Connect with us

.

İrfan Dayıoğlu

İnancımızda 12 İmam kültü

İRFAN DAYIOĞLU

Published

on

Son dönemlerde yapılan Alevilik tartışmalarında en önemli kıstaslardan birisi olarak ortaya çıkan dışardan empoze edilmiş de olsa inancımıza yerleşmiş bulunan 12 İmam kültünü açıklamaya geçmeden önce Alevilik hakkında kısa bazı tanımlamalar yaparak okuyucunun dikkatini çekmek istiyoruz. Biliniyor, Aleviliği nasıl tanımlarsa tanımlasınlar Alevilerin ezici çoğunluğu Alevilerin kendine özgü, başka hiç bir inançta bulunmayan dini ritüelleri olduğunu kabul ederler. Vardan geldiklerine, Hakkı insanda gördüklerine inanırlar. Ne kula kulluğu ne de bizi var edene kulluğu kabul etmezler.

Bütün bunlara karşın kal-ü beladan bu yana var olduklarını söyleyen bazı yazarlarımız sıra halkın önünde konuşmaya gelince gerçeği değil, isteneni konuşup pirim yapmaya çalışıyorlar. Örneğin bazıları Aleviliği arş-ı alada yapılan Kırklar Cemi ile başlatıyorlar. Bazıları insanlığın doğuşundan bu yana, bazıları Kerbeladan başlatıyor. Bazıları Ali yandaşlığı yani Şialık olarak görüyorlar. Bazıları ise doğa inancı diyorlar bu inanca. Ortak bir tanımda buluşulamadığı için, hepimiz “yol bir sürek binbir” diyerek işin içinden sıyrılıyoruz. Pirlerimizden öğrendiğimize göre yakın akrabalar Müsahip olamazlar. Ancak her ne hikmetse Muhammed damadı Ali ile Müsahip oluyor.

Bana ve birçok yazarımıza gore Alevilik Semavi bir inanç değil, insan ve doğa merkezli bir yeryüzü inancıdır.

Herkes Aleviliği bir yerlerinden çekiştirerek götürüp sisteme ve dolayısıyla sistemin egemen inancı İslama entegre etmeye çalışıyor. Son 25 yılda katıldığım Alevi örgütlenmesi çalışmalarında Hacı Bektaş Müzesini serçeşmemiz olarak adlandıran, bu serçeşmelik oyununa balıklama atlayan Alevi okumuşları, şairleri, zakirleri tanıdım. Bunlar bir yandan Bektaşi Tekkesine serçeşme diyorlar, tarih boyunca Alevi ve Kürt katliamına imza atan, Bir Ocakzade olan Hacem Bektaş-ı Veli ile alakaları olmayan, görevleri kolonyalist Osmanlı ve TC’ye hizmet olarak belirlenmiş olan bir tarikatı Serçeşme olarak göklere çıkarıyorlar. Ardından da Kürt halkı ile Alevilerin birleşmesi, ortak mücadele etmesi gerektiğini söylüyorlar. Tam bir riya ve ikiyüzlülük örneği. Bu düşüncenin sahipleri ne yazık ki hala aramızda itibar görüyorlar, saflarımızda barınabiliyorlar.

Okuduğum kitaplar beni şu sonuçlara götürdü: Alevi-Bektaşi deyiminin bilinçli bir tercih olduğunu ve esas amacın da Ocaklara, Hakikatçi Pirlere, ziyaretlere inanan, doğayı kutsayan Naci ve Naciye yolundan gelenlerin asimile edilerek, Bektaşilik aracılığıyla götürülüp İslam’a eklemlenmesi ve bu yöntem ve yolla da Rea Heq Aleviliğinin yok edilmesidir.

Biliniyor “Adem ile Havva yaratıldı… Naci ile Naciye doğdu… biri Kudret Kandili’nden emirsiz, diğeri Kubbei Rahman’dan emirle geldi.” (Sırrı Öztürk Alevilerin Büyük Sırrı sayfa 210) Alevik hakkında oluşmuş ortak görüş şu aslında; “Aleviler yok”a inanmazlar. “var”a inanırlar. La mekân yoktur. Her şey vardır. Bilinmeze değil bilinene inanır. Hak gerçektir.” (age sayfa 241)

Bu gerçeği kabul eden bir inancın mensupları, nasıl olur da bunun tam karşıtı ya da inkarı olan bilinmeze inanan, mekânsız ve sıfatsız bir tanrıya inanan, insanı kullaştıran ve tek uğraşı olarak, bilinmeyen ve dolayısıyla ispatı olmayan bir cennete gitmek, ahiret denilen bilinmeze varmak için ibadet edenlerle kendilerini buluşturabilirler, anlamak olanaklı değil.

Bunun tek izahı var süreç içinde egemen olan inançlar özellikle de İslam, Alevileri asimile edebilmek için birçok yola ve yönteme başvurmuş ve bir yere kadar da başarılı olmuştur. Bölgenin yasaklı ve kadim inancı olan Alevilik Selçuklulardan, Osmanlılardan bu yana büyük müdahalelere uğramış görünüyor. Bir dönem Emevi-Abbasi müdahalesi, bir dönem Selçuklu ve ardından Osmanlı ve Safevi müdahaleleriyle yoldan çıkarılmaya çalışılan Alevilik, zaman zaman da fiziki yok etme müdahalelerine uğramıştır. Tüm bunlara karşın yol bugünlere kadar sürdürülmüştür. Yine okuyarak gördüm ki; en büyük müdahalelerden birisi de 12 Eylül 1980 faşist askeri darbesi ile yapılmış ve bugün hala sürmektedir.

Alevilik üzerine yüzlerce kitap yine bu süreçte çıkmış, çıkan kitapların ezici çoğunluğu Aleviliği Türklüğe eklemleme, İslam’a eklemleme ve giderek eritip yok etme amaçlıdır. Önce Şamanizm vurgusu üzerinden Türklüğe bağlanmaya çalışıldı. Ardından bazılarınca 12 İmamlar üzerinden Şialığa bağlanmaya çalışıldı. Şimdi de Alevilik sadece farklı bir İslami yorum biçimi denilerek yok sayılmaktadır. Alevilerin ibadet yerleri kabul görmemektedir. Çünkü İslam’ın tek ibadet yeri Cami veya Mescittir denilmektedir.

Kendini aydın, araştırmacı, yazar, gazeteci olarak gören Alevi canlar inancımız üzerinde yüzyıllardır oynanan oyunları görmek için iğne ile kuyu kazarcasına çalışmalıdırlar. Oyun büyük. Düzgün Baba’ya, Munzur Suyuna, ağaçlara, ziyaretlere yani özcesi doğaya değer veren, onlara kutsallık atfeden, duyduğuna değil, gördüğüne inanan, cennet ve cehennemin varlığına inanmayan, insan ve doğa merkezli, sevgi inancı olan Alevilik yok edilerek karşıtına dönüştürülmek istenmektedir. Bu oyunu bozmanın biricik yolu hakikatimizi savunmaktan geçiyor.

Biz aydınlara düşen ana görev yoldan çıkarılmaya çalışılan inancımızı gerçeğimizle buluşturmak ve öze dönüşü gerçekleştirmektir. Elbette bunu yaparken Alevi ana-atalarımızın kutsallık atfederek, batıni anlamlar yükleyerek inancımıza adapte ettiği değerleri de kendi değerlerimiz olarak kabul etmeliyiz. Önemli olan özün kaybedilmemesidir.

Yine öze dönüş derken, asla mühendisliğe soyunmadan, hakikatimizi olduğu gibi kabul ederek, Tanrısal anlamlar yüklediğimiz Ali kültünü, Hüseyni direnişçiliği de kabul ederek yolu sürdürmek gerektiğine inananlardanım. Ancak bu yolun başta Şia’lık olmak üzere İslam’ın hiçbir mezhebi ile alakasının olmadığını da asla akıldan çıkarmayarak.

Sözün özü tüm okumalarımdan çıkardığım sonuç şudur. Bu inancımızı büyük soykırımlara, inkara ve imhaya rağmen bugünlere taşıyan Pirlerimize, ocaklarımıza, hakikat arayışçılarımıza hakkını teslim ederek, Aleviliğe yapılan büyük dış müdahaleleri de unutmayarak, ancak bu süreç içinde içselleştirilmiş gerçekleri de bilince çıkarıp kabul ederek, ancak yolu bozan unsurları da temizleyerek öze dönüşü sağlayabiliriz.Alevilik insanı hak (tanrı) bilmektir diyor Ali yıldırım “Alevilik Kitabı ” adlı eserinde ve devam ediyor;

“Alevilik Doğal din vahiye dayanmayan, üstün bir güç tarafından ilkeleri konulup çerçevesi çizilmeyen, üstün bir güç ile insan arasında, bir aracıya ihtiyaç duymayan, bir inanç sistemidir…  Alevilikte, cennet, cehennem yani ahret inancı söz konusu değildir… Alevilik bir sır dini, inancıdır.Alevilik’in, doğayı, evreni, insanı kutsayan yolu, vahiy dinleri nazarında büyük bir suçtur…”

Gelelim 12 İmam soyundan gelme ve Seyidlik ve Şeriflik meselesine Beşikçi’nin aktarımı ile “Osmanlı İmparatorluğu döneminde Nakibuleşraf diye anılan bir kurum vardır. Bu kurum, Peygamber Muhammed’in soyundan gelenlerle ilgilenen, onlara bu soyluluğu gösteren unvanlar veren bir kurumdur. İmam Hüseyin’den gelenlere seyid, İmam Hasan’dan gelenlere şerif denmektedir. Bu kurum bazı Müslüman Kürdlere de Alevi Kürdlere de Seyid unvanı vermiştir. Halid-bin Velid’e, Musa Kazım’a hatta Peygambere bağlayan şecereler vardır. Bu şecerelerin hepsi sahtedir. Alevileri seyidlik kurumuyla İslam’a bağlamak amaçlanmıştır. Şecere düzenlenmesinde politik çıkarların dışında ekonomik çıkarlar da söz konusudur. Nakibüleşraf kurumu yöneticilerinin herhangi bir Alevi Kürd ailesine seyid unvanı vererek şecere düzenlemesinde bu aileden büyük maddi çıkarlar sağladığı söylenebilir.” (İsmail Beşikçi Ali Yıldırımın Alevilerin Kitabı değerlendirmesi makalesinden alınmıştır.)

Yine Beşikçi Hoca’nın değerlendirmesi ve uyarısı ile devam edelim. “Alevilerdeki Yedi Ulu Ozan”nın şiirleri bu etkilemede çok büyük rol sahibidir. Alevilerdeki Yedi Ulu Ozan şunlardır: Seyid Nesimi (1369-1417), Şah Hatayi (1487-1524), Fuzuli (1504-1556) Yemini (15. yüzyıl sonu 16. yüzyıl başı), Virani (16. yüzyıl) Pir Sultan Abdal (16. yüzyıl) Kul Himmed (16. yüzyılın ikinci yarısı) Bu şairler, şiirlerine özellikle Halife Ali’ye daha sonra da Şah’a büyük övgüler düzmüşler, Kerbela’yı anlatmışlardır. Şah Hatayi’nin Şah İsmail olduğu bilinmektedir. Alevileri temsil eden şair ise, 14. yüzyıl sonlarında ve 15. yüzyıl başlarında yaşayan Kaygusuz Abdal’dır.

Kaygusuz şöyle sesleniyor: Kıldan köprü yaratmışsın Gelsun kullar geçsun deyu Hele biz şöyle duralım / Yiğit isen geç a Tanrı

Kaygusuz Abdal’dan bir şiir daha; Bakkal mısın teraziyi neylersin / İşin gücün yoktur gönül eylersin Kulun günahını tartıp neylersin / Geçiver suçundan bundan san ne?” (Beşikçi Alevilerin kitabı değerlendirmesi)

12 İMAM KÜLTÜ NE ZAMAN İNANCIMIZA GİRMİŞTİR?

Aleviler  İslam Peygamberinin ölmesinden  sonra Müslümanlara önderlik görevinin Ehlibeyt soyundan olanlarca yürütülmesi gerektiğine inanırlar. Bilindiği gibi Ehlibeyt Hz. Muhammed’in ailesidir. Peygamberin soyu da, yani Ehlibeyt Hz. Ali kanalıyla devam etmektedir. Dolayısıyla önderlik (halifelik) Hz. Ali ve çocuklarının hakkıydı.  On iki İmamların Alevilikte çok büyük bir anlamı vardır ve Aleviler olarak ibadetlerimizde her zaman on iki İmamları çeşitli vesilelerle dile getiririz. Kısaca belirtmek gerekirse;  günümüzde on iki İmamlar –bir bütün olarak- Aleviliğin temel yapı taşlarından olarak görülmektedir.  Ancak incelendiğinde görülecektir  ki,  hak ve hakikat yolu olan Alevilikte 12 imamlara batıni anlamlar yüklenmiş ve ondan sonra inancımızın içine alınmışlardır.

Tarihsel 12 İmamlar elbetteki Müslüman idiler ve namazında, niyazırda ve orucunda idiler. Ancak Alevilerin 12 imamları saz çalıp semah dönmüşlerdi tıpkı Muhammedin 40.lar cemine sıradan bir birey olarak katılıp semah dönmesi gibi.

Ancak bilinmeyen; 12 İmamların inancımıza ne zaman girdiği ve bazı Pirlerimizin deyimi ile “Ehlibeyt”e ikrar verişimizin gerçek tarihidir. Aslında biraz araştırıldığında tarihin 13’üncü yüzyılda başladığı ve Osmanlı  zulmüne karşı Safevilerin yanında yer aldığımız dönemler  olduğu gün gibi aşikardır. Yani İmamlar kültü inancımıza İslamiyet’in ilanından 700 yıl sonra girmiştir.

On iki İmamların isimleri şunlardır: 1.Hz.Ali  2. İmam Hasan 3. İmam Hüseyin 4. Zeynel Abidin 5. Muhammed Bakır  6. Caferi Sadık 7. Musai Kazım 8. Ali Rıza 9. Muhammed Taki 10. Ali Naki 11. Hasan Askeri 12. Muhammed Mehdi.

Alevilerin safevilerle tanışması ve desteklemesi sürecinde 1400 ile 1800 yılları arasında Osmanlı tarafından çeşitli dönemlerde katledilen Alevilerin sayısı milyonu geçmektedir. 18. Yüzyıldan itibaren ise katliam artığı Alevileri Müslümanlaştırmak için çeşitli yöntemlere baş vurulmuştur.  Safeviler  Alevileri şialaştırmak için nasıl ki 12 imam soyundan gelenleri inancımıza Seyit adı ile önder yaptılarsa, Osmanlı da Pirlik kavramını inancımızdan çıkarıp, Çakma Dedelik kurumlaşmasına gitti.

Osmanlılar,kökeni bile olmayanlardan bugün de yapıldığı gibi gri dedeleri yetiştirdiler. Ellerini de birer şecere iliştirerek bu çakma dedeleri Alevilerin yoğun olarak yaşadığı bölgelere göndererek, inanç sistemimizi bozup bizleri de asimile etmek amacıyla Alevilikte o güne kadar olmayan bir çok şeyi varmış gibi gösterdiler. ”Biz ehl-i beyt soyundanız , esas Müslüman biziz” gibi propagandalar yapılarak sistematik bir İslamlaştırma politikası izlendi ve Aleviler İslamın içine çekilmeye çalışıldı. Böylece zamanla önemli sayıda Alevi asimile edildi.

Alevileri on iki imamları ne kadar tanıyorlar?

Alevilik hakkında yaratılan suni tartışmalarla oluşturulan bilgi kirliliğinin ortadan kaldırılması için Aleviler, İslam ile ne zaman ilişkilendiklerini ve dolayısıyla İslamı sorgulamak zorundadır. Alevilik tüm Alevilerin ortak tanımı ile eğer binlerce yıldır ve hatta kal-ü beladan beri var ise ve varoluşçu bir felsefik bakışa sahipse,nasıl olur da yaratılışa inanan ve tanrı-kul ilişkisini kutsayan İbrahimi dinlerle ilişkilendirilip İslam içi bir tarikat olarak gösterilebilir?

Alevilerin batini anlamlar yüklediği ve eski kimliklerinden arındırarak “hanemize mihman ettiği” 12 İmamlar ile tarihsel 12 imamlar arasında dağlar kadar fark bulunmaktadır. Ancak kaba yaklaşımlarla 12 İmamlar Alevi değildir demek tek başına bir anlam ifade etmez. Esas olarak bilinmesi gereken sözkonusu kişilerin inancımızdaki tanımlanmasıdır. Günümüzün sorunu bazı yol düşkünü dedeler  tarafından Batın’ın inkar edilerek yerine Zahir’in konulmasıdır.  Eğer bunu böyle anlamazsak “12 imamlar Alevi miydi? Ali Alevi miydi?” gibi anlamsız tartışmalara gireriz. Örneğin bugün 12 İmamlara inanan Alevilerin neden şiileşmediklerini izah edemeyiz. Bizim izah etmemiz gereken bizim 12 imamlara, İsa’ya, Musa’ya veya Muhammed’e yüklediğimiz batıni anlamlardır.

On iki imamlar kimdir?

1.İmam Ali kimdir: Babası Ebü Talip Annesi Fatımâ’dır. 21 Mart 598 yılında Mekke’de doğdu. Hz. Muhammedin amcasının oğlu. Muhammed’in damadı.  Muhammedin cesedi yerde iken hilafet kavgası başlar ve Halifelik Ebubekire verilir. Ebubekir 2 yıl halifelik yapar. Ebubekir halifelik döneminde Ali, Hz.Muhamed’in mal varlığının kendisinin hakkı olduğunu iddia eder. Ebubekir Peygamberin mal varlığının kamuya ait olduğunu söyler Ali’ye vermez. Ali 24 Ocak 661 tarihinde camide namaz kılarken köle Abdurrahman ibni Mülcem tarafında öldürülür. İmam Ali, İslamın 4. Halifesidir.4 yıl 9 ay 14 gün Halifelik yaptı, yaşamı boyunca İslam için çalıştı. Mezarı Irak, Necef şehrindedir.

2. İmam Hasan kimdir:

Babası birinci İmam Ali, annesi Fatima-tüz Zehra’dır. 1 Mart 624 yılında Medine’de doğdu. 1.İmam Ali Halife iken Hasan Küfe’de imamdı. İmam Ali öldürüldüğünde İmam Hasan 37 yaşında idi. İmam Ali’nin ölümünden sonra halifelik tahtına 661 yılında 20 yıl boyunca Şam valiliğini yapan Hz. Muhammed’in kaynı Muaviye oturur. İmam Hasan bu tarihten sonra imamlık yapmaz. Babasının mal varlığı Medine’de olduğu için, Küfe’den ayrılarak Medine’ye yerleşmeye karar verir. İmam Hasan Küfe’den ayrılır Medine’ye yerleşir. İmam Hasan Halife olabilmesi için Muaviye’nin ölümünü beklerken 670 yılında eşi Cude tarafından zehirletilerek öldürülür.

3. İmam Hüseyin kimdir:

Babası birinci İmam Ali, annesi Fatima’tüz Zehra.  9 Ocak 626 yılında Medine’de doğdu. İmam Ali öldürüldüğünde İmam Hüseyin 35 yaşında idi. İmam Ali’nin öldürlümesinden sonra Küfe’de Muaviye ile Hasan arasındaki iktidar kavgası yaşandığından İmam Hüseyin Medine’deydi. İmam Hasanın Halifelik için Muaviye ile kan dökmeden anlaşması Medine’de iyi karşılandı. Muaviye 19 yıl 6 ay Halifelik yaptıktan sonra rahatsızlanır. 76 yaşında iken bu görevi artık yürütemeyeceğini  anlayınca yerine oğlu Yezit’i atar.
Medine din şurası Hüseyin hariç tamamı Yezid’e biat eder. Hüseyin Yezid’e biat etmez. Hüseyin Muaviye’ye sitem ederek toplantıyı terk ederek ‘’Yezid’e biat etmeyeceğini’’ açıkça dile getirir.
İmam Hüseyin Yezid’in kendisini öldürteceğini bildiği için, ailesini de yanına alarak Bağdat’a Küfeye gitmeye karar verir. Zaman kaybetmeden yola çıkar. Hüseyin’in Bağdat’a gideceğini öğrenen Yezid ordularını harekete geçirir. Hüseyin’i Bağdat’a varmadan Necef şehri ile Bağdat arasında bulunan Kerbela’da durdurur. 10 Ekim 680 yılında Yezid’in orduları başta İmam Hüseyin olmak üzere ailesiniden ezici çoğunluğu öldürür. İmam Hüseyin’nin mezarı Irak, Kerbelâ’dadır.

4. İmam Zeynel Abidin:

Babası 3.İmam Hüseyin, annesi Şehr Banu. 7 Ocak 659 tarihinde Medine’de doğdu. Zeynel Abidin, İmam Hüseyin’in en küçük oğludur. Kerbela katliamı yaşandığında orada bulunuyordu. İmam Zeynel Abidin Medinede 35 yıl imamlık yaptı. 6 Ekim 713 yılında Medine valisi Osman bin Hayyan tarafında zehirletilerek öldürülür. Mezarı Medine’dedir.

5. İmam Muhammed Bakır:

Babası 4.İmam Zeynel Abidin, annesi Fatıma’dır. 17 Kasım 676 tarihinde Medine’de doğdu. Kerbela katliamında sağ kurtulduğunda 4 yaşında idi. Kerbala katliamından sonra babasıyla yeniden doğduğu topraklara medineye yerleşti. Babasının ölümünden sonra Medine’de 20 yıl imamlık yaptı. 8 Ocak 733 yılında amcası İbrahim bin Velid tarafından öldürüldü. Mezarı Medinede’dir.

6. İmam Caferi Sadık:

Babası İmam Muhammed Bakır, annesi Ümmü Fer. 24 Mayıs 699 yılında Medine’de doğdu. İmam Bakır öldürüldüğünde İmam Caferi Sadık 34 yaşında idi. Tarihin en önemli dönemlerinden biri olan Emevi saltanatının çöküşü ve Abbasi saltanatının başlaması döneminde yaşadı. İmam Cafer şeriat kuralarında taviz vermez. Katı şeriatçı bir molla kimliği ile tanılır. Caferilik olarak bilinen ve Şia fıkhının temelini oluşturan esasları belirlemiştir. 34 yıl imamlık yaptı. Özel olarak yetiştirdiği talebeleri vardı. İyi bir vaazcı idi. İslamın şartlarına ve şeriata bağlılığıyla bilinirdi. Ancak, Câfer-i Sâdık döneminde islam aleminde büyük bir siyasi kargaşa yaşanıyordu. Defalarca onu öldürmek istediler. Bunun üzerine İmam Caferi sadık imamlık görevini bırakır. Geri kalan ömrünü inzivada geçirdi. Sonunda Mansur’un emriyle 22 Ocak 765 yılında zehirlenip öldürüldü. Mezarı Medine’dedir.

7. İmam Musa Kazım:

Babası İmam Cafer-i Sadık, annesi Hamide. 2 Eylül 745 yılında Arabistan’ın Ebva şehrinde doğdu. Abbasi halifelerinden, Mansur, Hadi, Mehdi ve Harun’un zamanlarında yaşadı. 35 yıl imamlık yaptı. Musa Kazım hacca giderken Medine’ye uğradığında, Harun’un emriyle İmamı Mescid-ün Nebi’de namaz kılarken yakaladılar. Elini ve ayağını zincirle bağlayarak hapsettiler. Medine’den Basra’ya, Basra’dan Bağdat’a götürdüler ve yıllarca hapisten kaldı. Bağdat’ta “Sindi b. Şahik” hapishanesinde 799 yılında zehirletilerek öldürüldü. Mezarı Bağdat’tadır

8. İmam Ali Rıza:

Babası İmam Musa-i Kazım, annesi Tahire. 25 Ağustos 770 Medine’de doğdu. İmam Rıza çocukluk dönemini babasının yanında geçirdi. 35 yaşında iken babası İmam Kazım öldürüldü. İmam Ali Rıza 20 yıl imamametlik yaptı. İktidarda bulunan Memun Medine halkının İmam’a göstermiş olduğu ilgiden rahatsız olur ve 24 Ağustos 818 yılında İmam Ali Rıza’yı zehirleterek öldürtür. Mezarı İran’nın Meşhed denilen Tus şehrindedir.

9. İmam Muhammed Taki:

Babası İmam El Rıza, annesi Sebike. 16 Haziran 811 yılında Medinede doğdu. Lakabı Taki’dir. Bazen de Cevad ve ibn-ür Rıza lakabıyla anılır. Babası İmam Ali Rıza öldürüldüğünde Medine’deydi. Me’mun’un emriyle hilafet merkezi olan Bağdat’a getirildi. Me’mun, kızını imamla evlendirip, imamı Bağdat’ta kalmaya mecbur etti. Bir süre sonra imam Muhammed Taki  Me’mun’dan izin alarak Medine’ye döndü. 8 yıl Medine de imamlık yaptı. Camide vermiş olduğu bir vaazda kayınbabası Me’mun alehinden vaazlar verir. Bunun üzerine Muhammed Taki 25 Kasım 835 yılında eşi Me’mun kızı Mu’tasım tarafından zehirletilerek öldürülür. Mezarı Bağdat’tadır.

10. İmam Ali Naki:

Babası İmam Muhammed Taki, annesi Seyyide Ümmü Fazl. 9 Eylül 829 yılında Medine’de doğdu. İmam Ali Naki kendi hayatı boyunca Abbasi halifelerinden yedi tanesini gördü. Onlar, Me’mun, Mu’tasım, el- Vasık, Mütevekkil, Mu’ntasir, Mu’stain ve Mu’tazz’dırlar. Babası Muhammed Taki öldürüldüğünde 8 yaşında idi. Ali Naki 29 Haziran 868 yılında Mu’tezz tarafından zehirletilerek öldürüldü. Mezarı Irak Samarra’dadır.

11. İmam Hasan Askeri:

Babası İmam Ali Naki, annesi Hadis (Hudeyse) 3 Aralık 846 yılında Medine’de doğdu. İmam Hasan Askeri 22 yaşına kadar babası İmam Ali Bakır ile beraber Irak’da yaşadı. Babası öldürüldükten sonra 22 yaşında babasının tahtına oturdu. imametlik yaptı. Genç yaşta hastalanır. Bazı kaynaklara göre Mu’ttemid tarafında zehirlendiği söylentileri yayılır.. İmam Hasan Askeri’nin hastalık haberi zamanın halifesi Mu’tamıd’a verilince, doktor göndermenin yanı sıra güvenliği için özel koruma gönderildi. İmam Hasan Askeri 1 Şubat 874 yılında hayatını kaybetti. Mezarı Irak Samarra’dadır.

12. İmam Muhammed Mehdi.:

Babası İmam Hasan-ül Askeri, annesi Nercis Hatun, 30 Temmuz 868 yılında Irak, Samarra Şehrinde doğdu. Babası öldürüldüğünde 5 yaşında idi. Kimilerine göre babası İmam Hasan ile birlikte zehirlenerek öldü. Gizlice gömüldü. Kimilerine göre sır oldu, yok oldu. Halk arasında Muhammed Mehdi ilan edildi. Bu durum iktidara hakim olanları kızdırmıştı. Muhammed Mehti’nin bulunması için özel çaba harcansa da bütün aramalara rağmen bulunamadı. Böylece on iki imamlar dönemi arkasında bir çok soru bırakarak sona erer.

Ancak tartışmalar bugüne kadar sürerek devam etmektedir. Kendini çok zeki zanneden ancak yaptıklarıyla yolmuza zarar veren bazıları « Ali ve tüm 12 imamlar müslümandır, Arap soyludur. Biz müslüman değiliz, onlar oruç tutar, namaz kılar, hacca gider, biz ise namaz kılmayız, oruç tutmayız, hacca gitmeyiz » diyerek ne kadar müslüman olmadığımızı bağırdıklarında bizi öze dönüşe davet ettiklerini sanan zavallılardır. Öze dönüş sadece bu olsa Alevilik sadece başka inançlardan farklı ritüeller yapmış olmamız olsa belki size hak verilebilir ? Ancak biz müslüman değiliz deyip başka milletleri aşağılamak, « sizin Ali Araptır, benimkini adı Eli veya Oli’dir » demek hiçi söylemektir. Aslolan farklılığımız bizim doğuma, yaşama, ölüme, doğaya, evrenin oluşumuna bakışımızdaki uzlaşmaz farklılığımızdır. Öne çıkarılması gereken Rea Heq felsefesidir. Doğaya, insana verilen değerlerimizdir.  Bu açıdan biz sadece İslamın değil, hiçbir İbrahimi dinin içinde değiliz,  evrenin oluşumu ile ilgili köklü ayrılığımız var ve İnsan suretinde Hakkı gördüğümüz için sözkonusu kitabi dinlerce kafirden de beter katl-i vacip ilan edilmişiz.

Sayın İsmail Beşikçi Alevilik İslam İçi Değildir makalesinde değerli Pir’imiz Haşim Kutlu’nun Kızılbaş Alevilikte Yol, Erkan, Meydan, Alevilik Öğretisi, (Yurt Kitap-Yayın, Eylül 2007, Ankara) kitabından alıntılarla  “Alevilik inancındaki bozulmanın 13. yüzyılda başladığına işaret etmektedir. Moğol istilası ve Alamut ocağının ortadan kaldırılması Alevilik inancında büyük bir yıkımın başlangıcı olmuştur. Moğol istilası döneminde Anadolu’da meydana gelen Babai ayaklanmalarının (Baba İlyas-Baba İshak önderliğinde gelişen ayaklanmaların) Selçuklu lejyon ordularınca bastırılması, bu arada Alevi yapılanmasının darmadağın edilmesidir. Babai ayaklanmalarını Selçuklu lejyon ordularınca bastırılması sırasında Alevi yapılanmaları çok ağır darbeler almıştır. (age., s.126).

Ondördüncü asırda ise İran’da Müslüman Ali Şiası yaygınlaşmaya başlamıştır. Müslüman Ali Şiası, Anadolu Alevileri ile yaptıkları siyasal ittifakları istismar yoluna da gitmiştir (s.126). İşte Müslüman Ali Şiası’nın Aleviliğe, Kızılbaşlığa sızma çabaları bu dönemde başlamış, onbeşinci yüzyıl süresince devam etmiştir. Onaltıncı yüzyıl başlarında Şah İsmail ile birlikte (1487-1524) doruk noktasına ulaşmıştır. Alevi yapısındaki bu bozulmalar sürecinde ocak pirlerinin tavır ve davranışlarında da değişmeler olmuş, Alevi yol kuralları giderek aile çıkarlarına tabi kılınmış, yol evladının korunup kollanmasını esas alan Alevi yasalar, ailenin korunup kollanmasına dönüşmüştür (s.127).

Kızılbaş (Alevi) düşüncesine Hakk-Muhammed-Ali ritüellerinin, 12 imamlar ritüellerinin girmesi, 15. yüzyıl içinde kök salmaya başlamıştır. Şeyh Cüneyt’in (ölümü 1460), Şeyh Haydar’ın (ölümü 1488) iktidarı döneminde, Şah İsmail döneminde, bu ilişkiler iyice gelişmiştir. İmam Cafer buyruğu, Kızılbaşların (Alevilerin) ilgi duyduğu temel bir kitap olmuştur. İmam Cafer 702-765 yılları arasında yaşamıştır. Altıncı imamdır. 676-732 yılları arasında yaşayan ve beşinci imam olan Muhammed Bakır’ın oğludur. İmam Cafer’in büyük buyruğunun Bisati tarafından yazıldığı da bilinmektedir. Bisati ise 15. yüzyılda yaşamıştır (ölümü 1439).”


Alevilerin yarattığı 12 imam kültünde Ali başta olmak üzere tüm 12 İmamların sahiplenişi sembolik düzlemdedir. Onlara BATINİ anlamlar yüklenilerek Kabul edilmişlerdir. Bu açıdan Beşikçi’nin deyimi ile “Bu durumda Aleviliği, sembolik düzlemde sahiplenilen 12 İmam’ın gerçek kimliklerinden ve özellikle kutsadığı Ali’nin yaşamı ve sözlerinden öğrenmeye kalkmak, aslında hiç öğrenememek, dahası Onu Şiiliğe doğru asimle etmek anlamı taşıyacaktır. Dolayısıyla Aleviliğin ne olup olmadığı sorununu aydınlatmak için doğru kaynaklara başvurmak temel bir önem taşır.
Aleviliğin, otantik Alevilerin yaşamından da doğrulanarak anlaşılması için doğru kaynaklar, onun oluşumu ve evrimindeki gerçek önderlerinin yaşamları, mücadeleleri, ve teolojik yapılarını tartışma götürmez bir açıklıkla ortaya koyan deyişleridir. Bu anlamda Alevi inanç önderleri ozanların yaşam ve deyişlerini incelediğimizde, Aleviliğin ne olup olmadığı yanı sıra, Onun İslamiyet’le ilişkisi de çok daha net hale gelecektir. Esasen bu netliği, devlet ve ortodoks din adamlarının müdahalesiyle bozulmamış her Alevinin otantik yaşamında da rahatlıkla bulabilmekteyiz. »

Doğru kaynak seçerek, yapılan son arkeolojik kazıları izleyerek gittiğimizde, örneğin Göbeklitepe’de yapılan kazılarda ortaya çıkan gerçekler bizi, Aleviliğinin Batıni gerçeğine taşırken, sadece tarihsel 12 İmamlar’ın hayat ve anlayışlarını inceleyen eserler ise bizi Zahiri Şii-Caferiliğe götürecektir.

Başta Rea Heq Aleviliği olmak üzere , tüm Alevi süreklerinin şeriat ve ibadet karşısındaki tutumu bize bu süreklerin Sunnilikten ve Sünnilik gibi Zahiri ve Ortodoks olan Şiilikten ayrı Batıni olduklarını gösterir. Dolayısıyla Aleviliğin varoluşçu felsefesi ile bu inançlardan farklılıklarını anlatamayan her teolojik ve tarihsel  yaklaşım Aleviliği zaman içinde Şiiliğe ve hatta Sünni İslam’a doğru  götürmenin ötesinde bir işlev göremez.

Yukarda da izah etmeye çalıştığımız gibi elbette de 12 İmam Kültü Alevilerin temel bir değeridir. Ancak bir kült olarak elbette bu temel değer semboliktir.  Bundan dolayıdır ki, 12 İmam kültünün ve 12 imamların  bu sembolik değeri ve Ali’nin manevi önderliği sorununun ötesine geçip, kendini var eden tarih ve teoloji konusunda doğru bir bilinç oluşturmayan her Alevi, kaçınılmaz bir şekilde kendi inanç ve gerçek tarihine yabancılaşacaktır.  Sembolik veya zahiri 12 imamların yolundan gidildiğinde onlar gibi temel ibadet mekanımızın cami olması kaçınılmaz hale getirilecektir. Oysa Aleviler tarihlerinin hiçbir döneminde Cami ile ilişkilenmemişlerdir. Bugünün Sünni, tekçi iktidarı şimdi bizi tümden asimile etmek amacıyla çeşitli entrikalar peşindedir. Eğer  yakın zamanda Aleviler gerçek anlamıyla varoluşçu öze dönüşü tümden sağlayamazlarsa yok olmaktan da kurtulamayacaklardır.

 

Not: bu yazı Semeh Dergisi mart-nisan sayısında yayınlanmıştır

Continue Reading
Click to comment

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

İrfan Dayıoğlu

Erdoğan İstanbul’u da, Sarayını da Kaybedecektir!

İRFAN DAYIOĞLU

Published

on

Diktatörlük  heveslisi Erdoğan, Güney Kürdistan toprakları içinde PKK güçlerine saldırıya geçmiş bulunuyor. Birçok alana birlikte saldıran TC güçleri; sessiz tutumu ile  ihanet içine sürüklenmiş olan KDP’nin desteği ile Kürt Özgürlük güçlerini imha etmeye çalışmaktadır.  Kendisine devrimciyim, ilericiyim, sosyalistim, yurtseverim diyenler,  TC’nin bu barbar saldırılarını lanetlemeli, durdurulması için harekete geçmelidir.

Belli ki, AKP-MHP faşist iktidarı, Rojava başta olmak üzere Kürt Özgürlük Hareketinin bulunduğu tüm alanları işgal etme planından vazgeçmemiş. Bugün havadan ve karadan uluslararası yasaları hiçe sayarak sınır ötesi saldırıları ile tutumunu açığa vuran Diktatör Erdoğan’ın, bu saldırılarına başta Halklarımız olmak üzere, dünya kamuoyu tutum almazsa  Faşist TC ordusu bu saldırılarının dozunu giderek arttıracak  ve Kürt Özgürlük Savaşçılarının bulunduğu her alanı işgale yeltenecektir.

Bundan dolayı bu saldırılara topyekun bir karşı duruş çok önemlidir.  Bundan dolayı bugün ilerici, devrimci, yurtsever, sosyalist tüm bölge güçleri sokaklarda olmalıdır. Erdoğan bu saldırılarıyla Kürt halkının bölgedeki kazanımlarını ortadan kaldırmayı amaçlıyor. Unutulmasın ki, AKP-MHP faşizminin saldırılarına sessiz kalan herkes tarih önünde suçlu olacaktır.

Bugün belki de Kürtler açısından tüm kartların sahaya sürüleceği bir günün başlangıcıdır. Bir yanda diktatör Erdoğan işgalcisine karşı savaşanlar, Kürdistan halkının gerçekten özgürlüğünü, derebeylerine, aşiret ağalarına karşı emekçileri, mazlumları, ezilen sınıfları savunanlar, bir yanda sömürgecilerin işbirlikçiliğini yapan,  ailesel çıkarları için halkını satanların kavgası da başlamış bulunmaktadır.

KDP’ye hala yurtseverlik atfederek ihanetini gizlemeye çalışanlar size sesleniyorum; 40 yıldır Bedeli ne olursa olsun yaşamlarının her anında zalim barbarlara karşı mazlumların safında yer alan, bu uğurda binlerce can veren PKK’mi yurtsever, yoksa ailesinin ekonomik çıkarları için haksız bir biçimde iktidar olmakta direten, Erdoğan ile stratejik işbirliği adı altında ülkesini peşkeş çeken, bu da yetmiyormuş gibi TSK ile birlikte Kürt Savunma Kuvvetlerine saldırı emri veren Barzani aşireti mi yurtsever?

Biliyoruz ki; hiçbir kurtuluş hareketi, hele de bağımsızlığı savunduğunu söyleyenler,  zalimlerin sofrasında oturarak mazlumun davasını güdemez. KDP bugün günün Yezid’i, zalimlerin temsilcisi Erdoğan’ın sofrasında oturmuş Kürdün bağımsızlık davasını güttüğünü iddia ediyor. Oysa oynadığı rol ihanettir. “PKK olmasaydı TSK saldırmazdı” diyor. Kürtler olmasaydı zaten sorun da olmazdı demek değil mi bu?

Bugün Erdoğan faşizmine karşı seferberlik günüdür. Erdoğan bir kumara girerek Türkiye halklarının tümünün kaderini de masaya sürmekten çekinmiyor. Bu kumar sonuçta tüm halklara kaybettirdiği kadar Türk halkına da kaybettirecektir. Türkiye belki de bir iç savaşın içine sürüklenecektir. Bu açıdan bugünden sokaklara inerek bu saldırılara karşı tutum almak hayati önemdedir.

Biraz bölgeyi iyi gözlemleyen biri Türkiye’nin bir bilinmeze sürüklendiğini görecektir. Erdoğan bu son tutumuyla DAİŞ ve türevleri ile olan stratejik müttefikliğini açığa vurmuştur. Bölgedeki yegane müttefikleri bu insanlık düşmanı güçlerdir.  Amacı hiçbir parça da Kürtlerin bir statü sahibi olmamasıdır. Bugün Rojava’yı, Kuzey Kürdistanı yerle bir etmeyi amaçlayan Erdoğan amacına ulaştığında Barzani’yi harcamaktan asla çekinmeyecektir. 

Ancak ne Kürtler eski Kürt’tür, ne de bölge Erdoğan’ın gül bahçesidir. İçine girmekte olduğumuz bu kanlı sürecin sonunda Erdoğan mutlaka kaybeden olarak çıkacaktır. Bizim sorunumuz bu kanlı süreci engellemektir. Ölümleri durdurmaktır. Bunu başaramazsak her savaşta olduğu gibi esas kaybeden bölgenin mazlum milletleri olacaktır.

Bugünden bölgenin tüm ilerici dinamiklerini bir araya getirebilir ve zalim iktidarlara karşı koyabilirsek halkların daha çok acı çekmesinin önüne geçmiş oluruz. Herkesin, her yaş grubunun gücü oranında yapabilecekleri vardır. Bugün elimizden geleni hemen yapmanın günüdür. Yarın geçtir. Umudumuzu koruyacağız ve diktatörleri tarihin çöp sepetine süpüreceğiz. Eğer yarın  “Her Şey Güzel Olacak” diyorsak faşizme karşı ortak cephe olmanın zamanıdır. Önceliğimiz 23 Haziran 2019’da İstanbul seçimlerinde Erdoğan iktidarına seçimi kaybettirerek ilk tokadı indirmektir.  Muhalefet güçleri  Kürt sorununu çözmek amacıyla Meclisi harekete geçirmeli ve Erdoğan’ın elinden bazı kozları almalıdır.

Erdoğan 17 yıllık AKP iktidarında her sıkıştığında Kürde saldırdı.  Kimi zaman adına “çözüm Süreci” dediği çöktürme planlarıyla, kimi zaman açıktan imha ile hep saldırdı. Kürt halkının temsilcileri ise her çözüm dendiğinde “biz hazırız, çözümden yanayız” dediler ve iktidarın oynadığı oyunları da bilerek çözüm için koşulları hep zorladılar. Büyük bedeller ödediler ama barış ve kardeşlik isteminden vazgeçmediler, vaz geçmiyorlar.İktidar çözüm istemini, çözümün yolunu açacak olan ateşkes ilanlarını bir zayıflık belirtisi olarak yorumladı ve saldırıların boyutunu arttırdı. Ancak tüm bu saldırılara karşı Kürt hareketi her saldırıdan sonra daha da güçlendi.

Artık Erdoğan’ın gizli toplantıları bizzat yandaşlarınca deşifre ediliyor. Söylemler, planlar sosyal medyaya düşüyor. Anlaşılan Recep gidicidir. Recep şimdi bir taraftan HDP ile uğraşırkenla, beri taraftan da çetin ceviz çıkan Ekrem İmamoğlu ile uğraşmak zorunda. Seçim kampanyasını Binali yerine bizzat kendisi yürütmektedir. Kazanırsa kendisi kazanmış, kaybederse de yine kendisi kaybetmiş olacaktır. Bu yüzden İstanbulu kaybetmiş bir Erdoğan uzun süre iktidarda kalamaz.

Erdoğan geçmiş seçimlerden önce Rojava topraklarının bir kısmını işgal etti, ancak yine de seçmenden beklediği desteği bulamadı. Hal böyleyken Erdoğan hala tankla tüfekle siyasete ayar verilemeyeceğini, Türkiye’nin düzlüğe çıkamayacağını öğrenemedi. 

Hasan Cemal’in deyişiyle; “Söz konusu vatansa demokrasi teferruattır, diyenler çıktı.Olmadı.Söz konusu vatansa hukuk teferruattır, diyenler çıktı.Olmadı.Devlet bu ülkede hukuk ve demokrasiyi tanımadı.Hukuk ve demokrasi devlete götürülemedi.Bunun için de, barış ve huzur kapımızı çalmadı.Bugün de öyle.Barış ve huzur uzağımızda.Çünkü bugün de darbe zamanlarını yaşıyoruz.Bu seferki askeri değil sivil.Erdoğan’ın sivil darbesi!”

Bütün bu çırpınışlar sorunlara çözüm olmanın çok ötesinde. Tek çözüm kalmıştır, 17 yıldır bu ülkeyi “aldatıldık, oyuna geldik” diyerek yönetmeye çalışan, içinde bulunduğumuz durumun sorumlularını başkasıymış gibi gösteren AKP ve liderini emekli edip dinlenmeye göndermektir.

Bunu yapabiliriz.Başarabiliriz.Erdoğan’dan kurtulabiliriz.Erdoğan inişte, çöküyor. Erdoğan köşeye sıkışan kedi misali elinin ulaştıklarının yüzleri tırmalıyor.  Çözümü zulmünü arttırmakta arıyor. Ancak artan zulüm ateş topu olup Erdoğan’a dönüyor. Recep gitti gidiyor. Hem de en yakınlarınca terk edilerek gidiyor.

Artık Erdoğan ve ekibine güle güle demenin zamanıdır. “Şimdi cesaret hızla yayılıyor ve bizim bunu büyütme gibi bir sorumluluğumuz vardır. Öncüler her zaman korkuyu ve karanlığı ilk yarmak görevi olanlardır. Öncü de korkarsa zulüm kurumsallaşır, faşizm uzun süreli bir yönetim biçimine dönüşür. Türkiye’de bu yönüyle, rüzgarı cesaretten yana tersine çevirdiğimize inanıyorum.”

Eğer bu öngörüler doğru çıkarsa Türkiye’nin demokratikleştirilmesi yolunda geri döndürülemez bir süreç başlatılmış olacaktır.

AKP iktidarının kuyruğu fena halde sıkıştı.17 yıllık Erdoğan iktidarının birçok yolsuzluğunu rüşvet dağıtımını gördük. Ancak23 Haziran seçimleri dolayısıyla bol keseden rüşvet ve ulufe dağıttığına, borç sildiğine, yolsuzluk usulsüzlüklerin üzerini çizdiğine, dile benden ne dilersen türünden böylesine uçuk ve yalan vaatlerde bulunduğuna şahit olmamıştık.

Erdoğan ve ekibi bütün bu saydıklarımızı yapmasına rağmen, anket sonuçları, meydanlar, ülkede esmekte olan hava iktidarın içini rahatlatmıyor. Muhalefetin, özellikle de Kürt seçmenin yolunu kesmek için her türlü üç kağıt, sonucu garantiye alacak her türlü alavere dalavere çoktan hazırlanmış, -hatta yasalaştırılmış- olsa da iktidar sonuçlardan emin değil.

Bundan dolayı devreye savaşçı, ırkçı tekçi hayaller sokuluyor. Savaş seçeneği ile sonuç alınmaya çalışılıyor. Vatan, millet, bayrak, beka, istiklâl, şehitlik, düşman, vb. ajitasyonları eşliğinde, kitleler en zayıf noktalarından, korkularından, inançlarından, kutsallarından vurulmak isteniyor.

AKP öncülüğünde kurulan İslamo-milliyetçi faşist Cumhur İttifakının eylemi de, söylemi de kan ve zulüm üzerine kurulu. Savaştan besleniyorlar. Yıkmaktan, yok etmekten, kökünü kurutmaktan başka sözcükleri bulunmuyor. Toplumun sorunlarına yönelik en ufak bir talepleri dahi yok. Geleceğe yönelik projeleri tükenmiş, o zaman bize düşen daha çok çalışmaktır, daha çok kardeşleşmektir, daha çok barışı, demokrasiyi, eşitliği, özgürlüğü savunmaktır.

Erdoğan’ın savaş siyaseti çökmektedir. Afrin Harekatı beklenen oy artışına yol açmadı. Şimdi Kandil seferini, Şengal seferini diline dolamış, bununla sonuç almaya çalışıyor. Ancak Kandili de fethetse iktidarı kaybetmekten kurtulamayacaktır.

Ancak bu çırpınışlar da boşunadır. Erdoğan artık nereyi işgal ederse etsin, nereye bayarak dikerse diksin bunu oya tahvil edemeyecektir. Abbas yolcudur. Recep gitti gidiyor. Her kim ki bu gidişe katkı yapmak istiyorsa 23 Haziran’da oyunu EKREM İMAMOĞLUNA vermelidir. Gördüğünüz gibi Erdoğan’ın başkanlığına son verecek ilk tokat İstanbul’dan atılmalıdır ve atılacağına da inanıyoruz, yeterki  ne yapmamız gerektiği konusunda ikircime düşmeyelim.

Continue Reading

İrfan Dayıoğlu

Al Birini Vur Ötekine

İRFAN DAYIOĞLU

Published

on

Al birini vur ötekine, büyük umutlarla bir seçime gittik ve düzeni değiştirebiliriz dedik ve buna göre de oylarımızı kullandık. Ancak gördük ki sistemin partileri sistemin bekası için kapalı kapılar ardından anlaştılar. İlk önce Muharrem İnce teslim oldu. Sonra Akşener ve Karamollaoğlu. Kılıçdaroğlu ise oynanan oyundan habersiz sus pus oldu. Partililerin saldırısına uğrarım korkusuyla CHP yöneticileri ve gazeteciler CHP binasında mahsur kaldılar.

Türkiye’de bir ilk daha yaşandı. YSK’dan açıklama yapılmadan Erdoğan Huber Köşkünün önünde “zafer”ini ilan etti. YSK içinde deprem olduğu söylendi, 7 istifadan bahsedildi vs. ama TC’nin derin güçleri hemen harekete geçtiler. Seçim bitmişti. Kimin kaç oy aldığı veya alacağı önceden belirlenmişti. Seçimden iki gün önce AA seçim sonuçlarını “yanlışlıkla” yayınlamıştı zaten ve ne hikmettir ki, sonuçlar birbirinin aynısıydı. Erdoğan’ın alacağı oy % 52 küsura ayarlandı. MHP’nin oyları sonuçlar ilk açıklandığından sonuna kadar ne aşağı gitti, ne de yukarı çıktı. Diğer partilerde sürekli bir değişim vardı oysa. HDP ise yüzde 7’lerdan başlatıldı ve en son yüzde 11.7’de kaldı.

Eğer hatırlarsanız medyada seçimden günler önce HDP’nin barajı aşması durumunda bile Cumhur ittifakının çoğunluğu kazanabileceği tartışılmaya başlandı. Sonuçlar da ne gariptir öyle oldu. Anadolu Ajansı’nın seçimden iki gün önce “kazaen” yayınladığı sonuçlarla bugün ilan edilen sonuçlar tıpa tıp aynı çıktı. AA Erdoğan yüzde 52.76 oy alacak dedi. Seçim gecesi Erdoğan’ın aldığı oy yüzde 52.59 çıktı. Ne tesadüf mü diyelim?

Seçim propagandası döneminde AKP HDP’nin baraj altında kalması için elinden geleni yaptı. Binlerce militan, yönetici göz altına alındı ve tutuklandı. HDP binalarına ve taraftarlarına saldırıldı. Ancak son günlerde HDP’nin barajı aşacağı, CHP içinden de destek alacağı öğrenildikten sonra HDP’li mecliste nasıl çoğunluk sağlarız ve ilk turda nasıl seçiliriz hesapları yapılmaya başlandı ve planlar hemen uygulamaya sokuldu.

Muharrem İnce çok iyi bir performans göstermişti ve seçim ikinci tura kalmıştı. Bülent Tezcan Halk TV’de bunu açıkladı ve seçimin ikinci tura kaldığını söyledi. Ama her ne olduysa 1,5 saat sonra yeniden basının karşısına çıkıp CHP taraftarlarına evlerine gitmelerini söyledi, yüzünden düşen bin parçaydı. Yine aynı anda İnce bir gazeteciyle Watsap’ta yazışırken “adam kazandı” demişti. Sosyal medyada çeşitli haberler dolaşıyordu. Sonuçta bir buçuk saat önce “sandıkların başından ayrılmayın, sonuna kadar seçimi takip edin” diyen İnce ortadan kaybolmuştu. Oysa 50 bin Avukatla sandıkların başında olma sözü vermişti.

Ne yazık ki, seçim gecesi Muharrem İnce YSK önünden kaybolarak sır olmuştu. Erdoğan tam da Muharrem İnce kaybolduktan sonra, daha evvel bir gün sonra balkon konuşması yapacağını söylemesine rağmen hemen Ankara’ya giderek seçim sonuçlanmadan bu sefer balkona çıkma gereği duymuştu.

Bilgi Üniversitesi’nde akademisyen olarak da görev yapan gazeteci Güventürk Görgülü, başta Adil Seçim Platformu olmak üzere yanıtlaması talebiyle Muharrem İnce’ye dokuz soru yöneltti.

Güventürk Görgülü’nün Twitter’dan İnce’ye yönelttiği dokuz soru şöyle:

“1- Muhalefetin son derece iddialı şekilde hazırladığı Adil Seçim Platformu internet sitesi ve CHP’nin sayım sistemi dün gece saldırıya uğrayarak mı çöktü yoksa teknik yetersizlik nedeniyle mi çalıştırılamadı?

2- Sistemler saldırı sonucu çökertildiyse bu saldırıyı sizce kimler ve neden gerçekleştirdi, pek çok uyarıya rağmen neden önlem alınmadı?  Eğer sorun teknik yetersizlik ise bunun sorumluları kimlerdir?

3- Gece basın toplantısı düzenleyerek önde olduğunuzu söyleyen Bülent Tezcan ve arkadaşları ile İst. İl Bşk. Canan Kaftancıoğlu ve diğer partililer halka yalan mı söylediler, neden?

4- Ak Parti sözcüsü Mahir Ünal, sizce neden seçim sonucunu kabul etmeyerek bir takım olaylar çıkmasına neden olabilecek muhalefet liderlerinin çıkan olaylardan sorumlu olacağını belirten bir açıklama yapma gereği duydu?

5- YSK Başkanı saat 02:15’te basın toplantısı yaparak “Sayın Erdoğan salt çoğunluğu sağlamıştır “ dedi ancak oran paylaşmadı. Daha sonra partilileriniz de “Elimizdeki tutanaklar YSK ile uyuşuyor” dedi ama oran vermekten kaçındı. Sabah 2:30 itibariyle oranlar neden paylaşılamadı?

6- Adil Seçim Platformu ve CHP seçim sistemine tüm ıslak imzalı tutanaklar girilerek sonuçlar hesaplandı mı? Yoksa sisteminiz kilitlendiği için çalışmayı kesip YSK sonuçlarını veri olarak mı kabul ettiniz? Hesabı tamamladıysanız sonucu siz veya CHP’li yetkililer neden paylaşmadı?

7- Basın toplantısında “Ben tutanak peşinde koşuyordum zamanım yoktu” dediniz. İ. Küçükkaya ile mesajlaşacak zamanı bulurken en azından Twitter hesabınızdaki 4,7 milyon takipçinize 280 karakterlik bir mesaj yazmaktan veya beş dakikalık bir açıklama yapmaktan sizi alıkoyan neydi?

8- Basın toplantısında “Oy çalmışlardır ama aradaki fark 10 milyon, bu kadarını çalamazlar” dediniz. Seçimi birinci turda bitiren oy miktarı 10 milyon değil 1,3 milyon olarak görünüyor. Dediğiniz manipülasyon miktarı ne kadar olabilir?

9- Sizin ve CHP’nin dün geceki tavrından sonra önümüzdeki seçimlere katılım oranının ve sandık denetimi için seferber olan insan sayısının bir daha bu noktaya ulaşabileceğini düşünüyor musunuz?”

Şu ana kadar bu sorulara herhangi bir cevap verilebilmiş değil. İnce Tüm oyların sayılmasından çok önce açıklanan resmi seçim sonucunu reddedebilirdi. Seçimlerdeki çok sayıdaki usülsüzlüğe, seçim manipülasyonlarına ve olağanüstü hal şartları altında yapılan adil olmayan seçim kampanyasına dikkat çekerek, taraftarlarını protesto için sokağa çağırabilirdi.

Böyle bir durumda HDP taraftarı, Kürtler ve başka muhalefet edenler de sokağa dökülürdü. Erdoğan’ın silahlı milisleri, Osmanlı Ocakları, Sadat Çeteleri kullanma tehlikesi ciddi olarak vardı. Bu muhtemelen iç savaşın çıkması anlamına gelirdi.

İnce, devletin ve ulusun adamı olarak, sokağa dökülen kitlelerin desteğiyle Erdoğan’a karşı sonuç getirecek bu mücadeleye girme yolunu aramadı. Hele hele Kürtlerle birlikte devlet gücüne karşı sokağa çıkmayı hiç istemedi. Teslim olmayı daha uygun gördü. Aynı Kılıçdaroğlu’nun geçen yıl referandum sonrası seçim hilesine karşı yapılan gösterilerle arasına mesafe koyup, protestoları boğduğu gibi.

Üç gündür yazılıp, çizilenleri izliyorum. Bir kez daha tüm siyasal partiler seçimin kazananının kendileri olduğunu söylüyorlar. Türkiye gariplikler ülkesi, herkesin kazandığı yerde kaybeden halklar oluyor herhalde!  AKP yüzde 7 oy kaybetmiş, kazananı yalnızca tek adam o da bir ayağını Bahçeliye kaptırarak topal ördek oldu. Yuları kötü kaptırdı anlayacağınız gibi.  CHP yüzde 3 kaybetmiş, İyi Parti ikinci tur hayallerini bir başka bahara bırakmış, yüzde 9,8 oyla yetinmek zorunda kaldı. İttifak olmasa meclise bile giremeyecekti belki. MHP’nin oyları ise her ne hikmetse yerinde saymış. Manipülasyon  anlaşılıyor ki MHP oylarında yapılmış. Ne hikmetse MHP Kürt illerinde oylarını umulmadık bir şekilde arttırmış. Bir başka gariplik de MHP oylarını arttırdığı bu Kürt illerine adımını dahi atmamış, seçim propagandası hiç yapmamış ama oyları yüzde 300-400 arası hep artmış. Bu durumu da bir kenara not etmek gerekiyor. Derin güçler MHP’nin Erdoğan’a ortak kalmasını istiyorlar anlaşılan. Bu  yönüyle baktığımızda bu seçimin ilk iki kazananı MHP ve HDP’dir.

Hayal ettiği bütün yetkilerle Cumhurbaşkanı koltuğuna oturacak olan Erdoğan şimdi kritik bir dönemeçtedir. Ya Bahçelinin ikide bir yapacağı tehditlere boyun eğecek, ya da mecliste farklı uzlaşmalara kapı aralayacak.

Bu seçimlerin kazananı HDP üzerine ise çeşitli senaryolar dile getirilmektedir. Birçok siyasi tahlilde HDP’nin 1 Kasım’a göre Kürt illerinde büyük oy kaybettiği dile getiriliyor. Söz konusu illerde kaybedilen oy 200 binin altında. Ayrıca bu bölgede çok kanlı bir savaş yaşandı ve büyük göçler de oldu. HDP 1 Kasım’a göre 627 bin oy arttırmış. HDP’nin 7 Haziran 2015 seçimlerindeki oy oranına yetiştiğini söyleyebiliriz.  HDP’nin batı oyları dediğimiz oyların ezici çoğunluğu da Kürt oylarıdır. Elbette demokrasi güçleri bu sefer HDP’yi desteklediler. Unutmayın Kürtler de Kürt illerinde İnce’ye epey oy verdiler.

HDP’yi barajın üstüne çıkaran oyların ezici çoğunluğu Kürtlere ve Alevilere aittir. Bugüne kadar çoğunlukla CHP’ye oy veren Alevilerin bir kısmı stratejik bir tercih yaparak HDP’ye oy verdiler. Çünkü HDP birçok yerde seçilebilir sıralara Alevi kurum temsilcilerini ve Alevi kökenli aydınları aday gösterdi. Yani Alevilerin büyük kesimi HDP’ye oy vermenin kendilerine oy vermek olduğunun bilinciyle tutum belirlediler. Cumhurbaşkanı olarak da Alevilerin büyük kesimi İnce’yi görmek istedikleri için ilk turdan başlayarak olası Akşener seçeneğini ortadan kaldırdılar.

HDP’nin 24 Haziran’da birinci parti olarak bitirdiği 11 ilden aldığı toplam oyun 1 milyon 928 bin olduğu hesaplandı. Buna göre HDP’yi barajın üzerine taşıyan oyların Batı’dan geldiği net bir şekilde ortaya çıktı. Bu tespit doğru ama söylediğim gibi Kürtlerin ezici çoğunluğu zaten Batı’da yaşıyor. Batı oyu dediğimiz oyların ezici çoğunluğu da Kürt ve Alevi oylarıdır zaten. Sol güçlerin toplam oy oranının yüzde 1’i bile bulamayacağını umarım herkes bilir.  Burada önemli olan bence HDP’nin izlediği aday belirleme yöntemidir. HDP ilk defa Kürt kökenlilerin azınlıkta olduğu bir milletvekili aday listesi hazırladı ve birçok batı şehrinde milletvekili sayısını da arttırdı. Yine HDP izlediği seçim stratejisi ile de bir Türkiye partisi olduğunu pratikte göstermiş oldu.

HDP’nin Cumhurbaşkanı Selahattin Demirtaş, Türkiye tarihinde ilk kez cezaevinden cumhurbaşkanı adayı olarak yarıştı. Demirtaş 24 Haziran’da yaklaşık 4 milyon 150 bin oy alarak yüzde 8,5 oranıyla Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan ve CHP’nin cumhurbaşkanı adayı Muharrem İnce’nin ardından en fazla oy alan 3. aday oldu. Demirtaş, 2014 yılında katıldığı cumhurbaşkanı seçiminde yaklaşık 3 milyon 970 bin oy almıştı.

Ancak bütün bunlar ortada olmasına karşın bu seçim için söylenecek tek doğru söz seçimlerin meşru olmadığıdır. Seçimlere gölge düşmüştür ve CHP ile Muharrem İnce bir kez daha “devletin bekası” için seçimleri kaybetmeyi kabul etmiştir. Erdoğan’ın tehditlerine boyun eğerek mücadele sahasından kaçmış ve muhalefette kalmayı kendisi için bir kadermiş gibi kabullenmiştir.

Bu durumu kitlelere anlatamayacak bir CHP’nin gelecek seçimlerde daha da eriyeceği ise ortadadır. Düne kadar Erdoğan’a karşı cesur çıkışlarıyla kitlelerin beğenisini kazanan İnce ise şimdi AKP yöneticilerince CHP’nin doğal lideri olarak lanse edilmektedir. Acaba İnce kapalı kapılar ardında nasıl bir angajmana girmiştir ki, AKP bugün onu CHP’nin başına getirmeye çalışmaktadır. CHP de, İnce de bu sorunun cevabını vermek durumundadırlar.

CHP’nin kurduğu “Millet İttifakı”nın iktidar olmaya yetmediği açığa çıkmıştır. İçinde HDP’nin yer almadığı hiçbir iktidar seçeneğinin uzun vadeli ülkeyi yönetemeyeceği de ortadadır. Umarız İnce’nin basın karşısında söylediği “benim Demirtaş’a özgürlük diye bir söylemim olmamıştır” cümlesi bir dil sürçmesidir. Yoksa bu sözler de kendisine yenildiğini kabul ettiren derin güçlerin emriyle söylenmiştir diyeceğiz.

Tek kişilik yönetim Erdoğan cumhurbaşkanı seçildiğinden bu yana hüküm sürmektedir. 24 Haziran’da olan ise bu durumun resmileşmesidir sadece. Şimdi Erdoğan birçok uygulamayı hiç kimsenin onayı olmadan hayata geçirebilecektir. Hükümeti kendi kuracak ve parlamentonun onayına da sunmayacaktır.  Parlamento artık diğer birçok kurum gibi göstermeliktir. Aslolan Erdoğan’ın Dikta Rejimidir.

Bize düşen ise bu tek adam rejimini tüm kurumlarıyla ortadan kaldıracak ve en azından burjuva parlamenter sisteme yeniden dönülebilecek, barışı ve kardeşliği yeniden tesis edebilecek ittifakları gerçekleştirmektir.  Unutmayalım; “ya hep beraber, ya hiç birimiz”.

Continue Reading

İrfan Dayıoğlu

Recep Tayyip Gitti Gidiyor!

İRFAN DAYIOĞLU

Published

on

Erdoğan 16 yıllık AKP iktidarında her sıkıştığında Kürde saldırdı.  Kimi zaman adına “çözüm Süreci” dediği çöktürme planlarıyla, kimi zaman açıktan imha ile hep saldırdı. Kürt halkının temsilcileri ise her çözüm dendiğinde “biz hazırız, çözümden yanayız” dediler ve iktidarın oynadığı oyunları da bilerek çözüm için koşulları hep zorladılar. Büyük bedeller ödediler ama barış ve kardeşlik isteminden vazgeçmediler, vaz geçmiyorlar. İktidar çözüm istemini, çözümün yolunu açacak olan ateşkes ilanlarını bir zayıflık belirtisi olarak yorumladı ve saldırıların boyutunu arttırdı. Ancak tüm bu saldırılara karşı Kürt hareketi her saldırıdan sonra daha da güçlendi.

Örnek mi isteniyor? İşte Rojava devrimi, işte İran’da on binlerce savaşçısı olan PJAK(Kürdistan Özgür Yaşam Partisi, İşte Türkiye HDP barajları yıka yıka geliyor. İşte Güney Kürdistan’da oluşan Ulusal Cephe.

Bütün planları bir bir bozulan Erdoğan, son çare olarak partili yandaşlarıyla yaptığı gizli toplantılarda HDP’yi nasıl baraj altında bırakabileceklerinin formüllerini anlatıyor. Akabinde Suruç’ta AKP tarafından büyük bir provokasyon sahneleniyor. Bu bize Erdoğan’ın talimatlarının hayata geçirilmeye başlandığını düşündürtüyor. Olaylarda 4 insan yaşamını yitirmiş bulunuyor. Erdoğan bu olayı da tıpkı 7 Haziran ve 1 Kasım öncesinde yaptığı provokasyonlar gibi, PKK’nin üstüne yıkarak oya tahvil etmeye çalışıyor. Ancak korkunun ecele faydası yok artık. AKP gemisi su alıyor ve fareler önden gemiyi terk ediyorlar. Çok yakında Erdoğan yandaşlarınca da yalnız bırakılırsa şaşmamak gerekir.

Artık Erdoğan’ın gizli toplantıları bizzat yandaşlarınca deşifre ediliyor. Söylemler, planlar sosyal medyaya düşüyor. Anlaşılan Recep gidicidir. Recep şimdi bir taraftan hapishanedeki Selahattin Demirtaş’la, beri taraftan da çetin ceviz çıkan Muharrem İnce ile uğraşmak zorunda.

Erdoğan Rojava topraklarının bir kısmını işgal etti ancak yine de seçmenden beklediği desteği bulamadı. Hal böyleyken Erdoğan hala tankla tüfekle siyasete ayar verilemeyeceğini, Türkiye’nin düzlüğe çıkamayacağını öğrenemedi.

Hasan Cemal’in deyişiyle; “Söz konusu vatansa demokrasi teferruattır, diyenler çıktı. Olmadı. Söz konusu vatansa hukuk teferruattır, diyenler çıktı. Olmadı. Devlet bu ülkede hukuk ve demokrasiyi tanımadı. Hukuk ve demokrasi devlete götürülemedi. Bunun için de, barış ve huzur kapımızı çalmadı. Bugün de öyle. Barış ve huzur uzağımızda. Çünkü bugün de darbe zamanlarını yaşıyoruz. Bu seferki askeri değil sivil. Erdoğan’ın sivil darbesi!”

Bütün bu çırpınışlar sorunlara çözüm olmanın çok ötesinde. Tek çözüm kalmıştır, 16 yıldır bu ülkeyi “aldatıldık, oyuna geldik” diyerek yönetmeye çalışan, içinde bulunduğumuz durumun sorumluları başkasıymış gibi gösteren AKP ve liderini emekli edip dinlenmeye göndermektir.

Bunu yapabiliriz. Başarabiliriz. Erdoğan’dan kurtulabiliriz. Erdoğan inişte, çöküyor. Hapiste olmasına rağmen Selo Başkan’la HDP de yükseliyor. Muharrem İnce çıkışta, Erdoğan köşeye sıkışan kedi misali elinin ulaştıklarının yüzleri tırmalıyor.  Çözümü zulmünü arttırmakta arıyor. Ancak artan zulüm ateş topu olup Erdoğan’a dönüyor. Recep gitti gidiyor. Hem de en yakınlarınca terk edilerek gidiyor.

Artık Erdoğan ve ekibine güle güle demenin zamanıdır. Bakın Başkan adayı Selahattin Demirtaş mesajında durum tespitini çoktan yapmış;

“HDP barajı aşarsa Erdoğan bitmiş demektir, erken seçim falan olmaz artık. Cesaret ve korku, birbirine uzak duygular değildir, bitişiktir neredeyse. Birinden diğerine sıçrama bazen bir dakikada bile gerçekleşebilir. Şimdi cesaret hızla yayılıyor ve bizim bunu büyütme gibi bir sorumluluğumuz vardır. Öncüler her zaman korkuyu ve karanlığı ilk yarmak görevi olanlardır. Öncü de korkarsa zulüm kurumsallaşır, faşizm uzun süreli bir yönetim biçimine dönüşür. Türkiye’de bu yönüyle, rüzgarı cesaretten yana tersine çevirdiğimize inanıyorum.”

Eğer bu öngörüler doğru çıkarsa Türkiye’nin demokratikleştirilmesi yolunda geri döndürülemez bir süreç başlatılmış olacaktır.

AKP iktidarının kuyruğu fena halde sıkıştı. 16 yıllık Erdoğan iktidarının birçok yolsuzluğunu rüşvet dağıtımını gördük. Ancak 24 Haziran seçimleri dolayısıyla bol keseden rüşvet ve ulufe dağıttığına, borç sildiğine, yolsuzluk usulsüzlüklerin üzerini çizdiğine, dile benden ne dilersen türünden böylesine uçuk ve yalan vaatlerde bulunduğuna bugüne kadar şahit olmamıştık.

Erdoğan ve ekibi bütün bu saydıklarımızı yapmasına rağmen, anket sonuçları, meydanlar, ülkede esmekte olan hava iktidarın içini rahatlatmıyor. Muhalefetin, özellikle de Kürt seçmenin yolunu kesmek için her türlü üç kağıt, sonucu garantiye alacak her türlü alavere dalavere çoktan hazırlanmış, -hatta yasalaştırılmış- olsa da iktidar sonuçlardan emin değil.

Bundan dolayı devreye savaşçı, ırkçı tekçi hayaller sokuluyor. Savaş seçeneği ile sonuç alınmaya çalışılıyor. Vatan, millet, bayrak, beka, istiklâl, şehitlik, düşman, vb. ajitasyonları eşliğinde, kitleler en zayıf noktalarından, korkularından, inançlarından, kutsallarından vurulmak isteniyor.

AKP öncülüğünde kurulan İslamo-milliyetçi faşist Cumhur İttifakının eylemi de, söylemi de kan ve zulüm üzerine kurulu. Savaştan besleniyorlar. Yıkmaktan, yok etmekten, kökünü kurutmaktan başka sözcükleri bulunmuyor. Toplumun sorunlarına yönelik en ufak bir talepleri dahi yok. Geleceğe yönelik projeleri tükenmiş, o zaman bize düşen daha çok çalışmaktır, daha çok kardeşleşmektir, daha çok barışı, demokrasiyi, eşitliği, özgürlüğü savunmaktır.

Erdoğan’ın savaş siyaseti çökmektedir. Afrin Harekatı beklenen oy artışına yol açmadı. Şimdi Kandil seferini, Şengal seferini diline dolamış, bununla sonuç almaya çalışıyor. Ancak Kandili de fethetse iktidarı kaybetmekten kurtulamayacaktır. Bunu bildiği için de gizli toplantılarda “ne yapın edin HDP’yi baraj altı bırakın” diyor. Bu planının basına, sosyal medyaya sızması bu planı da daha uygulanmadan boşa çıkarmıştır.

Bundan sonra HDP baraj altından kalırsa kamuoyunca bunun sorumlu Erdoğan olarak bilinecektir. Çünkü kendisi söylüyor. Sandıkları ele geçirin, herkesten önce sandıkların başında olun diyerek hile yapın demek istiyor. Yine provokasyonlar yaptırarak HDP’ye oy verecek halkın sandıklara gelmesini önlemeye çalışıyor.

Ancak bu çırpınışlar da boşunadır. Erdoğan artık nereyi işgal ederse etsin, nereye bayarak dikerse diksin bunu oya tahvil edemeyecektir. Abbas yolcudur. Recep gitti gidiyor. Her kim ki bu gidişe katkı yapmak istiyorsa oyunu HDP’ye ve Demirtaş’a vermelidir. Gördüğünüz gibi Erdoğan’ı başkan yaptırmayacak tutum HDP’ye barajı aştırmaktır. Öyleyse bir kez daha Oylar HDP’ye, Oylar Demirtaş’a diye bitirelim sözü bitirelim.

Continue Reading
Advertisement

HAFTANIN EN ÇOK OKUNANLARI