNet

Published

on

ALİ ERDOĞAN

Merhum yazar Sebahattin Ali’nin bir eserinden esinlenerek “SIRÇA KÖŞK ÇATIRDIYOR” başlıklı bir yazı yazmıştım. O yazımla ilgili olumlu ve olumsuz görüş iletildi bana. Tüm okurlarıma şükranlarımı sunuyorum. Her zaman onların görüşlerine ihtiyacım var.

Tespitimde yanılmadığımı sanıyorum. Bir yapının yıkılması için önce, çatırdıyor dediğimiz bina bir ses çıkarır; sonra yer yer bina yarılır. Sonunda binanın yerinde sadece molozlar kalır. Molozu görenler: “eskiden burada şahane bir bina vardı” derler.

Yüz yıllar önce halkın dile getirdiği bir söz vardı: “Sultan Süleyman’a kalmayan dünya” derlerdi. Bu söz: Bir Padişah’ın, yenilmez görünen, ülkeleri yöneten liderlerin yaşantısını ve sonuncunu özetler.

İstanbul’da bir seçim yapıldı. İmamoğlu seçimi 13 bin oy fak ile seçimi kazandı. Tek adamın lider olduğu partinin adayı seçimi kazanamadı. Sünni gerekçeler yaratılarak, İstanbul halkın iradesi yok sayıldı. Seçim yenilendi. İstanbul halkı kendi iradelerini tanımayan lidere büyük bir ders vererek 800 000 oy farkıyla tekrar İmamoğlu’nu tercih etti

İktidardaki partiler, bu seçime ülkenin beka sorunu olarak baktılar. Propagandalarını bunun üzerine kurmuşlardı. İmamoğlu seçimi kazandı. Ülke bekasına bir şey olmadı. Her şey yerli yerinde duruyor.

Şunu bilelim ki, halkın iradesi üzerinden hiç bir kuvvetin uzun süre etki yapamayacağı bir kez daha ispatlandı.

Yabancı basın, İstanbul seçimine çok önem veriyorlardı. New York Times: “Erdoğan ağır bir yenilgi aldı”, Alman Die Welt ise, “Erdoğan dönemi sona eriyor” başlığını atmıştı. AKP de kazanlar kaynıyor. Eski Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ile yıpranmamış Maliye bakanı Ali Babacan’la kuracakları yeni parti, AKP’nin sonunu getirecektir. Bu nedenle yolun sonu görünüyor dedik.

Bu seçimde önemli iki faktör, Adayı başarıya götürdü:

BİR: Başta İmamoğlu’nun gösterdiği performans. Alevi felsefesinin mihenk taşı olan “İnsanı” ön plana aldı. Türkü, Kürdü, Çerkez’i, Laz’ı , Kadını, erkeği ve çocukları ayırım yapmaksızın insanı insan olarak içtenlikle kucaklaştı ve kucaklaşacağının güvencesini verdi. Teşbihte hata olmaz misali: bir tokat yiyince öbür yüzünü çevirdi, İmamoğlu. İnsanlara inşaca yanıtlar verdi. Ülkede yeni bir siyasetin yolunu açtı. “İNSANİ SİYASET”. Bu tanım benim değildir. Yazar Ahmet Tulgar’ın, 25 Haziran 2019 tarihli Yeni Yaşam gazetesinde yazdığı “Demirtaş Faktörü ve 3 Fragman başlıklı yazısından aldım. Beni hoş görür umarım.

İKİ: Sağ duyu ile düşünülürse, İstanbul belediye seçiminde siyasal aktör olarak, ülkenin bütünün kaderi üzerinde belirleyici hale geldiği, “Kör Sultan bile görmüştür ki: Türkiye’nin demokrasileşmesı için Türklerin sahip olduğu hakların Kürtlere de verilmesi gerektiğinin bilinen bir gerçek. Buda ancak, Selahattin Demirtaş’ın ve İmamoğlu’nun uyguladığı “İnsani bir siyasetle Türkiye’de yaşam bulur. Bunun yolu: Türkiye’de yaşayan tüm emekçilerin, aydınların, barıştan yana olanların ve ülkede kan dökülmesinden yana olmayanların birlikte demokratik bir ortam yaratarak verilecek bir mücadele ile gerçekleşeceği bilinen bir durumdur.

Düşlerimizin yaşam bulması umuduyla kalın sağlıcakla…

Continue Reading

Forum

Hapishanelerde en çok hangi kitap okunur?

AleviNet

Published

on

MEHMET ALTAN

“Kalabalık bağırıyorsa ben de bağırırım. Güvende olmanın tek yolu bu.”

Sorunun  cevabını merak mı ettiniz, durun ,önce birlikte ve çok dikkatlice okuyalım :

“…kaldı ki, herkesin ya da hemen hemen herkesin parti’den gizlice nefret ettiği ve başına bir şey gelmeyeceğini bilse kuralları çiğneyebileceği kanısındaydı, ama yaygın ve örgütlü bir muhalefetin var olduğuna da, var olabileceğine de doğrusu pek inanmıyordu, goldstein ve onun yeraltı ordusuyla ilgili hikâyelerin, parti’nin kendi amaçları için uydurduğu ve herkesin de inanıyormuş gibi görünmek zorunda kaldığı bir sürü saçmalıktan başka bir şey olmadığını söylüyordu, parti toplantılarında ve kendiliğinden düzenlenen gösterilerde, kim bilir kaç kez, adlarını bile duymadığı ve söylenen suçları işlediklerine zerre kadar inanmadığı insanların idam edilmeleri için yeri göğü inletmişti. bu insanlar topluca yargılanırken, bütün gün mahkemeyi kuşatarak aralarda, “hainlere ölüm!” diye haykıran gençlik birliği müfrezelerinde yer almıştı, iki dakikada nefret toplantılarında goldstein’a sövgüler yağdırılırken sesi ayyuka çıkmıştı, oysa goldstein’m kim olduğu konusunda da, savunduğu söylenen öğretiler konusunda da en küçük bir fikri yoktu.”

***

“…kitleler asla, yalnızca ezildikleri için, kendiliklerinden başkaldırmazlar. kendilerine karşılaştırma yapabilecekleri ölçüler verilmedikçe, ezildiklerinin bilincine varmazlar.”

***
“…hem bilmek hem de bilmemek, bir yandan ustaca uydurulmuş yalanlar söylerken bir yandan da tüm gerçeğin ayırdında olmak, çeliştiklerini bilerek ve her ikisine de inanarak birbirini çürüten iki görüşü aynı anda savunmak; mantığa karşı mantık kullanmak, ahlaka sahip çıktığını söylerken ahlakı yadsımak, hem demokrasinin olanaksızlığına hem de parti’nin demokrasinin koruyucusu olduğuna inanmak; unutulması gerekeni unutmak, gerekli olur olmaz yeniden anımsamak, sonra birden yeniden unutuvermek: en önemlisi de, aynı işlemi işlemin kendisine de uygulamak…”

***
“…egemen kesimin iktidardan düşebilmesinin yalnızca dört yolu vardır, ya bir dış güç tarafından alt edilecektir, ya ülkeyi yönetmekte kitlelerin baş kaldırmasına yol açacak kadar yetersiz kalacaktır, ya güçlü ve hoşnutsuz bir orta kesimin doğmasına engel olamayacaktır ya da kendine olan güvenini ve yönetme isteğini yitirecektir, bu nedenlerin hiçbirisi tek başına işlemez, dördü de şu ya da bu ölçüde bir arada etki eder, kendini bunların hepsine karşı koruyabilen bir egemen sınıf sürekli iktidarda kalabilir.”

***
“…toplumlara hükmetmenin en kolay yolu, milliyetçi duyguları artıracak bir savaş ortamının yaratılmasıdır.” “Her şey bir sis bulutu içinde yitip gidiyordu. Geçmiş silinmekle kalmıyor, silindiği de unutuluyor, sonunda yalan gerçek olup çıkıyordu.”

***
“…partinin düşmanı olan çılgın biri olacak ve o hep aşağılanarak, defalarca yenilecektir, casusluklar, ihbarlar, tutuklamalar, işkenceler, idamlar, ortadan kaybolmalar asla son olmayacak; parti güçlendikçe acımasızlaşacak, muhalefet zayıfladıkça despotluk güçlenecektir.”

***
“Bir doğru vardı, bir de doğru olmayan; doğruya sarıldığın zaman, tün dünyayı karşına bile alsan, deli olmuyordun.”

***
“Geçmiş, günü gününe, neredeyse dakikası dakikasına güncelleniyordu. Böylelikle, Parti’nin tüm öngörülerinin ne kadar doğru olduğu belgeleriyle kanıtlanmış oluyordu.”

***
“…ve eğer başka herkes Parti’nin dayattığı yalanı kabulleniyorsa, o zaman yalan tarihe geçecek ve gerçek olacaktı.” “…böyle işler hep geceleri yapılırdı; tutuklamalar her zaman geceleyin gerçekleşirdi. ansızın irkilerek uyanmak, hoyrat bir elin omzunuzu sarsması, gözlerinize tutulan ışıklar, yatağı çevreleyen acımasız yüzler, çoğu zaman ne yargılama olurdu ne de bir tutuklama raporu tutulurdu, insanlar ortadan kayboluverirdi, o kadar; ve bu hep geceleri olurdu, adınız kayıtlardan silinir, yaptığınız her şeyin kaydı yok edilir, bir zamanlar var olduğunuz bile yadsınır, sonra da tümden unutulurdu, kökünüz kazınır, külünüz göğe savrulurdu: alışılmış deyimle ‘buharlaşırdınız’.”

***
“Geçmiş yalnızca değiştirilmekle kalmamış, resmen yok edilmiş, diye geçirdi aklından, insan, kendi belleği dışında hiçbir kayıt olmayınca en belirgin gerçeği bile nasıl kanıtlayabilirdi ki?”

***
“Hayatında ilk kez, bir şeyi gizli tutmak istiyorsan onu kendinden de gizlemen gerektiğini anlıyordu. Gizlediğin şeyin orada olduğunu bilmeli, ama gerekmedikçe adını koymamalı, belirli bir biçime bürünüp bilincine yansımasına asla izin vermemeliydin.”

***
“Kalabalık bağırıyorsa ben de bağırırım. Güvende olmanın tek yolu bu.”

***
“…alt sınıf açısından, hiçbir tarihsel gelişme, efendilerinin adının değişmesinden öte bir anlam taşımamaktadır.”

***
Geldik sorunun cevabına, basın tarihinin   güncel parçasını oluşturan Silivri ‘de  benim etrafımda en popüler ve talep edilen kitaplardan biri  geniş paragraflarını yukarda aktardığım Georges Orwell’in  ‘1984’ adlı kitabı idi.

“ORWELL 25 haziran 1903 tarihinde Hindistan’da dünyaya geldi. 1 ocak 1950 tarihinde vefat etti. İngiliz romancı, denemeci ve eleştirmen. Gerçek ismi Eric Arthur Blair’dır. İki dünya savaşı görmüş ve emperyalizm, faşizm, komünizm gibi döneminin etken ideolojilerini deneyimleyip, haklarında çokça not düşmüştür. Orwell kimi kaynaklarda döneminin vicdanı olarak da adlandırılmaktadır.”

 

http://platform24.org/yazarlar/3793/hapishanelerde-en-cok-hangi-kitap-okunur

Continue Reading
Advertisement

HAFTANIN EN ÇOK OKUNANLARI