Connect with us

.

Ahmet Güden

ERDOĞAN’IN SALTANATI DÖRT YIL DAHA DAYANABİLİR Mİ?

AHMET GÜDEN

Published

on

31 Mart seçimi Erdoğan’ın kurgulamış olduğu saltanatının 2023’e kadar devam edebilme koşuları her geçen gün azaldığının bir başka resmi oldu.

Çünkü son seçimler de ülkede ki tabloya göre tartışmalı olmasının sebebi tamamen iktidarın yaşadıklarıdır. Çünkü Erdoğan ülkenin siyasi ekonomi sorunlarını çözmek yerine her geçen gün daha da içinde çıkılamaz bir hale getirdi.

Öte yandan Erdoğan ABD’nin istemi üzerine Suriye politikasını destekleyip yaratmış oldukları istikrarsızlık ve kriz halen devam ediyor. Çözüm bekleyen Suriye sorunu, Rusya ile ABD arasında yaratmış olduğu S-400 tartışması, ABD tarafından hiç hoş karşılanmayacağını defalarca dile getirildi. fakat Erdoğan’ın ABD’de talep etmiş olduğu desteği bulamayınca ABD’ye karşı Rusya yaklaşarak kendi saltanatını ömrünü uzatabilmek için yeni bir yol bulmuştu. Fakat Erdoğan’ın bu girişimleri NATO’yu da rahatsız ediyor. Ortadoğu’daki ABD’nin çıkarlarını tehlikeye düşürebilecek girişimlerde bulunma olasılığı bir iktidar kaybı nedeni olabilir.  Doğu Akdeniz’de ABD tarafından yaratılmış olan petrol, doğalgaz gibi konulardaki sorunlar olduğu gibi çözüm bekliyor.

Fakat ayağa kaldırılması olanaksız hale gelmiş olan ekonomi-politikaları bir yana Erdoğan’ın 31 Mart yerel seçimi nedeni ile almış olduğu yenilgi sonucu, metal yorgunluğu partinin tüm organlarında hissedilir bir şekilde derinleşmiş durum da.

Erdoğan ve çevresindeki bu yorgunluk ile yıllardır AKP’yi ayakta tutan partizanlık ile dahi devam edilebilme şartlarını kaybetti. Erdoğan almış olduğu yenilginin kamuoyu gündemden düşürülmesi için yoğun bir çaba içerisinde olması ise gözle görünür bir hale geldi.

Diğer taraftan ise özellikle İstanbul’da seçimlerin yenilenmesi için her türlü yöntemi başvurmaktan kaçınmayan AKP iktidarı bu konuda kararlı gibi görünüyor.  Hepimizin hatırlayacağı üzere 7 Haziran seçimlerinde almış olduğu yenilgiyi hazmedemeyen Erdoğan ve çevresindekiler her türlü yönteme devreye sokarak milliyetçilik ve siyasi İslam söylemleriyle toplumu kutuplaştırarak ülkeyi yeniden seçime götürdü. 1 Kasım’da seçime giden Türkiye, AKP’nin iktidarını yeniden gördü. Bugün aynı yöntemlere başvurarak İstanbul’da yenilenecek olan bir seçimi kazanabilmek için konjonktüre uygun olarak bazı girişimlerde bulunan AKP yine aynı sonuçları elde etme çabasında.  Geçtiğimiz hafta Ankara Çubuk’ta bir asker cenazesine katılan ana muhalefet partisi başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’na yönelik provokasyon girişimi ve orada Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar’ın “Arkadaşlar gereken mesajı verdiniz, gereken tepkinizi ortaya koydunuz,şimdi sakin bir şekilde burayı boşaltıyoruz” anonslarını yapması bir şeylerin itirafıydı. Sayın muktedirler hiç uğraşmasınlar, linçi meşrulaştıran bu anonsları aslında herşeyi açık ediyor.

Saldırı sonucu korumaların ve güvenlik güçlerinin Kılıçdaroğlu’nun linçte kurtarmak için sığındıkları evin etrafına tıpkı Madımak otelinin etrafını sardıkları gün gibi geldiler. En ilginç olan ise bir kadının yakın bu evi demesi yine bizlere Sivas’ı, Maraş’ı, Çorum’u hatırlattı.

Bu linç girişimiyle bir tarafta Kılıçdaroğlu’nun Kızılbaş kimliğine diğer tarafta ise Kürt kimliğine saldırıldı. Kısacası bu saldırı ülkede yaşayan Kürtlere ve Kızılbaşlara bir mesajdı ve yine tekçi anlayışı devreye sokarak toplumu kutuplaştırmak isteniyordu.  Çünkü AKP yerel yönetimlerde ki 25 yıllık iktidarının kaybetmesinin sorumlusunun Kürtler ve Kızılbaşlar olduklarını görüyordu.

 

Dolayısıyla yerel yönetimlerdeki yenilginin hıncını ana muhalefet partisinden çıkarmak ve bunun üzerine toplumu yeniden kutuplaştırıcı kendi iktidarını sürdürebilme olanaklarını milliyetçi İslamcı kimlikleri etrafında bir araya getirerek sürdürmek istemesidir.

Şu iyi bilinmelidir bu yapılanlar bir ülke için en büyük utanç verici durumlardır. Bir seçim uğruna ülkenin tümünü kaosa sürüklemek akıl tutulmasının dışında bir şey olamaz. İşte bunların hepsi aslında şunu gösteriyor AKP-MHP koalisyonu bir türlü toplumun tercihine saygı duymayacaklar.

Ozelikle Ortadoğu’da  Suriye sorunu, ABD, AB, NATO, Rusya arasına sokmuş olduğu S-400 çomağı, solucanlar gibi yerlerde sürünen ekonomi-politikasını ayağa kaldırma. Doğu Akdeniz’de oluşturulmuş ve büyümeye devam eden sorunların her biri kendi başına Erdoğan yerle bir etmese bile derinden sarsması, silkelemesi kaçınılmazdır.

Örneğin Suriye Dışişleri Bakanı’nın sabrımızın da bir sınırı var tehdit savurduğu günlerde, Erdoğan Türkiye’sinin gırtlağına kadar gömülmüş olduğu Suriye bataklığı tek başına Erdoğan’ın hanedanlığını yıkamasa için bir sebeptir.

Dolayısıyla sırada çözüm  beklemekte olan diğer sorunların her biri sadece Erdoğan  gibi emperyalizmin bir projesi olarak oluşmuş, süreç içerisinde projesi olduğu ABD ve AB emperyalizmi ile bozuşmuş, bozuşmakla da kalmamış hedefi haline gelmiş olan Erdoğan daha güçlü olanları bile iflah etmeyecek nitelikte durumlardır .

Erdoğan akşam sabah tekrarladı gibi ne yerli ne de milli bir kişiliktir. Erdoğan terlik taslağı olarak ABD emperyalizmin teorik olarak üretmiş olduğu ılımlı İslam kuramın ürünü ve BOP un Eş başkanı  olduğunu kendisi de dile getiriyordu.

Türkiye ve Arap-İslam dünyasının siyasi arenasına sürülmüş bir kişiliktir. Dönemin mevcut konjonktürü, emperyalizmin yanlış bir teori ile yanlış bir kişiyi, yanlış olgulara karşı yapılandırdığı gibi söz konusu konjonktür Erdoğan’a da kullanabileceği farklı olanaklar sundu.

 

Esasında Erdoğan’ın “Avrasya” gibi lafları etmesi, Rusya ile ilişkileri geliştirmesi de bu vesile ile gelişti. Emperyalizmin ordudan duymuş olduğu rahatsızlık sadece, globalizmi Türkiye’ye yerleştirmek değildi. Son dönemlerde ordunun da kendi içinde aleni bir şekilde NATO’ya karşı “Avrasya”yı tartışmaya başlamış olması da özellikle ABD’yi çok rahatsız etmişti. Sonuç itibarı ile Erdoğan ve ABD emperyalizmi el ele Türk ordusunu siyaset arenasının dışına ittiler. Ancak Erdoğan orduyu kendi deyimi ile bir “vesayet” gücü olmaktan çıkarttıktan sonra, ordunun enkazı haline gelmiş olan generallerle, Kürtlere ve demokrasi güçlerine karşı bir konsept oluşturarak, “Türk tipi” dediği sistemlerini kurdu. Ama artık yolun sonuna gelmiş durumda.

Özelikle de 31 Mart yerel seçiminden sonra karizması çizildi, yenilmezlik titri yıkıldı, kapılmış olduğu korkuyla ne yaptığını bilmez hale gelerek, dünya alemin gözünde rezil hale geldi. Öylesine rezil hale geldi ki seçimden sonra yapılan sayımda iptal edilmiş oylara bel bağlayarak, seçimi lehine döndürmek için oyların tümünü yeniden saydırıyor. Üstelik, muhalefetin istediği sayımları reddettiriyor, sadece AKP’nin istediklerini saydırıyor.

Bütün bunların bir bedelinin olduğuna ve olacağına kuşku yoktur. Daha şimdiden parti içinde hareketlenmeler başladı. Sadece içinde değil, dışına düşmüş ya da atılmış olanlar bile artık Erdoğan’dan umudu keserek yeni arayışlar içine girmiş durumdalar.

Tabi ki; Erdoğan sadece iç çıkar çevreleri için değil, Putin gibi dış politikasını entrikalar üzerine oturtmuş,  medet bekleyen birçok dış mihraklar için de bir çıkar kapısı olarak görülüyordu.

31 Mart’ın kimi kısmi sonuçları bile baskı rejiminde bu çalkalanmayı yarattığına göre, esaslı bir değişim hareketi yönetim eliti arasındaki çelişkileri derinleştirecektir.

O yüzden iktidar odağının kendiliğinden değişeceğine yönelik beklenti boş bir beklentidir. İktidarı da değiştirecek olan taban demokrasisidir Ve bunun da yolu gelişen büyüyen toplumsal mücadeleden geçiyor. Yoksa bu linç rejimi kendisine muhalif olan ve kendisi gibi inanmayan düşünmeyen tüm kesimleri yok edeceğini hepimiz çok iyi biliyoruz.

Dolayısıyla yakma yıkma yok etme ve linç kültürünü ortadan kaldırmak için burada yaşayan tüm farklı kimliklerin, tüm halkların birleşik mücadelesini büyütmekten geçiyor.

Sözlerimi bitirirken, Tüm ezilenlerin 1 Mayıs İşçi Bayramını kutluyorum.

Diyarbakır’da açlık grevini sürdüren HDP Hakkari Milletvekili Leyla Güven ise el verme çağrısı yapıyorum. Üyesi olduğu TBMM’nin Güven’e sahip çıkmaya davet ediyorum.

Saygılarımla

 

 

 

 

Continue Reading
Click to comment

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Ahmet Güden

Tarihin en önemli yaşam merkezine gericilerin vurduğu damga: Çorum Katliamı

AHMET GÜDEN

Published

on

Çorum denildiğinde ilk olarak bu kentin insanlığın yerleşik hayata geçişin de oynamış olduğu rol ve dünya halklarına bırakmış olduğu mimarisiyle bir birinden farklı yapıtlarıyla kültürel zenginlikleriyle kısaca birçok güzelliği içinde barındıran bir Anadolu kenti akıllara gelirmiş.

28 Mayıs 1980 katliamının ardından daha önce birçok farklı kültürel yapısıyla ve dünya bırakmış olduğu miras ile anılan Çorum artık kan, zulüm ve milliyetçilikle anılıyor.

Geçtiğimiz yıl 4 bölümden oluşan “Maraş Katliamına getiren süreç” başlıklı bir yazı dizisi yayınlamış, 1980 darbe sürecine giderken özelikle Maraş katliamının oluşum sürecini ele almıştık. Bu sefer de Çorum katliamının yıl dönümüne denk gelen bu dönemlerde darbeye giden yolda son adım olarak egemenlerin oluşturduğu bu kara planı değerlendireceğim.

Bu katliamı kimler tarafında ve ne amaçlanarak yapıldığını ele almadan önce durumu tarihsel ve kültürel açıdan kısaca gözde geçirmekte fayda var.
Çorum Boğazkale kazılarında elde edilen eserler ve çevredeki mağaralar Çorum ve çevresinin çok eski bir yerleşim alanı olduğunu göstermektedir. Binlerce yıllık medeniyet üst üste gelmiş bir tarihi şehridir. Boğazkale ve çevresinde yapılan kazılarda M.Ö. 4000-5000 yıllarına ait olduğu tespit edilen kalıntılar bulunmuştur.

M.Ö. 1700 yıllarında kurulan Hitit Devleti ve bundan sonra kurulan devletler pek çok tarih mirası bırakmışlardır. Başkenti Hattuşaş olan ilk Hitit Devleti, M.Ö. 1200 yıllarına kadar hüküm sürmüş, sonra Frigler Devleti kurulmuştur. Güneye çekilen Hititler, bir müddet daha yaşamış ve tarih sahnesinden silinmiştir. Hititlerden daha ileri olduğu tespit edilen Frigler de M.Ö. 676 tarihine kadar Çorum’a birçok tarih mirası bırakmışlardır. Kafkaslardan Anadolu’ya gelen Kimmerler, her yeri yakıp yıkarak Frigler devrine son vermiş ve bölgeyi yağmaladıktan sonra çekip gitmişler, daha sonra Çorum ve çevresine Asurlular hâkim olmuştur. Bu sırada doğuda büyüyen Medler M.Ö. 612 yılında Asurluları yenerek buraları ele geçirmişlerdir. M.Ö. 585 yıllarında parçalanan Medlerin yerine Persler hâkimiyet sürmüştür. M.Ö. 332’de Makedonya imparatoru İskender, Anadolu’yu almış, İskender’in ölümünden sonra M.Ö. 276 yıllarında Galatlar Çorum’a hâkim olmuştur. Pontus Rum tehdidi altında kalan Galatlar, Roma İmparatorluğu’na bağlanmış, böylece Bizanslılar hâkimiyet sürmeye başlamıştır.

Çorum UNESCO tarafından 1986 yılında Dünya Miras Listesi’ne alınan Hattuşa (Çorum, Boğazköy), Hitit İmparatorluğunun başkenti olarak Anadolu’da yüzyıllar boyu çok önemli bir merkez olmuştur. Önceleri ilk sahipleri olan Hattiler tarafından “Hattuş” olarak adlandırılan şehir, Hitit egemenliğine geçtikten sonra “Hattuşa” adını aldı.
Çorum’un bir diğer güzel yanı ise akıllara ilk olarak o menşur leblebisi ve kiremit, sırtarlında harç taşıyan işçisi gelir. Bunun dışında çok eski yerleşke olan Çorum, tarihi sayfalara da tanıklık etmişlerdir. Hoşgörüsüyle bilinen Hitit uygarlığı bu topraklar üzerinde yaşamıştır ve bu kente birbirinden güzel tarihi yapılar bırakmışlardır. Buraya geldiğiniz zaman Hattuşaş, Şinova, Boğazkale, Alacahöyük’ü gördüğünüz zaman tarihin başka bir sayfasına gidersiniz. Dolayısıyla da bu denli birbirinden farklı olan yapıtların bugün kadar birlikte yaşayarak günümüze kadar gelmesi Çorum’un bir hoşgörü şehri olduğudur.

Fakat bu kadar güzelliği kendi içinde barındıran şehir 1980’lere gelindiğinde zehirlendi. Kızılbaşların Sünnilerin iç içe yaşamış olduğu bu şehrin ekmeğine suyuna aşına zehir atanların ne kadar ahlak dışı davrandıkları daha sonra gerçekleştirdikleri katliamla teyit edilmiş oldu. Yıllardır sorunsuz yaşayan kapı komşular birbirine karşı düşmanlaştırarak kara bir tarih yazılıyordu.

28 Mayıs 1980’de günü başlayarak gerçekleştirilen Çorum katliamı aslında Kızılbaşlar- Sünniler arasında kendiliğinden gelişen bir durum olmadı. Bunun daha önce emperyalist güçler ve onların yerli işbirlikçileri ile hazırlamış oldukları açıktır. Bu çerçevede işlenen katliamın amacı ise son dönemlerde 70’lerin ortalarında hızla gelirsen toplumsal muhalefetin bastırılması hedeflendi.

Dolayısıyla şunu rahatlıkla söyleyebiliriz o gün ülkeler bir aydınlanma hareketi kültürel sınıfsal anlamda da ciddi örgütlenmelere sahne oluyordu. Bu gelişmeleri gören emperyalist güçler ve onların işbirlikçileri paramiliter güçler devreye koyarak ülkenin dört bir yanında siyasi cinayetler işliyorlardı. Fakat her şeye rağmen Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu işçilerin örgütlenmesine ve hak mücadele konusunda çok önemli adımlar atıyordu. Özellikle otomotiv sektöründe gelişmesiyle artan işçi kitleleri DİSK çatısı altında örgütleniyor ve bu örgütlenmeler sonucu basın anlamında yüzlerce gazete dergi çıkarılıp milyonlarca insanı örgütlüyorlardı.

Artık her yıl binlerin katıldığı 1 Mayıs mitingler yapılıyordu. Emperyalist ve egemen güçler bu toplumsal muhalefetin bastırılması gerektiğini aksi durumda mevcut rejimin ciddi risklerle karşı karşıya kalacağı düşünmüş olacak ki ülkede ilk defa işçi sınıfına karşı bir katliam girişimi gerçekleştiriliyordu. Çorum’dan önce aslında ilk katliam girişimi 1 Mayıs 1977’de Taksim’de gerçekleştirilen katliamdır. Aslında o gün Taksim’de 34 kişi katledildi yüzlerce kişi yaralandı. Ölenlerden 5’i Kurşunla Vuruldu 29’u izdiham sırasında nefesi alamadığı için boğularak ya da ezilerek öldü. Yaralılardan 34’ü başında ve göğsünde kurşunla vurulmuştu. Bu olayların üzerinde daha bir yıl geçmeden bu sefer aynı güçler 18 Mayıs 1978 Malatya’da katliam girişimi yaşattı ve yine orada hedef alınan kitle başta Kızılbaş Kürtler olmak üzere sol sosyalist kesimlerdi. Birçok insanın hayatını kaybetti onlarca evin, işyerinin talan edildi. Daha Malatya acısı dinmeden günlerce hatta aylarca üzerinde boncuk gibi ince ince işlenen o kanlı Maraş katliamı yaşandı.
İşte bu yaşanan tüm katliam ve katliam girişimlerini Çorum katliamından ayrı tutarak değerlendirmek ezilen yok sayılan azınlıklara karşı yapılan planları doğru anlamamak anlamına gelecektir. Fakat şu da doğru kavranması gereken bir durumdur. Osmanlı döneminde olduğu gibi cumhuriyet döneminde de ne zaman rejim tehlike ile karşı karşıya kaldıysa rejimin kendisini yeniden şekillendirmek için her dönemde olduğu gibi o gün de yine Kızılbaşları sol ve sosyalistleri hedef alarak toplumu dizayn etmek istiyorlardı.
Aslında şunu artık rahatlıkla söyleyebiliriz: Çorum katliamı 12 Eylül faşist darbesine giden yolun son taşıdır. Çünkü olaylarla toplumun bilinç altına yerleştirmek istedikleri bir algı vardı. Evet darbenin kaçınılmaz olduğunu topluma kabul ettirmenin yolu toplu ölümlerin yaşamasında geçiyordu. İşte bu amaçlarda daha önceden hazırlanmış olan çorum katliam girişimi 28 Mayıs 1980 günü başlayan ve 10 Temmuz gün ne kadar süren olaylar yaklaşık 1,5 ay kadar devam etti. Saldırıda 57 Kızılbaş katledilmiş, 300’e yakın kişi yaralanmıştı. Yanı sıra muhaliflere ait 300’e yakın ev ve işyeri ise tahrip edilerek yakıldı. Olaylarda sokaklarda gerici, milliyetçi faşistlerin saldırıları devam ederken, “Kan intikam- kanımız aksa da zafer İslamin olacak sloganlarıyla atıyorlardı.

Olaylardan hemen önce Çorum Emniyet Müdürü Hasan uyar görevinde alınarak yerine Dersim’de Görev yapmış olan Nail Bozkurt atanmıştı. Diğer tarafta ise Milli Eğitim Müdürlüğü’ne MHP’li Fethi Katar getirildi. Çorum valiliğine Rafet Üçelli atandı. 40’a yakın . Sol görüşlü polis memuru başka illere nakledildi. Birçok okul yöneticisi, öğretmen ve memurun yer değişimi yapıldı. Buna karşın ataması olan birçok polis memuru ilişiği kesilmeden görev yapmaya devam etti.

Fakat en ilginç olan ise daha olaylar başlamadan önce ABD’nin Türkiye Büyük Elçiliği’nde görevli Robert Alexander Peck Çorum’da MHP’li il yöneticileriyle, vali ve CHP’li Belediye Başkanı Turhan Kılıçoğlu’yla görüşmüştü.

1980 yılındaki 19 Mayıs Gençlik ve Spor Bayramı kutlama hazırlıkları sırasında kızların kıyafetleri bahane edilerek şu bildiri dağıtıldı:

“Müslüman namusuna sahip çık 19 Mayıs gösterileri adı altında yine namussuzlar azılarımızın İffeti ve hayatına kahpece ve haince saldıracak bir gün geliyor. Yüreklerimiz parçalanıyor içimiz kan akıtılıyor yine Müslüman evladı kan ağlamaya kafir düzen tarafında soyularak en üstte ve kepaze kılıfta teşhir edilecektir. 1000 yıllık mübarek tarihimiz bundan böyle bir leke sürebilirler mi? Kurtuluş Savaşı’nda namusunu Yunan eli kirletmekten ölmeyi tercih eden mübarek ninelerimizin kemikleri sızlamaz mı? Ey Müslüman düşün süngüyle ama karnında çocuk çıkaran zihniyetle bu zihniyetin farkı ne namazını kıl orucunu tut yeter karışan mı var diyen kâfir. Müslüman Sen de düşün düşün ki haddin bilmeyenlere bildirelim hadlerini şu hadisi şerif asla unutma: Haksızlık karşısında susan dilsiz şeytandır. Ne mutlu can ile kan ile mal ile cihat edenlere”
Böyle bir bildirinin dağıtıldığı bir ortam da gerçekleşti Çorum katliamı. Bu katliamın yaşandığı il bir zamanlar medeniyetlerin merkeziydi. İlk yerleşim yeri, ilk devletlerin kurulduğu bir bölgeydi. Kim bilir belki bu kente gelen hiçbir insanımız yaşayacakları bu zulmü önceden hissedememişti. Ancak Çorum’un en önemli özeliği kurulan direniş hattıyla, gerici zihniyetin önünü bir set çekilmesiydi. Gerçekleşen direniş sayesinde bölge de yaşanacak bir çok acının önüne geçildi.

Yazımı tamamlamadan önce katliamın kronolojik akışına bir kez daha şöyle bakalım.

27 Mayıs 1980 günü MHP’li bakanlardan Gün Sazak’ın öldürülmesinin arkasından Çorum’da ırkçılar tarafından karışıklıklar çıkartıldı. Ancak, Maraş olaylarının etkisiyle halkın sokaklara barikatlar kurarak kendilerini savunmaları sonucunda o gün saldırganlar istedikleri sonucu alamadı.

1 Temmuz 1980 Çorum’da ırkçıların yeniden saldırılara başlaması sonucunda yer yer çatışmalar oldu. Kızılbaşlarin ve sol görüşlü yurttaşların evlerine girişilen saldırılar sonucunda 4 kişi hayatını kaybetti. Saldırıların genişlemesinden sonra, 2 Temmuz sabah saat 06.00’da başlamak üzere Çorum’da yeniden sokağa çıkma yasağı ilan edildi.

2-3 Temmuz günleri sokağa çıkma yasağına rağmen, saldırganlar bombalı ve silahlı saldırılarını sürdürdüler. Olaylarda 3 kişi daha öldü ve 5 kişi yaralandı. Bu 3 kişinin 2’si İskilip yolu üzerinde ölü olarak bulunmuştu. Irkçılar çok sayıda işyerini ateşe verdiler. Her yerde arama yapılmasına rağmen, faşistlerin saldırı üssü olarak kullanıldığı mahallelerde güvenlik kuvvetleri hiçbir arama yapmadılar.

Bu arada 2-3 Temmuz günlerinde Çorum’un Alaca ilçesinde de bin kişilik bir grup saldırıya geçerek 50 işyerini tahrip etti ve 8 kişiyi yaraladı. Mecitözü’ndeki olaylarda da Hisarkavak köyünden bir kişi tabancayla vurularak öldürüldü, 3 kişi yaralandı. Hisarkavaklılar ilçeye gelerek protesto gösterilerinde bulundular.

4 Temmuz Cuma günü saldırgan güruh, Çorum’da sokağa çıkma yasağı kaldırıldıktan sonra uzun menzilli silahlar ve bombalarla topyekün bir saldırıya geçtiler; ikinci bir Maraş katliamı yaratmayı amaçladılar. Önceden planladıkları saldırılarla Çorum bir savaş alanı oldu.

Cuma günü olaylar, TRT’nin Milönü Mahallesi’nde bulunan Alaaddin Camisinin bombalandığı ve kurşunlandığı şeklinde yalan haberleri yaymasıyla doruk noktasına çıktı. TRT Çorum muhabiri bu haberi kendisinin yapmadığını söylese de, TRT polis kaynaklı olduğunu söylediği haberde ısrar etti. Aynı anda bütün camilerde benzer propagandalar yapıldı. Camilerden boşalan vatandaşların büyük bir kısmı haberin yalan olduğunu anlayınca faşistlerin peşinden gitmedi. Ancak, “Komünistler camileri yakıp yıkıyor” söylentileri şehirde yoğun bir şekilde işlendi ve bir kısım yurttaş tahrik edildi. Sigortaevleri, Terlemezevler semtlerinde başlayan olaylarda bazı polisler de kalabalık faşist topluluklara öncülük ettiler. Gösteri ve saldırılar daha sonra sol görüşlü kişilerin oturduğu mahallelere yayıldı ve yüzlerce ev çıkarılan yangınlar sonucu hasar gördü. Saldırıların yöneldiği semtlerde, faşistlerle halk arasında yoğun çatışmalar oldu.

Saldırganlar her seferinde barikatların ardındaki halk tarafından püskürtülmesine karşın olaylar sonlandığında korkunç manzara gün ışığına çıkmıştı.

Olaylardan sonra ortaya çıkan tablo ile insanların hafızasında oluşturulmak istedikleri algı kafalara yerleştirilmiştir. Dolayısıyla darbenin yapılabilmesi için tüm koşulları yaratılmıştır. Ülkede özellikle darbeye karşı direnç gösterebileceğini düşündükleri çevrelere karşı yapılan bir katliamdı Çorum.

12 Eylül faşist darbesi ile esas amaçlanan 80 öncesi Türkiye’de gelişen siyasal sosyal ve sınıfsal bilinci bir şekliyle ortadan kaldırılarak yerine kaderci bir anlayışın yerleştirilmesi hedeflenmiştir.

Dolayısıyla yaratılmak isteyen günümüz Türkiye’siydi aslında.

Dünyanın neresinde olursa olsun katliam bir insanlık suçudur.

Saygılarımla…

Continue Reading

Ahmet Güden

Kendisine benzemeyenleri yok eden anlayışın eseri: Madımak Katliamı

AHMET GÜDEN

Published

on

2 Temmuz 1993’te Sivas Madımak otelde hiç unutulmayacak insanlık dışı bir katliam yaşandı. Fakat garip olan bu topraklarda katliam anlayışı tarihler boyu her döneminde mevcut. Yalnız Mezopotamya topraklarında bu denli bir katliam ilk kez yaşanmıştı.

Dolayısıyla insanlar böyle bir katliamın karşısında söyleyebilecekleri tek bir cümle bulmakta zorlanıyor. Doğrusu insanları yakarak öldürmek, yok etmek, dönüp geriye baktığımızda buna benzer bir katliam Hitler Almanya’sında Yahudilere karşı gerçekleştirilmiştir.

O gün Hitler’in Yahudileri fırınlarda diri diri yakarak katletmişti. Yalnız o günden beri Hitler’in uygulamış olduğu bu katliam tarihinin her döneminde lanetlenerek anılmaktadır. Çünkü bu yaşananların hepsinin baktığımızda bir insanlık suçu olduğu açıktır.

Fakat bu yok etme ortada kaldırma kısaca kendisine benzemeyen her türlü felsefeyi anlayışı değiştirip,  kendisine benzetemediği her türlü farklılığı ortadan kaldırmak için her türlü yönteme başvuran anlayış artık kendi yaşamlarında bir kültür haline bürünmüştür.

Çünkü bu anlayış 1000 yıldan bu yana kendisini var etmenin yolu başkalarını yok etmek üzerine vurgulamıştır. Ne yazık ki bu zihniyetin ürettikleri sadece Türkiye’de değil Ortadoğu coğrafyasında hayat bulmuş ve yaşayan bir anlayış haline gelmiştir.

Son yılları değerlendirdiğimizde, Suriye ve Şengal Bölgesi’nde yaşayan Ezidileri karşı sadece bugün değil Osmanlı döneminde ve Osmanlı’da önceki rejimlerde de kendi deyimleri ile “73 Ferman” ile katliam yaşatılmış.

Orada yaşayan Ezidileri kendilerine benzetmek için o felsefe bir şekline ortada kaldırmak yüzyıllardan bu yana her türlü baskı şiddet korku sindirme teslim alma kendilerine benzetmek her dönemde esas alınmıştır.

Fakat dönüp baktığımızda  ise defalarca katliamlara uğramalarına rağmen kendi ilkesel duruşlarında asla taviz vermeden kendi kültürlerini bugüne kadar sürdürmeyi başarmış Ezidiler… Dolayısıyla bu anlayışın tarihine bakınca sadece bugün değil çok uzun yıllara dayanan bir anlayışın, bir felsefenin ürünü olan kendisine benzemeyen yok etme anlayışı çok uzun yıllar önce Mezopotamya’da yaşayan farklı kültürlere farklı inançlara karşı her türlü saldırıyı gerçekleştiren bir anlayıştır.

Son olarak 2014 yılında batılı güçler tarafından üretilip düşmanlaştırılan IŞİD çeteleri tarafından Güney Kürdistan Şengal bölgesinde ve Suriye’de Ezidi Kürtlere karşı gerçekleştirilen katliam da binlerce kişi katledildi. Binlerce kadın çocuk yaşlı rehin alınarak binlerce kadın Arap ülkelerinde köle pazarlarında cariye diye pazarlandı.

Diğer taraftan ise Tıpkı 2 Temmuz 1993 yılında Sivas Madımak Oteli’nde insanların diri diri yakıldığı gibi Irak’ta ve Suriye’de yüzlerce insan dünya gözlerinin önünde diri diri yakıldı. Yine yüzlerce insanın kellesi kılıçlarla kesilerek katledildi.

Dolayısıyla bu yaşananların hepsi artık Ortadoğu’da bir felsefe bir ideoloji dönüşmüş durumda, kısaca artık kültürlerinin bir parçası haline gelmiş diyebiliriz. Hep söylenmiş tarih tekerrürden ibarettir. Fakat sanki tarihi tekerrür sadece Ezidiler de, Aleviler de ve diğer ezilen toplumlarda tekerrür etmekte.

Dolayısıyla tarihin tekkerrür etmesi ile ünlü olan Mezopotamya’da kadın haklarından olan Ezidilerin bugünlerde yaşadıkları son 100 yıllık süreç içerisinde yaşadıkları ile birlikte düşünüldüğün de tarihi bu özelliği sık sık akla geliyor. Ezidilerin neredeyse tamamı sadece 100 yıl önce kadar Osmanlı İmparatorluğu sınırları içerisinde yaşıyordu. Bugün ise ara Suriye, Rusya, Gürcistan, Ermenistan ve Almanya’da yaşamak zorunda kalmışlardır.

Mezopotamya’nın kadim inançlarından olan Kızılbaşlar da asırlardan beri her rejim tarafından birçok kere katliamları uğratılmış. Her seferinde yüzlerce binlerce insan katledilmiş. Kısaca Kızılbaşlar da yine defalarca kıyımlar, soykırımlar, zindanlar, sürgünler, asimilasyon ve her türlü saldırıya maruz kalmışlardır. Kürt Kızılbaşlar ise yukarıda sıraladığımız bu olguların 1000 misli yaşanmış ve hala bugün yaşamaktadır.

Diğer taraftan ise bütün bunların birlikte bu yolun rehberleri zerre kadar ödün vermeden hümanist ve doğa insan eksenli bu kadim inançlarını 21. yüzyıla kadar ödün vermeden taşımayı başarmışlardır.

Yukarıda da bahsettiğim gibi Kızılbaşlar tarihten bu yana defalarca katliamı uğramış her katliamda yüzlerce insan katledilmiştir. Fakat 26 yıl önce 2 Temmuz 1993 tarihinde Sivas’ta gerçekleşen ve Pir Sultan Abdal Kültür Derneği tarafından organize edilmiş olan Pir Sultan Abdal şenlikleri sırasında Madımak Oteli’nin yakılması ve çoğunu Kızılbaş 33 yazar Ozan düşünür ile 2 Otel çalışanı yanarak hayatlarını kaybetmesi ile sonuçlanan olaylar Madımak katliamında dışarıda toplanan göstericiler de 2 kişi de hayatını kaybetmiştir.

Pir Sultan Abdal şenlikleri kapsamında aralarında Aziz Nesin’in de bulunduğu pek çok sanatçı ve fikir insanı dönemin Sivas Valisi Ahmet bilginin özel davetlisi olarak bu kente geldiler. Fakat bu etkinliklere tahammül edemeyen bazı yobaz kesimler 2 Temmuz günü Cuma namazı ardından etkinliklerin yapıldığı Kültür Merkezi’nin önünde bir yürüyüş başlattı.

O yürütüşte “Sivas laiklere mezar olacak” atılan sloganlardan biriydi. Saldırgan grup bir kısmı yeni dikilen halk ozanlarının heykellerini yıkıp yerde sürüklerken bir kısmı Valilik Önünde Ahmet Kara bilgini protesto etti. Valinin katliam sonrası İçişleri Bakanlığı’na gönderdiği rapora göre saldırganlar sayısı her saat artıyordu yine aynı rapora göre akşam saat 18 00’de Madımak Oteli’nin önünde o ana kadar hiç bir aşamada dağılmamış 15000 kişi vardı.

Otel önündeki araçlar ve sürüklenen heykel ateşe verildi. Otelin camları kırıldı yaklaşık 2 saat sonra Otel ateşe verildi. Saldırgan kalabalık sloganlarını devam etti. Madımak Oteli’nin önünde çekim yapan İhlas Haber Ajansı’nın görüntülerinde otelin etrafını kuşatanların sloganları yanında sözleri de duyuluyordu. Biri otelin 1. katına çıkan saldırgana yakın diye seslenerek bir diğeri Alev’in görünmesiyle “Cehennemin Ateşi” işte diye sesleniyordu. Kente davet edilen takviye güçler ise zamanında gelmedi. Orada ki kolluk güçleri de adeta saldırganların etrafını çembere alarak, orada tutulmak isteniyordu. Dikkatli bir şekilde izlendiğinde hiçbir kolluk gücünün bırakın müdahalesini orada toplanın insanların bir şekilde dağılması için herhangi bir çaba gösterilmedi. Saatlerce süren saldırı sonunda bilanço 35 kişinin yanarak can vermesini neden oldu. Biz bir kere daha insanlara katliamı reva gören anlayışları lanetliyoruz.

O gün iktidardakilerin tepkileri ne olmuştu dönüp bir de bunlara bakalım.

 

Turgut Özal’ın ölümünden sonra cumhurbaşkanı seçilen Süleyman Demirel’in yerine DYP Genel Başkanı seçilen ve başbakan olan Tansu Çiller görevi devre alalı henüz bir hafta olmuştu. Çiller’in Madımak Oteli’nde yaşananların ardından söylediği sözler tartışma yaratacak düzeydeydi: Çok şükür otel dışında halkımız bir zarar görmedi diyordu.

Diğer tarafta ise dönemin Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel ise olayın münferit olduğunu ve Kızılbaş Sünni çatışması dönüşmemiş olmamasının vurguluyordu.           Olay Münferittir ağır tahrik var bu tarih sonucu halk galeyana gelmiş güvenlik kuvvetleri ellerinden geleni yapmışlardır . Karşılıklı gruplar arasında çatışma yoktur. Bir otelin yakılmasından dolayı can kaybı var.” diyor Demirel.

Dönemin İçişleri Bakanı Mehmet Gazioğlu ise Aziz Nesin’in Hedef gösterdi. Aziz Nesin halkın inançlarına karşı bilinen tarihleriyle halk galeyana gelip tepki göstermiştir diyordu. İşte burada ortaya çıkan durum ise ülkeyi yönetenler bile o gün bu katliamı gerçekleştirenleri aklamak için büyük bir çaba içerisinde girmişlerdir.

Bu katliam üzerinde çok şey yazıldı ve çok şey konuşuldu. Eskilerin deyimi ile bir atasözü var hafızayı beşer nisyan ile malüldür. Yani insanlar unutkandır. Unutkanlık bir insanlık halidir velakin bu söz doğrudur. Fakat 26 yıl önce Sivas’ta yapılan Bu katliamın ardında bugüne kadar buna benzer birçok zulüm yaşandı.

Gazi Mahallesi’nde onlarca insanın katledilmesi… Ardından Gezi’de linç edilerek katledilen insanlar Ve yüzlerce katliam da en son ülkemizde ve coğrafyamızda binlerce insan katledildi.

2015 yılında surda Cizre’de, Mardin Nusaybin’de bodrumlarda diri diri yakılarak katledilen insanlar adeta devlet gücü ile bırakın mahalleleri şehirler yerle bir edildi. Cesetler moloz çöplüklerine atıldı. İnsanların kendi özel eşyalarını almalarına fırsat bile verilmeden göç ettirildi. Binlerce aile sokaklarda kalmak zorunda bırakıldı.

Diğer taraftan ise bunlara katledilen Taybet ananın cesedi günlerce sokak ortasında kaldı. Saatlerce yaralı halde orada yatan annesiyle birkaç metre uzaklıkta olan çocuklarının annelerini almarlarına fırsat verilmedi. Günlerce kediler, köpekler yemesin diye uzakta nöbet tutuldu.

Yine vurularak katledilen bir çocuğu cenazesi yani Cemile kokmasın diye Ailesi tarafından günlerce buzdolabında bekletildi. İşte oturup dinlenmesi gereken hususlardan birisi de budur. Uluslararası savaş hukukunda bile cenazelerin kaldırılmasına izin verilir.  Fakat bizim bu coğrafyada bazen bir mezar taşı bile çok görülür. İşte ne yazık ki bu anlayış ne yazık ki halen bu topraklarda hakimiyetini sürdürmeye devam ediyor.

Dolayısıyla o gün Sivas’ta yer alan birçok insan bugün iktidarda olan AKP’nin üst düzey yöneticileri durumundalar.

Fakat o gün olan bitenleri başka bir pencerede anlamak için ve bu süreçte yaşananlar bu katliamın örtbas etmek bir şekilde bu suçu işleyenlerin aklamak için bazı çevrelerin yoğun bir çaba içerisinde girdiğini rahatlıkla görebiliriz. Bu yapılanların bir anlayışın ürünü değil mi bir tarih sonucu olduğu algısını toplumun hafızasına yerleştirebilmek için yazılıp çizilen ve bazı çevrelerin sözlerine kısa bir göz atmakta fayda var.

*2 Temmuz kanlı katliamı ile günümüze aktarılan bazı kişi ve çevreleri yazdıklarını sadece bir bölümüne kısa bakmakta fayda var Sivas’ta yayın yapan Hakikat Gazetesi sıcağı sıcağına şunları dile getirmekteydi. “Pir Sultan Abdal şenlikleri dinsizlik propagandası yapmak için mi organize edildi. Eğer böyle bir plan var ise Şimdiden söyleyelim biz Müslüman mahallede salyangoz sattırmayız dil aleyhine yapılacak propagandaları asla müsaade etmeyiz yüzde 99’u Müslüman olan bir ülkede yaşadığınız unutmayın hakikat Sivas 2 Temmuz 1993”

*Bu olay Kızılbaş Sünni Müslüman çatışması değil 150 kişilik hidrolojik kökenli bir grubun örgütlü işidir islamcılara mal edilmesi üzücüdür Abdurrahman Dilipak Milliyet 6 Temmuz 1993

*Ecdadının sesi ile konuşan ve her fırsatta batının Kızılbaş değerlerine saldırmayı kendisine bir görev bilenlerden birisi şu Kindar düşman cıların açıkça dile getirmektedir. Pir Sultan Abdal muavenet inatçı bir Türk ve Osmanlı düşmanı işi gücü amanında İran ve Osmanlı Devleti arasındaki ihtilafı körüklemek ve Anadolu halkının tahrik etmek onu kalkıyor. Halk ozanı mutasavvif Şair diye gösterip adına şenlikler düzenliyorlar. Ayhan songar Türkiye 6 Temmuz 1993

*Türk-islam sentez cinsi kızılbaşlar içerisinde yaratılan Kınalı tekniklerin yakın arkadaşı ve şimdileri de Perinçek’in ulusal kanalında birilerini akılveren Sebahattin Önkibar ise o dönemde yine Perinçek’in aydınlık Gazetesi’nde yazan Aziz Nesin hedefe koyarak Sivas olaylarının müsebbibi Pir Sultan Abdal’ı anma adı altında tarih kıtalarına bölgeye girmesine izin veren yetkililer ile Facebook Mukaddes kitabımıza dil uzaktan yazar Aziz Nesin dir..

Sebahattin Önkibar Türkiye 4 Temmuz 1993

*Erdoğan’ın dünürü, Berat Albayrak’ın babası Sadık Albayrak ise Kızılbaş, Batıni Alevilere karşı olan kinini şu çümlelerle dışa vuruyordu: “Böyle giderse, bunlar Sıvas’lıyı on mislisi ile İstanbul’da karşılarında göreceklerdir. Bu Ahllahsız ve dinsiz kişiler, böyle giderse Hz. Ali’nin Zülfikar’ını (keskin kılıcını) karşılarında bulacaklardır“ Sadık Albayrak, Milli gazete 6 Temmuz 1993).

*Sözde şair sıfatı olan biriside şu serzenişte bulunuyordu: “…Giderek, olayların, Türkiye’de yaşayan insanları şöyle bir tercih karşısında bırakma ihtimali kuvvet kazanıyor: Ya müslüman Türkiye, ya hiç!“ (İsmet Özel, Milli gazete, 6 Temmuz 1993)

*Her dönemin en sadık bağlısı Türk-islam sentezcilerin çömezi, özgür Kürt düşmanı Metiner’in kaleminde şu dizeler damlıyordu: “Türkiye’yi krize sürüklemek isteyen birtakım karanlık güçlerin varlığını hepimiz biliyoruz. Somutlarsak, bunu radikal İslamcılara da yaptırmış olabilirler., bozkurt işareti yapan ülkücü tandanslı kişilere de yaptırmış olabilirler. (…) Sıvas olayları bu açıdan bir provokasyondur!“ (Mehmet Metiner, EP, 11-18 Temmuz 1993).

*Türkiye Cumhurriyeti devletinin günümüzdeki “paralel devlet“ sıfatıyla anılan Gülen kadroları, kendi ortak düşüncelerini şöyle neşrediyorlardı: “Bunlar Kemaliye olayları için kıllarını kıpırdatmıyorlar, ama Sıvas olayları için dünyayı ayağa kaldırmaya çalışıyorlar“ (Mustafa Özcan, Zaman Gazetesi, 13 Temmuz 1993).

*“İslam dini kesinlikle laiklikle bağdaşmayan çatışmaya düşen bir dindir.Bir Müslümanın laik olması olanaksızdır. Müslüman’sa laik değildir. Laik’se Müslüman değildir“ (Süleyman Ünal, Zaman, 9 Temmuz 1993..

Burada sözlerime son verirken yorumsuz bir şekilde o gün Sivas’ta yaşananların bazı kişilerin ve gazetecilerin nasıl bu olayların üstünü örtbas ederiz çabası içerisinde oldukları aşikardır.

Sözlerime son verirken bir kez daha dünyanın neresinde olursa olsun katliamı insanların reva gören anlayışları şiddetle nefretle kınıyorum. Çünkü nerede ve ne şartlarda olursa olsun katliam bir insanlık suçudur. Dolayısıyla bu suçu işleyen anlayışları mahkum etmek, ben insanım diyen herkesin görevidir.

Saygılarımla

Continue Reading

Ahmet Güden

İstanbul’da belediye başkanlığını kazanamayan son Başbakan

AHMET GÜDEN

Published

on

31 Mart yerel seçimleri yapıldı. Fakat 31 Mart yerel seçimlerin ötesinde bir durum oluşturduğunu daha önceki yazımda belirtmiştim.

İstanbul iktidarın olmazsa olmazıdır. Çünkü Erdoğan’ın iktidar yolunun başı olan İstanbul aynı zamanda ekonomisinin de başkenti. İstanbul’un iktidar tarafından kaybedilmesi halinde o iktidarın ayakta kalma olasılığı her geçen gün tartışılır hale gelecektir. İşte bundan olsa gerek ki AKP-MHP bloğu seçim sürecinde ve sandıkların açılmaya başlaması ile birlikte medya üzerinde psikolojik üstünlüğü elde etmek için her türlü çabayı gösterdi. AKP-MHP iktidar bloğunun adayı Binali Yıldırım bir kaç saat içerisinde sayılan oylarla başkanlığını ilan ettikten sonra geriye kalan sandıkların tamamının açılıp sayılması bir aya yakın bir süre devam etti. Bu durum kafalarda ki soru işaretlerini artırdı.

Cumhur ittifakının MHP kanadı ısrarla beka sorunu söyleminde bulunarak çatışmalı bir ortamın oluşturma çabası içerisinde olduğu görülüyor.
Fakat buna karşın AKP’nin seçimde almış olduğu yenilginin stratejik bir yenilgiye dönüşme kaygısının içerisinde olduğu ve bundan dolayı ciddi bir telaşla adeta ne yapacağını belli olmayan bir duruma büründüğü açıkça ortada. Dolayısıyla burada AKP’nin en çok rahatsız olduğu konu ise inisiyatif kaybı. İktidarın gücünün nasıl koruyacağı konusunda kendi içinde oldukça karmaşık bir süreç olduğu, doğal veya mutlak Lider Tayyip Erdoğan’ın alacağı kararın geçmişte olduğu gibi ne kadar olumlu olacağının dair AKP’li bazı çevreler tarafından sorgulandığı görülüyor.

AKP İstanbul’un ki iktidarın ayakta kalması açısından ne kadar büyük bir öneme sahip olduğunu da göstermiş olduğu adayla aslında ortaya koymuş durumdaydı.
Dolaysıyla AKP-MHP iktidar bloğu seçim öncesi yapmış oldukları araştırmalar sonucu kendilerini de rahatsız etmiş olacak ki özellikle İstanbul mutlak kazanmak için kendince etkili bir ismin olması gerektiğini düşünmüşler.
Bu ülkede Başbakanlık yapmış ülke ve dünya kamuoyu tarafından tanınan ve Başbakanları, ardından Türkiye Büyük Millet Meclisi başkanlığı yaptığı bir süreçte İstanbul’da aday olarak gösterilmesi bu seçimin AKP-MHP blogu için ne kadar kritik olduğunu da gözler önüne seriyor. Şayet kendileri de bu seçimin kolay alınabileceğini düşünmüş olacaklar ki Başbakanlık yapmış olan bir kişinin bu noktaya getirmelerini düşüneceklerini de sanmıyorum.

Fakat her şeye rağmen AKP – MHP iktidar bloğu halkın hür iradesi ile seçmiş olduğu belediye başkan seçimlerini kabul etmeyerek, Yüksek Seçim Kurulu (YSK) ciddi bir baskıyla karşı karşıya kalması sonucu İstanbul’da seçimleri iptal etti. YSK, AKP-MHP iktidar bloğu tarafından ileri sürülen gerekçelerin ciddiye alınabilir bir hukuki dayanağının olmadığını biliyor. Ancak, iktidarın çok yönlü baskısı objektif karar vermesini engelleyerek YSK, çok yönlü hesaplar yaparak karar vermek zorunda kaldı.
Çünkü YSK’nın alacağı karar Türkiye’nin önümüzdeki en azından 5 yılının politik kaderini belirleyeceği gibi ekonomik ve politik krizi de ciddi oranda etkileyecek bir faktör olacaktır. Bundan dolayı iktidarın yoğun baskısı ile Türkiye’nin geleceği arasında sıkışan YSK’nin karar vermesindeki gecikmenin esas nedeni kendilerinin de doğru bulmadıkları fakat kendilerinin üzerinde oluşturulan baskılar sonucu vermek zorunda kaldıkları karardır.

23 Haziranda yapılacak olan İstanbul belediye başkanı seçimini AKP’nin kazanması durumunda AKP açısından da kısa vadeli bir sonuç doğurabilir. Öncelik olarak AKP içerisinde kısmen de olsa çalkantılı durumu geçici bir süre sakinleşebilir. Bu da Erdoğan’ın liderlik pozisyon pekiştirilmesi devamı için iyi bir propaganda malzemesi ne dönüştürülerek kullanabilirler. Bu da Erdoğan açısından son derece önemlidir.
Öyle bir durumda Ayrıca Erdoğan AKP içerisindeki Parti teşkilatlarında kabine değişikliğinde tutunda birçok değişiklik için daha hızlı hareket etmesi için elinde rahatlatmış olacaktır.

Zayıf da olsa içeri de var olan muhaliflerin etkisizleştirilmesi için son derece önemli olan ise bugün film AKP içerisinde aktif olmayan ve daha önce de AKP’nin birçok kademesinde görev alan hatta Başbakanlık yapan çevrelerinde politik alanını daraltma açısından önemli olacaktır.

Diğer taraftan ise İstanbulun tekrardan alınması, ne Erdoğan şahsında iktidar bloğunun gücünü arttırır ne ekonomik sorunlara çözüm bulabilir ne de uluslararası alanda kabul görür.
Bu bakımdan İstanbul iktidarı kurtarmanın bir aracı olarak görülse de erken genel seçimler zorunlu olarak gündeme gelme olasılığı Bir hayli yüksektir. Böylesi bir durumda Kemal Kılıçdaroğlu’nun yeni bir kurultayla yerini Ekrem İmamoğlu’na bırakması sürpriz olmaz. Böylelikle ülke genelinde siyaset yapan bir lider olarak Erdoğan’ın karşısına cumhurbaşkanı adayı olarak çıkmasının olanakları çok daha fazla artacak gibi görüldüğünü dile getirmek bugünden erken olmayacak diye düşünmemek gerekir.

23 Haziranda apılacak olan İstanbul belediye başkanlık seçimi İmamoğlu ikinci kez kazanırsa. Politik dengeler, toplumsal eğilim, ekonomik kriz, uluslararası güçlerin eğilimi bu süreci oldukça etkiyecektir buna bir Örnek vermek gerekirse YSK. 6 Mayıs günü Türkiye sermayesinde önemli bir yere sahip olan koç ailesinin imamoğlunu ziyaret etmesi önemliydi Bu da AKP MHP bloğuna ve Yüksek Seçim Kurulu’na bir çağrıyı da aslında biz Bu seçimin alibinin İmamoğlu olduğunu çağrısıyla aslında fakat İstanbullu seçmenin İmamoğlu’nun kazandığına dair yüksek inancının, seçimlerin tekrarlanması halinde İmamoğlu’nun oylarını yüzde 50’nin üzerine çıkartma olasılığı çok daha yüksek görünüyor.

Buna dair uluslararası ilişkilerde İmamoğlu’na artan destek gibi birkaç neden sıralamak mümkün.
Öncelikli olarak hem ABD hem de AB kurumları, seçim sonuçlarına saygı gösterilmesi konusunda iktidarı çok açık olarak uyardılar. Yani İstanbul’daki seçim sonuçlarının kabul edilmesi gerektiğine dikkat çektiler:

Başta Almanya eski Cumhurbaşkanı ve Kanada’nın İstanbul Başkonsolosu Ulric gibi çok sayıda yabancı diplomatın İstanbul Büyükşehir Belediyesi Başkanı İmamoğlu’nu ziyaret etmeleri, esasen seçimin İmamoğlu tarafından kazanıldığı, bunun korunması veya iktidarın baskısıyla iptal edilmemesi gerektiği cevap niteliğindeydi.

Daha doğrusu İmamoğlu’nun İstanbul’un seçimle gelmiş ve kazanmış meşru belediye başkanı olduğunun uluslararası alanda tescil ve kabulü anlamına geliyor. Uluslararası ilişkiler alanında İmamoğlu’na verilen destek aynı zamanda Türkiye’de halen zayıf da olsa demokratikleşme sürecine dair umutların varlığı bakımından önemsenmektedir.
Dolayısıyla Seçimleri kazanmış olan İmamoğlu’nun belediye başkanlığının aslında ‘zorla’ elinde alınması seçimlerin yenilenmesi kararı çok açıktır ki politik belirsizliği daha da derinleştirecek. Dolayısıyla bu süreçte ekonomik kriz çok daha fazla hissedilir. Duruma geldiğini bu son günlerde dövizin 6,20 TL’nin üzerini bulmasıyla ekonomi üzerindeki etkisinde ortaya koymuş.
İmamoğlu’nun ikinci kez kazanması ülke içi politik ilişkilerin yeniden dizaynı sürecini başlatır.

Birincisi, seçimleri kazanması nedeniyle muhalefetin özgüveni en yüksek düzeye çıkmış durumda. Yıllardır hakim olan, “kazansak da iktidar hileyle elimizden alınıyor” algısı kırıldı. AKP’nin devletin bütün olanaklarını kullanmasına rağmen, muhalefetin kazanabileceği inancı arttı. CHP’nin Ankara merkez yönetimine ve İstanbul örgütüne güven pekişti.

Özellikle yapılan itirazlar karşısında ortaya konulan kararlı tutum güvenin artmasında önemli bir faktör oldu. Fakat İstanbul seçimi CHP ve İYİ Parti seçmeninin bu ayda tatile gideceği hesaplanarak muhalefet için olumsuz bir sonuç yaratacağı düşünülüyor. Geleneksel AKP tabanının tatil gibi alışkanlıklarının olmaması nedeniyle haziran ayin da yapılacak olan seçimde ciddi bir etki yapacağı ve kazanma şansını arttıracağı hesaplanıyor.
Bu mümkün mü acaba CHP-İYİ Parti merkezli seçmen kitlesi tatile gitse dahi yüzde 95’in üzerindeki bir kesim Türkiye’nin neresinde olursa olsun gelir oyunu kullanır. Çünkü İmamoğlu ile bir güven sağlandı, kazanma inancı arttı.
Bunu yakalamışken bir kez daha kaybetmek istemeyecekleri gibi oy kullanmamış olanlar da kazanma duygusu ve artan öz güvenle sandık başına gideceklerdir.
Üçüncüsü, İmamoğlu’nun bu seçimleri kazandığı algısı sadece muhalefet seçmenine değil aynı zamanda iktidar adayına oy veren seçmenin önemli bir kesimine de hâkim. Yapılan anketlerde İstanbullu seçmenin yüzde 61’i seçimin yenilenmesine karşı çıkıyor. 31 Mart’ta iktidar adayına oy vermiş seçmenlerin yaklaşık yüzde 18’i İstanbul’daki ikinci bir seçimde oyunun rengini değiştireceğini yani İmamoğlu’na vereceğini belirtiyor.

Çünkü , seçimi İmamoğlu’nun kazandığı halde belediye başkanlığının zorla elinden alınmasının oluşturacağı ‘mağduriyet’ algısı daha da ön plana çıkacaktır.

Dördüncüsü, İmamoğlu’nun İBB Meclis oturumlarını canlı yayımlanması ve ülke genelinde yayın yapan TV’lerin reyting oranlarını geride bırakacak şekilde yarattığı ilgi, İmamoğlu’nun etki alanını arttırıyor. Meclis çoğunluğu AKP-MHP’de olmasına rağmen oturumların canlı yayımlanması özellikle AKP’lilerin hareket alanını sınırlamaktadır.
Beşincisi, İmamoğlu’nun ikinci kez kazanması MHP-AKP iktidar bloğunun açık bir yenilgisi olacaktır. Böylesi bir durumda en kısa sürede erken genel seçim tarihi belirlenecektir. AKP’nin, erken genel seçim kararını almasının önemli nedenlerinden biri de İmamoğlu’nun Erdoğan karşısına rakip olarak çıkmasını engellemektir.

Altıncısı, Bahçeli’nin MHP’nin oy oranını 18,8 olduğunu iddia etmesi tersten AKP’nin oyunun yüzde 30-35 civarında olduğu belirtmesidir. Bu mesaj esasen AKP’yi tehdit etmektir. Bahçeli’nin İstanbul’da büyükşehir için adayları olmadığı halde seçimlerin iptalini istemesi, aslında AKP’yi erken genel seçimlere zorlamaktır. Böylesi bir durumda MHP, AKP üzerindeki politik baskısını artıracak ve olası bir erken genel seçime tekrardan “Cumhur İttifakı” olarak girerlerse, AKP’den en az 120 milletvekili isteyecektir.

Yedincisi, olası bir erken genel seçimde Erdoğan’ın etki alanının hızla zayıflaması ve AKP’nin bölünme olasılığı dikkate alınarak Bahçeli, yeni bir cumhurbaşkanı adayını ileri sürebilir.
Sonuç: Erdoğan’ın hesap hatası
Cumhurbaşkanı Erdoğan ve yakınındaki dar bir kadro, 7 Haziran 2015 Genel Seçimi’nin sonuçlarını kabullenmeyip 1 Kasım 2015 tarihinde düzenlenen erken seçimlerin kazanılmasına benzer bir sonucu İstanbul seçimlerini tekrarlayarak elde edebileceğini düşünüyor. İktidar bloğunun hesaplayamadığı şey, 2015 yılındaki Türkiye’nin iç politik dengeleriyle bugünkü politik konjonktürün aynı olmadığıdır.

HDP’li seçmenin AKP destekleyeceği yalanları iptal kararının verildiği günden beri ortaya atılmış durumda. Bu yalanların CHP’li bazı çevreler tarafından yayılması ise başka bir tartışma konusu. Biz gördük ki HDP seçmeni isterse sayın Demirtaş’ın dediği gibi bağrına taş basıp oyunu bazen hiçte istemedikleri partilere oy veriyorlar. 23 Haziran’da gerçekleşecek seçim de bunun dışında bir gelişme olmayacaktır. HDP yine 7 Haziran’dan bu yana olduğu gibi kilit parti olma özelliği sürdürüp, iktidar güçlerinin kaybetmesini sağlayacaktır.
Saygılarımla…

Continue Reading
Advertisement

HAFTANIN EN ÇOK OKUNANLARI