Connect with us

.

Röportaj

DAİŞ’in propagandacısı Bayrak: Birinci kırıklığım DAİŞ, ikincisi Türkiye

AleviNet

Published

on

CIA’nin kripto belgelerinde adı geçen DAİŞ’in propagandacısı Defne Bayrak, QSD’nin elinde. DAİŞ’e katılan Bayrak, Türkiye’ye soracağı sorular olduğunu ve “yüzleşmek” istediğini belirtiyor. Bayrak: “Birinci hayal kırıklığım DAİŞ, ikincisi Türkiye oldu.”

ERSİN ÇAKSU
ANF/DÊRİK

CIA ile ABD’nin Ankara Büyükelçiliği arasında 2010’daki kripto yazışmalarda adı geçen ve 2015 yılında DAİŞ’e katılan Türk kadın gazeteci Defne Bayrak, Demokratik Suriye Güçleri’nin (QSD) elinde.

Defne Bayrak, Türkiye’de Hürriyet, Vakit, TimeTürk, İnkaNews, Küresel Haber gibi yayın organlarında çalıştıktan sonra DAİŞ’in yayın organlarında çalıştı ve 2015 yılında sosyal medya hesabı Twitter’dan yaptığı paylaşımla, iki kızıyla birlikte DAİŞ’e katıldığını duyurdu.

İstanbul- Ürdün- Suriye hattında bir DAİŞ propagandacısı
İstanbul Üniversitesi Gazetecilik Bölümü okuyan ve aynı üniversitede Tıp okuyan Ürdün vatandaşı Halil Ebu Mulal El-Belavi’yle evlenen Bayrak, 7 yıl Ürdün’de yaşadıktan sonra eşinin 30 Aralık 2009 tarihinde Afganistan’daki ABD üssüne yaptığı intihar saldırısının ardından Türkiye’de yaşamaya başladı.

El Kaide ile DAİŞ’in ayrışması döneminde Türkiye’de çalıştığı DAİŞ bağlantılı yayın organlarında örgütün şiddetli bir savunucusu olan Bayrak, Nisan 2015 tarihinde iki kızıyla birlikte Antep üzerinden Suriye’ye geçerek örgüte katıldı ve Suriye’de de örgütün yayın organlarında çalıştı.

ABD’nin kripto yazışmalarında yer alıyor
ABD’nin Ankara Büyükelçiliği Maslahatgüzarı Dougles Silliman tarafından ABD Dışişleri Bakanlığı ile CIA ve FBI’ya 13 Ocak 2010 tarihinde geçilen kriptoda ismi geçenlerden biri de Defne Bayrak’tı.

Kripto yazışmada Defne Bayrak’a ilişkin şu ifadeler yer alıyordu: “Bu raporda adı geçen şahsın ABD’de ya da yurtdışında sivil havacılığa tehdit oluşturabileceği gerekçesiyle Amerikan Taşımacılık Güvenliği İdaresi’nin ABD’li ve yabancı hava taşımacılarına ibraz ettiği Uçuş Yasağı Güvenlik Direktifi kapsamına alınmasını öneriyoruz.”

Esrarengiz ve ajan: El Belavi
Kripto raporun yazılmasından iki hafta önce yani 30 Aralık 2009 tarihinde Bayrak’ın Ürdünlü eşi El-Belavi, El Kaide liderlerinden Eymen El Zavahiri’ye ilişkin elinde önemli bilgiler olduğunu belirterek, Afganistan’daki ABD üssünde biri Ürdün ajanı ve 7’si de CIA ajanına intihar saldırısı düzenlemişti.

Defne Bayrak ile evlendikten sonra Ürdün’e dönen El-Belavi’nin burada Ürdün istihbaratı tarafından muhbirliğe ikna edildi ve El-Belavi de El Kaide içerisinde hızla yükselerek, örgüte ilişkin önemli bilgileri Ürdün istihbaratı, dolayısıyla CIA’yle paylaştı.

Afganistan’daki ABD üssüne yaptığı intihar saldırısının nedeni ise uzun süre “CIA ile El Kaide arasında çift taraflı olarak çalışan” El-Belavi’nin sırrı olarak kaldı. Ancak El Belavi’nin saldırıdan önce eşi Defne Bayrak ve çocuklarını Türkiye’ye getirmesi dikkat çekiyor.

Defne Bayrak, DAİŞ serivenini anlatıyor
Sözü edilen Defne Bayrak ise uzun süre Türkiye’de DAİŞ’in propagandacısı olarak çalıştıktan sonra Nisan 2015 tarihinde DAİŞ’e katılmak için yola çıktı. Bundan sonrasını ise bir süredir QSD’nin elinde esir olan Defne Bayrak’tan dinliyoruz: “Gerçekten bir İslam devletinin kurulduğuna ikna olarak iki kızımla birlikte İslam topraklarına göç etmeye karar verdim. Zaten daha önce çeşitli basın kurumlarında çalıştığım dönemde örgütle bağım vardı.

Antep’te gözaltı
“Katılmaya karar verdikten sonra önce Antep’e geldim. Burada gözaltına alındım. Ama kısa bir gözaltı süresinden sonra serbest bırakıldım ve aynı gece sınırdan DAİŞ’in topraklarına geçtim.

“Bundan sonra bir süre Tabqa ve Meyadin’de makarlarda (DAİŞ’in yeni katılan kişileri tuttuğu mekanlar) kaldım. Çocuklarımı okula kaydettirmek istedim ama evli olmadığım için yapamadım. Bunun üzerine makardaki bacıların arabuluculuğuyla Mısırlı biriyle evlendim.

DAİŞ’te ikinci kez evlendi
“Kadınlar tavsiye ettiler, öyle tercih ettim ama hayal kırıklığıydı. Mısırlı olan sürekli şiddet uyguluyordu hem bana hem çocuklarıma karşı, sürekli bizi tehdit ediyordu. Hatta biz kaçmak istediğimizde Vali’ye söylemişti bizi öldürtmemle tehdit etti. Saçma sapan tuhaftı zaten.

“Bir yıl 3 ay onunla evli kaldım, ‘mahkemeye gidersen seni yalancı çıkarırım, rezil ederim’ diye tehdit ediyordu. Çok zor oldu elhamdülillah boşandım. Benimle evlendiğinde evli değildi ancak biz evlendikten sonra çocuğum olmuyor diye Suriyeli 16 yaşında bir kızla evlendi.

‘Akıllı kadın evde turşu yapar’
“Boşandıktan sonra Meyadin’den Tabqa’ya gittim. Burada çok zorluk çektim. Kızlarım perişan oldu. Benim için bir hayal kırıklığı olmuştu. Kendisine devlet diyen ve bizi davet edenler bir kadına evlenmek dışında bakamıyorlardı.

“Mısırlı olan eşimle evliyken bile kaç kez çalışmak istediğimi söylediğimde, beni rezil edeceğini söyledi ve kesinlikle izin vermedi. Hatta bir gün yine çalışmak istediğimi söylediğimde bana ne dedi biliyor musun? ‘Akıllı kadın evinde turşu yapar’ dedi. Anlıyor musun kadına yaklaşımları böyleydi…

‘DAİŞ üzerine kitap yazmak istedim’
“Boşandıktan sonra bir süre DAİŞ’in çeviri işlerini yaptım. Onların yaşamına, ekonomik yapısına ve İslam devletine ilişkin bir kitap yazmak istedim ama dinleyen olmadı. Daha kitap yazmıştım. Usame kitabını… Fakat fırsat verilmedi.

“DAİŞ’te evli olmasa bir kadın tek başına hiçbir işi yapamıyordu. Buna fırsat verilmiyordu. Onun için yine evlenmeye karar verdim. Kilisli Kürt biriyle evlendim. Adı Abdullah’tı. Onunla da iki ay evli kaldım ve hamileyken ayrıldım.

“Daha sonra çocuklarımı alıp Türkiye’ye kaçmaya karar verdim ve Raqa’dan yola çıktık. Ancak Fırat Nehri’ni geçerken YPG tarafından yakalandık. İki ay cezaevinde kaldım sonra kampa geçtik, çocuklarımla beraber. Kilisli eşimden olan çocuğumu da Heseke’de doğurdum.”

Türkiye ihanet etti
Türkiye’de DAİŞ ile ilişkili olduğunun devlet tarafından bilindiğini ve hatta Antep’te gözaltına alındığında da Suriye’ye geçeceğinin bilindiğini belirten Defne Bayrak, hiçbir şekilde uyarılmadığını dile getiriyor ve Türkiye’nin kendilerine “ihanet” ettiğini kaydediyor.

Defne Bayrak, “Birinci hayal kırıklığım DAİŞ’ti. İkinci hayal kırıklığım ise Türkiye oldu. Herkes İslam’ı kullanıyor. Dünyanın her yerinden, Afrika’dan, Avrupa’dan, Asya’dan insanlar gelip Türkiye üzerinden DAİŞ’e katılırken kapılar açıktı, ama şimdi işler bozulunca kapılar kapandı” diyor.

‘Kullanıldık’

“Bizler kullanıldık” diyen Defne Bayrak’a “Sizleri kullandıklarını düşündüğünüz kişi ya da kurumlar ile aranızda bir anlaşma mı vardı?” sorusunu yöneltiyoruz ama detaylara girmek istemiyor.

Yargılanmaların ilişkin kurulması planlanan uluslararası mahkemeye mesafeli yaklaşan Defne Bayrak, Türkiye’de yargılanmak istediğini ve “muhataplarıyla yüzleşmek” istediğini ifade ederek şunları dile getiriyor: “Yargılanacaksam Türkiye’de yargılanmak istiyorum. Bu olayda sadece bizim suçlu olduğumuzu kabul edemiyorum. Bu işin muhataplarıyla da yüzleşmek isterim. Beni yargılayacaklarsa kendileri de benim sorularıma cevap versinler istiyorum.”

‘Soracağım sorular var’
“Yüzleşecekleriniz kim?” sorusunu ısrarla yanıtsız bırakan Defne Bayrak, “Soracağınız sorular var yani…” şeklindeki sorumuza da “Tabi ki var. Kimse zulümle ayakta kalamaz. DAİŞ’i görüyorsunuz. Zulmüyle yıkıldı. Eğer Türkiye’de zulümle yürümek istiyorsa sonlarını beklesinler” diyor.

‘İlk hayal kırıklığım DAİŞ, ikincisi Türkiye’
Türkiye ile bir “hesaplaşmasının” olduğunu belirten Defne Bayrak, “Sorularıma cevap vermeliler. Bir hesaplaşma gerekiyor. Ben sıradan bir vatandaş bile olsam benim haklarım var. Ben buraya geçerken, beni buraya geçirmişlerse, ben dönmek istediğimde kapılar neden kapalı? Ben bir plan kurdum sen git oraya, sonra da gelmek istediğimde kapılar kapalı olsun. Ben bunu kabul etmek istemiyorum” diyor.

“Hayal kırıklığına mı uğradığınızı düşünüyorsunuz?” şeklindeki sorumuza da “Çok fazla hayal kırıklığına uğradım. Birinci hayal kırıklığım DAİŞ, ikincisi Türkiye oldu” yanıtını veriyor.

özgür politika

Continue Reading
Click to comment

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Röportaj

‘Sorunun Aleviler Olmadığını Görmek İstemediler’

editor

Published

on

By

Alevi açılımında dönemin hükümetinin samimi davranmadığını savunan Hacı Bektaşi Veli Anadolu Kültür Vakfı Başkanı Ercan Geçmez, “Hep Aleviliğin tarifinden yola çıkarak sorunu çözmeye çalıştılar. Bir türlü sorunun Aleviler ve Alevilik olmadığını görmek istemediler” diyor. Röportajımızın dünkü bölümünde, Ercan Geçmez’le cem evlerine yasal statü verilmesi ve zorunlu din dersinin kaldırılması konularını Sivil Sayfalar’dan Seda Baştuğ Dilli ile konuşmuştu. Dilli, bugünkü röportajda ise Madımak Katliamı’nı ve 2010-2011 yılları arasında gerçekleşen Alevi açılımını görüştü.

Yıllardır Madımak Katliamı’nın failleri yargılanmıyor. Madımak Oteli’nin müzeye dönüştürülme talebi de hayata geçirilmedi. Yakın zamanda Ankara’da bir Madımak Müzesi kurulması çalışmalarına başlandı. Bu konuda ne söylersiniz?

Yıllardır Madımak faillerinin yargılanmaması ve yakalanmaması Türkiye’de hukukun tarafsızlığını yitirmesi ve siyasetçilerin toplum arasında kin ve nefret dilini sıkça kullanması buna sebep olmuştur. Madımak Oteli’ni müzeye dönüştürmek isteme talebi de bu siyasetçiler tarafından hep bu şekilde bir tehdit olarak kullanılmıştır. Ankara’da bir Madımak Müzesi kurulması çalışmasını önemli buluyorum. Dilerim bütün toplum buna duyarlılık gösterir, bir yüzleşme gerçekleştirebiliriz.

‘Acıyı Paylaşmazsak Bu Ülkede Birçok Madımak Yaşanır’

Sizce bugünün Türkiye’sinde ikinci bir Madımak yaşanır mı?

Alevilerin Sivas Madımak Oteli’nin ‘Utanç Müzesi’ne dönüştürülmesini istemesi, kimi çevrelerin savlarının aksine, Alevi topluluklarının yas ve acıyı edebileştirmek arzusundan kaynaklanmamaktadır. Bilindiği gibi Sivas katliamı, bu ülkede tekil bir örnek değildir. Aksine Cumhuriyet dönemini de kapsayan, Aleviliğin yüzlerce yıllık tarihinin barındırdığı katliamlar zincirinin bir halkasından ibarettir. Ancak artık ülkemiz bu ayıbıyla yüzleşmeye ve acının bütün yükünü ve ağırlığını tek başına yaşayan Alevi toplumunun sırtından almak zorundadır. Bu doğrultuda Madımak Oteli’nin müze yapılması talebi, aynı zamanda acının paylaşılması ve katliamın utancıyla yüzleşmesi talebidir. Madımak Oteli müze yapılmalıdır ki gelecek kuşaklar ve bu katliamı yaşayan, tanık olan, paylaşan herkes Alevilere ve Aleviler gibi ayrımcı uygulamalara ve acılara uğratılmış topluluklar karşısında başımızı utançla eğebilelim. Ama aynı zamanda bir daha böylesi olayların yaşanmaması için gerekli dersi almak üzere Alevilerin sırtına yüklenen anımsama yükünü paylaşabilelim. Şayet bunlar gerçekleştirilemezse ne yazık ki bu ülkede birçok Madımak daha yaşanır.

‘Alevi Açılımında Dönemin Hükümeti Samimi Davranmadı’

Alevi açılımının yaşandığı dönemde, cem evlerine ibadethane statüsü verilmesi konusu neden çözülemedi?

Bu tamamen o dönemin hükümetinin bakış açısıyla ilgili bir durumdu. O dönem Türkiye’yi yönetenler, sadece Alevi açılımı değil, birçok demokratik açılımdan bahsederek ülke içerisinde tam da bahsettiğimiz gibi toplumsal bir barışa ihtiyaç olduğunu düşünerek bu sorunları çözeceğini bütün topluma beyan etti. Biz de vakıf olarak bu açılımın çok kıymetli olduğunu ama samimi olması gerektiğini ve bazı kuşkularımızın olduğunu belirterek katılacağımızı beyan ettik. Bu açılımda hükümetin elini rahatlatmak amacıyla, belki de hiçbir Alevi örgütünün yapmadığı büyük bir rapor hazırladık. Bu rapor içerisinde sorunların nereden kaynaklandığını, nasıl çözülebileceğini belirten önemli tespitler vardı. Hatta dönemin bakanı bizzat vakfa teşekkür ederek birçok sorunun çözümünün bizim sunduğumuz raporda olduğunu beyan etmişti. Bunlardan bir tanesi de cem evlerinin ibadethane statüsüyle ilgili çözümdü.

Ama ne yazık ki hükümet, başında da belirttiğimiz gibi samimi davranmayıp sorun çözme yerine, sorun üretmeye gitti ve hatta kendilerinin yayınladığı raporlarda bırakın Alevilerin Cem evlerini, İslam’ın da sorun olduğunu belirten cümleler kurarak bir rapor yayınladılar. Kısacası sorun olmayan bir sorun. Hükümet tarafından sorun yapılarak çözülmek istenmedi.

‘Alevi Çalıştayları, Çalıştay Dışında Her Şeye Benziyordu’

Geçtiğimiz hafta, Alevi Açılımı Koordinatörü Necdet Subaşı ile bir röportajımız yayımlandı. Subaşı röportajda, Alevi açılımının tamamlandığını söyledi. Röportajı okudunuz mu? Ne düşünüyorsunuz?

Necdet Subaşı’nın röportajını okudum. Kendisi de zaten bu açılımların koordinatörüydü. Alevi açılımın aslında birinci çalıştayda tamamlandığını, daha doğrusu bittiğini bizzat kendileri oradaki davranışlarında göstermişlerdi. Tam da sayın Subaşı’nın Sivil Sayfalar’da bahsettiği gibi, kendisi modernitenin yetiştirdiği bir akademisyendir. Onun içindir ki, sürekli devlet gözüyle baktı işe. Hep Aleviliğin tarifinden yola çıkarak sorunu çözmeye çalıştılar. Bir türlü sorunun Aleviler ve Alevilik olmadığını görmek istemediler. Sivil Sayfalar’da yaptığı röportajından da bunu çok net görebiliriz. En nihayetinde Alevi Çalıştayları, çalıştay olmak dışında her şeye benziyordu. Alevi katliamlarında adı geçmiş kişiler dahi, Alevi çalıştaylarında görüş bildirip konuşmaya başladılar. Herkesin dinini ve ilahiyatını kendisine bir devletli görev edinen ilahiyatçılar tarihten, atadan devraldıkları mirasla Alevilere ve Alevi örgütlerine parmak sallayarak, ‘öyle değil, böyle olacaksınız’ diyorlardı. Bunlar da tam da Necdet Bey’in yetiştiği modernitenin elemanlarıydı.

Necdet Bey ve arkadaşları, sorunun çözümünden ziyade, Alevilere yeni bir diyanet oluşturmaya heveslendiler. Tam da bu noktada sorun çözülmedi. Alevilik İslam’ın içi mi, dışı mı gibi abuk sabuk bir tartışmayı, başkalarının İslam’ın neresinde olup olmadığını sormadan direk Alevilere sorarak, sorunu çözmek istemediler. Gerçi sorun bizim sorunumuz değil, ama bunu da görmek istemediler. Kısacası Necdet Bey’in size verdiği röportaj modernist, popülist ve muktedir bir röportaj olarak bizim açımızdan algılanabilir.

‘Alevi Toplumu ‘Benim Kâbem İnsan’ Demeyi Unutmamalı’

Alevi derneklerine ve Alevi toplumuna konuyla ilgili bir mesajınız var mı?

Ne olursa olsun insanları dinlerinden, ırklarından, cinsiyetlerinden veya renklerinden ayrı tutmamak gerekir. İnsan hakları, bütün insanlar içindir. Şayet insan haklarıyla ilgili ihlalleri gördüğünüz yerde sözünüz yoksa ne bir Alevi derneği olabilirsiniz, ne de bir Alevi toplumu. Çünkü Aleviliğin temeli insandır. Uluların buyurduğu gibi “Benim Kâbem insandır” demeyi asla Alevi toplumu ve Alevi dernekleri unutmamalıdır. Milliyetçiliğin, ümmetçiliğin ve ayrımcılığın giderek yaygınlaştığı bir dünyada, Aleviliğin sözlerinin ne kadar gerekli ve doğru olduğu bir kez daha önümüzde temmuzun güneşi gibi durmaktadır. Alevi dernekleri ve Alevi kamuoyu, bilimin ışığında hukukun, demokrasinin ve eşit yurttaşlığın yolundan çıkmamalıdır. Yüzyıllardır nasıl ki Hüseyin’i, Pir Sultan’ı, Nesimi’yi, Hallacı Mansur’u, Şeyh Bedrettin’i ve Hacı Bektaş gibi önderlerin söylediği sözler ve gösterdiği davranışlar halen insanlığa yol oluyorsa, Alevilerin ve Alevi örgütleri de bu yolu daha yaygın bir şekilde topluma yansıtmalıdır.

‘Toplumsal Yüzleşme için Demokratik Anayasaya İhtiyaç Var’

Türkiye’deki kamuoyuna bu konuda ne söylemek istersiniz?

Türkiye kamuoyuna gelince; birlikte yaşamanın yolu eşitlikten geçer. Onun için de devletli değil, toplumsal bir barışın kaçınılmaz olduğu gerçektir. Bu toplumsal barış, birilerini birilerine benzetmek için değil, tam da bunu reddedip o birisini olduğu gibi kabul etmekten geçer. Onun içindir ki dönem dönem siyasetçilerin kendi çıkarlarını öne çıkarmak için kullandıkları kin ve nefret dilini, onların kursaklarında bırakmak gerekir. Şayet Türkiye toplumu bu toplumsal barışı sağlayamazsa, ne yazık ki acılarımız hep omuzlarımızda yük olarak kalacaktır. Oysa bu acıları, omuzları paylaştığımız sürece bir daha böyle acılar yaşamayabiliriz. Bu anlamıyla Türkiye’nin geleceği için toplumsal yüzleşmenin gerçekleşeceği bir demokratik anayasaya ihtiyaç olduğu aşikârdır. Hep birlikte hukukun üstünlüğü, demokrasi ve laik ve sosyal bir anayasanın oluşması için çaba sarf etmeliyiz. Bu çaba, gelecekte bu ülkede yaşayacak insanlara bırakabileceğimiz en büyük mirastır.

Continue Reading

Röportaj

Oy ve Ötesi: Seçmen 31 Mart’taki belirsizliğe son vermek istiyor

AleviNet

Published

on

Oy ve Ötesi Derneği 2014 yılından beri sandık başlarında gönüllü olarak gözlemcilik yapıyor. Seçim öncesinde dernek tarafından eğitim verilen müşahitler, sandık başlarında görev alarak T3 adını verdikleri mobil uygulamaya ıslak imzalı tutanakları yüklüyorlar. Böylece dernek, elde ettiği tutanakları Yüksek Seçim Kurulu’nunkilerle karşılaştırarak seçimde usülsüzlük yapılıp yapılmadığını teyit ediyor.

Beşinci yılını dolduran dernek, 23 Haziran’da tekrarlanacak İstanbul büyükşehir belediye başkanlığı seçimlerinde de gönüllüleriyle birlikte sandık başında olacak. 31 Mart seçimlerinin yenilenme kararıyla İstanbulluların sandık başında alacağı pozisyon, Oy ve Ötesi’nin seçim güvenliği için nelere dikkat edeceği gibi soruları derneğin başkanı Mustafa Köksalan’a sorduk.

DW Türkçe: Oy ve Ötesi gönüllüleri 23 Haziran’daki İstanbul seçiminde sandık başında görev alacak mı?

Mustafa Köksalan: Evet, hedefimiz İstanbul’daki 31 bin küsur sandığın her birinde bir gönüllü görevlendirebilmek. Bu yönde çalışmalar yapıyor, gönüllülerimize eğitim veriyoruz.

31 Mart’ta İstanbul’daki her sandıkta bir gönüllünüz var mıydı?

Köksalan: Gönüllünün ilgisi seçimden seçime değişiklik gösteriyor. 31 Mart’ta da, 24 Haziran 2018’deki genel seçimlere göre sandıklarda görev almak isteyen gönüllülerimizin sayısı düşüktü. İstanbul genelinde 31 binden fazla sandık var. Ancak bizde iki bin civarında gönüllü katılımı vardı.

Peki, seçimlerin iptal edilmesi ya da sandık görevlilerinin usülsüzlük yaptığı yönündeki iddialar 23 Haziran için gönüllülerinizi olumsuz yönde etkiledi mi? Bir korkuya neden oldu mu?

Köksalan: Gönüllülerimiz 31 Mart’ın aksine 23 Haziran’da tekrarlanacak seçimler için büyük ilgi gösteriyor, görev almak istiyorlar. Bir de biz müşahitlik yapıyoruz. Sandık kurulunda değiliz. Vatandaş olarak kurulu gözlemleyen, kanuna aykırı bir durum varsa uyaran taraftayız. Dolayısıyla bu tür etkenler gönüllülerimizi çok etkilemiyor.

Peki, gönüllülerinizin sayısı neden arttı sizce?

Köksalan: Kurumsal olarak bir şey söyleyemem ama… Bir önceki seçim iptal edildi. Bu nedenle vatandaş daha fazla katılım göstererek, denetimin içinde yer alarak bu belirsizliğe son vermek istiyor olabilir. Herhangi bir anket çalışması yapmadık. Tam olarak vatandaşı neyin motive ettiğini bilmiyorum. Az önce de söyledim, bir önceki seçimlerde gönüllü katılımı azdı. Ancak 23 Haziran için kayıtları açtığımızda, 31 Mart’ta görev yapan toplam kişi sayısından daha fazla gönüllünün ikinci günde görev talebinde bulunduğunu gördük. İki günde iki bin 600 kişi başvuruda bulundu. Bu demek oluyor ki seçim gününe kadar görev almak isteyenlerin sayısı daha da artacak.

Önümüzdeki seçimde, öncekinden farklı olarak dikkat edeceğiniz, odaklanacağınız bir nokta var mı?

Köksalan: 31 Mart’taki seçimlerde Oy ve Ötesi’ne yönelik eleştiriler oldu. Biz eleştiriye açık bir topluluğuz. Dolayısıyla 23 Haziran’da daha fazla insanla çalışıp, daha erken bir raporlama yapacağız. Ayrıca bu zamana kadar karşılaştırdığımız tutanakları itiraz süreçlerinde siyasi partilerle paylaşıyorduk. Bu defa tutanakları anlık olarak kamuoyuyla paylaşacağımız bir arayüz üzerine çalışıyoruz. 10 Haziran’da bununla ilgili olarak bir test yapacağız.

CHP’nin 31 Mart’ta kullandığı sisteme benzer bir şey mi hazırlıyorsunuz?

Köksalan: Bu tür sistemler özeldir ve kimse bir diğerininki nasıl işler, uygulanır bilmez. Dolayısıyla biz de CHP’nin sistemini çok iyi bilmiyoruz. Ancak Oy ve Ötesi, herkesten daha uzun süredir görevlileriyle tutanak teyit eden bir organizasyon. Siyasi partiler de bunun önemini Oy ve Ötesi sayesinde kavradı.

Gönüllüleriniz arasında iktidar partisine oy verenler mi muhalefet partilerine oy verenler mi öne çıkıyor?

Köksalan: Bazıları, yaptıkları haberlerle Oy ve Ötesi’ni baltalamaya çalışsa da biz demokrasi için çalışıyoruz. Çağrı merkezimize gelen telefonlarda kimseye siyasi görüşünü sormuyoruz. Dolayısıyla kimin hangi partinin seçmeni ya da üyesi olduğunu da bilmiyoruz, ilgilenmiyoruz. Gönüllülerimiz arasında Ak Partili de var, CHP’li de, HDP’li, MHP’li de… Müşahitlerimiz, sandık başlarındayken kurul bir hata yapıyorsa, bunu kanuna dayalı olarak düzeltmeye çalışıyor. Tarafsızlık da tam bu arada devreye giriyor zaten. Tek arzumuz seçimlerin demokratik bir şekilde yapılması. Kişisel olarak son seçimlerde dile getirilen usülsüzlük iddialarıyla, iktidar partisine oy veren seçmenin de seçim güvenliğine daha fazla önem vermeye başladığını düşünüyorum.

Mustafa Köksalan

Mustafa Köksalan

Gönüllüleriniz arasında AKP’lilerin de olduğunu söylüyorsunuz. Ancak iktidara yakın bazı medya organları, her seçim öncesinde Oy ve Ötesini “seçime şaibe karıştırma çabasındaki organizasyon” olarak niteliyor. Sizce bunun nedeni ne?

Köksalan: Bu yorumu neye dayandırarak yapıyorlar bilmiyorum. Oysa Oy ve Ötesi’nin seçime şaibe karıştırması mümkün değil. Öyle bir organizasyon yapmıyoruz. Bizim gönüllülerimiz sandık kurullarında yer almıyor ki. Gözlemci olarak sandık başında duruyorlar. İsteseler de bir şey yapamazlar zaten.

31 Mart’taki seçimlerde İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı’na dair usülsüzlükler tespit etmiş miydiniz?

Köksalan: Bu etkin bir seçim organizasyonu yapmakla da doğru orantılı. 31 Mart’ta gönüllü sayımız yeterli seviyede değildi. Dolayısıyla topladığımız tutanaklar üzerinde yaptığımız karşılaştırmalarda seçim sonucunu doğrudan etkileyecek farklar tespit etmedik. Ancak yine de elde ettiğimiz verilerle hazırladığımız analizi siyasi partilerle paylaştık.

Son seçimlerde yeterli sayıda gönüllünün sandık başında görev almamış olması, Oy ve Ötesi’nin toplum nezdinde önemini kaybettiğini mi gösteriyor bize?

Köksalan: Derneğimiz buna dair bir araştırma yapmadı. Ancak yine de öyle demek doğru olmaz.

O zaman neden gönüllü sayınızda düşüş vardı?

Köksalan: 24 Haziran’a göre seçime ilginin daha az olmasını, arka arkaya çok fazla seçim yapıldığı için insanlarda bir bıkkınlık olduğunu, kimilerinin de CHP’ninki gibi farklı organizasyonlarda görev aldığını da hesaba katmak gerekir.

Partilerin müşahitliğe daha fazla önem vermesi, gelecekte Oy ve Ötesi’nin işlevini tamamen yitirmesine sebep olur mu?

Köksalan: Derneğimiz, kurulduğu günden bu yana çok önemli işler yaptı. Evet, artık partiler de kendi içlerinde buna çok önem veriyorlar ama Oy ve Ötesi’nin tek yapacağı şey müşahitlik ve eğitim olarak kalmayacaktır. Biz de zamanın şartlarına göre kendimizi yenileyeceğiz elbette. Beş yıl sonra Oy ve Ötesi’nin, seçimlerde hangi pozisyonlarda görev alacağını şimdiden kestirmek zor. Biz katılımcı demokrasiye inanan insanlarız ve Türkiye’de seçim sistemi içerisinde farklı boşluklar var. Dolayısıyla Oy ve Ötesi o boşlukları gelecekte de doldurmaya devam edecektir.

Söyleşi: Tunca Öğreten

© Deutsche Welle Türkçe

 

Continue Reading

Röportaj

“Mevcut Anayasa Zorunlu Din Dersinin Kaldırılması İçin Yeterli”

editor

Published

on

By

Cem evlerine ibadethane statüsü verilmesi için yasal değişikliğe ihtiyaç olmadığını belirten Hacı Bektaşi Veli Anadolu Kültür Vakfı Başkanı Ercan Geçmez, mevcut anayasada din dersinden muafiyet olanağına ilişkin güçlü bir dayanağın mevcut olduğunu söylüyor. Cem evlerine yasal statü verilmesi ve zorunlu din dersinin kaldırılması, uzun yıllardır Alevilerin en önemli taleplerinin başında geliyor. Cem evleri konusunda hukuki mücadeleler veren ve zorunlu din dersiyle ilgili sivil itaatsizlik eylemlerini sürdüren Ercan Geçmez’le iki bölüm halinde yayınlanan röportajın ilkinde cem evleri ve zorunlu din dersini Sivil Sayfalar’dan Seda Baştuğ Dilli konuştu.

Hacı Bektaşi Veli Anadolu Kültür Vakfı olarak faaliyetlerinizden bahseder misiniz? Sorunlarınızın çözümü adına yakın zamanda yürüttüğünüz çalışmalar var mı?

1994 yılında kurulan Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı’nın kuruluş amacı belirtildiği gibi asırlardan bu yana çeşitli medeniyetlerin yaşadığı bu topraklarda, bu medeniyetlerden bir tanesi olan Alevi Bektaşi kültürünün taşıyıcılığını yapan büyük düşünür Hacı Bektaş Veli’nin yaşamını, taşıdığı kültürün, geçmişten günümüze yansımalarını ve felsefesini gerek yurt içinde, gerek yurt dışında araştırıp geliştirip insanlığa sunmaktır. Bu amaçla vakfımız Türkiye genelinde birçok yerde şube açmış, 50’nin üzerinde kültür merkezi inşası yapmış, şimdiye kadar sayısızca sempozyumlar, paneller, söyleşiler, kültür sanat etkinlikleri, mitingler, çalıştaylar, kurultaylar, akademik çalışmalar, alan araştırmaları ve buna benzer etkinlikler gerçekleştirmiştir. Yukarıda bahsettiğimiz çalışmaların tamamı, zaman gözetmeksizin halen merkezimizde ve şubelerimizde yapılmaktadır.

‘Yurttaşların İbadet Yapacağı Mekânı Seçme Hakkı Var’

Cem evlerine yasal statü verilmesi noktasında çalışmalarınız sürüyor mu?

Cem evlerinin ibadethane olarak kabul edilmesi anlamında 2004 yılında Ankara 7. İdare Mahkemesine ilk davayı Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı açmıştır. Ankara 7. İdare Mahkemesi Cem evlerinin ibadethane olarak kabul edilmeyeceğini Diyanet İşleri Başkanlığından görüş alarak reddetmiştir. Daha sonra vakfımız, buna istinaden, Danıştay 10. dairesine dava açıp Cem evlerinin ibadethane olmasını talep etmiştir. Danıştay da Diyanet İşleri Başkanlığı’ndan görüş alarak Cem evlerinin ibadethane olmayacağına karar verip Türkiye’deki yargı yollarının tamamını kapatmıştır. Biz vakıf olarak bu işin toplumsal bir iş olduğunu düşünerek ancak toplumsal bir barışla çözülebileceğini, bunun için gerek siyasi partilere, gerek Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne Cem evlerinin ibadethane olmasıyla ilgili görüşlerimizi ve raporlarımızı sunduk. Daha sonra Türkiye’nin değişik yerlerinden birçok sivil toplum örgütü, akademisyen ve halkın katıldığı paneller ve söyleşiler yaptık; ama Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde bununla ilgili herhangi bir yasa geçmedi.

Oysa bu konuyla ilgili olarak Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne (AİHM) gitmeye gerek kalmadan, aslında sorun Türkiye-Avrupa Birliği uyum yasaları çerçevesinde yapılmış olan imar yasası kanun değişikliğiyle çözülebilirdi. İmar yasasında, ibadethane kısmında parantez içerisindeki belirtmeleri yapmasaydı, sorun kendiliğinden çözülmüştü.

Bize göre eşitlikçi bir anlayış gereği Cem evlerinin ibadethane olmasıyla ilgili herhangi bir sorun mevcut değildir. Çünkü gerek anayasanın ilgili maddelerinin belirttiği gibi yurttaşların dini inançlarını özgürce yapma hakkına sahip olması, yurttaşların bu ibadetleri yapacağı mekânları seçme hakkının var olmasına rağmen devleti yönetenler anayasaya uymamaktadır. Cem evleri somut olarak ibadethane işlevi yanında, çeşitli sosyal işlevleri de üstlenmektir. Buradan hareketle hiçbir siyasi aktör, cem evlerinin ibadethane olmadığını ileri süremez. Bu ölçü üzerinden bakılırsa, camilerin de ibadethane statüsü olma vasfı tartışılabilir hale gelir.

Cem evlerinin statüsünün ibadethane olarak kabulü için sıkça ileri sürüldüğü gibi anayasanın temel hükümlerinden olan ve inkılap kanunları içinde sayılarak güvence altına alınan 174. Maddenin 3. Fıkrasında 1341 tarih ve 677 sayılı (tekke ve zaviyelerle türbelerin seddine…dair) yasanın değiştirilmesine ihtiyaç yoktur. Cem evlerine yasal statü verilmesi ile ilgili yaptığımız çalışmaları gerek siyasetçilere, gerekse toplumun diğer kesimine sık sık her platformda hatırlatıyoruz.

Cem evlerinin tarihinden bahseder misiniz?

Cem evleri Alevilerin mekânsal olarak toplandıkları yerlerdir. Bu inancı yerine getiren herkesin yüzyıllardır kullandıkları mekânlardır. Bu mekânlar, toplumun kırsal kesiminde yaşarken dar bir çerçeve içerisinde kendi evleri veya uygun buldukları bir yerdi. Bu anlamda, tarihsel olarak toplanma yerleri veya cemale gelme yerleri ya da birlikte olma yerleri olarak anılan Cem evleri çok eski bir tarihe sahiptir. Şehre yerleşmeyle birlikte Alevilerin oluşturduğu kültür merkezlerinin içerisinde Cem evleri görevi yürüten bölümler de bulunmaktadır. Aynı zamanda buralar toplumun diğer alanlarda da (kültür sanat, eğitim, düğün, ölüm, kurban ritüelleri vb.) etkinliklerini gerçekleştirdikleri mekânlardır.

‘Anayasada Muafiyet İçin Güçlü Bir Dayanak Mevcut’

Zorunlu din dersleri konusuna ilişkin şu anda Aleviler ne yapıyor?

Anayasanın 24. maddesi ile getirilmiş zorunlu din kültürü ve ahlak bilgisi dersinin özellikle Alevi yurttaşların vicdan özgürlüğüne ağır bir müdahale teşkil ettiği, iyi bilinen bir konudur. Bu anlamıyla zorunlu din derslerine derhal son verilmelidir.

Nitekim AİHM’in 09.11.2008 tarihli, kesinleşmiş olan Hasan ve Eylem Zengin- Türkiye davasına ilişkin kararında, bir ülke olarak mevcut din kültürü ve ahlak bilgisi eğitimi pratiğinin Avrupa İnsan Hakları sözleşmesi, 1’inci ek protokolü, 2’inci maddesinde güvenceye alınan, velilerin inançlarına uygun eğitim hakkını ilan edici nitelikte olduğu hükme bağlanmıştır. Ve yine daha sonra, o dönem vakfımızın genel başkan yardımcısı olan Ali Kenanoğlu’nun kendi çocuklarıyla ilgili Avrupa İnsan Hakları mahkemesinde açtığı davayı kazanmasına rağmen, Türkiye Cumhuriyeti 12 Eylül cuntasının getirdiği bu psikolojik işkence yasasını kaldırmadığı gibi, Avrupa Birliği’ne sunduğu gerekçelerle yanlış bilgiler vererek Avrupa Birliğini de yanıltacağını düşündü. Yine sanki Türkiye’de din dersleri azmışçasına müfredata 4 tane de seçmeli din dersi yerleştirildi.

Aleviler zorunlu din derslerine karşı Türkiye’nin değişik yerlerinde her yıl okullar açılırken davalar açıyor. Kamuoyunu bilgilendirmek amacıyla Alevi örgütleri ortak eylemlilikler gerçekleştiriyor. Ve yine Alevi örgütleri olarak, anayasanın belirttiği eşitlikçi kavramları siyasetçilere hatırlatarak bu sorunun zihinlerde çözülmesi gerektiğini belirtmekteyiz.

Kaldı ki Avrupa İnsan Hakları sözleşmesine gitmeden de mevcut anayasada muafiyet olanağına ilişkin güçlü bir dayanak mevcuttur. Bu çerçevede anayasanın 13. Maddesine göre temel hak ve özgürlüklere ilişkin getirilecek sınırlamalar anayasanın sözüne ve ruhuna, demokratik toplum düzeninin ve laik cumhuriyetin gereklerine ve ölçülülük ilkesine aykırı olamaz, hakkın özüne dokunamaz.

Zorunlu din dersi temel bir hakka müdahale olduğuna ve anayasanın ilgili hükmü “Herkes din dersini zorunlu olarak alır” ibaresine yer vermediğine göre, buna göre yorumlamaya kalkışmak bizzat mevcut anayasaya aykırıdır. Bu aykırılığın düzeltilmesi için mevcut anayasanın tümünün değiştirilmesini beklemeye gerek yoktur.

Sivil İtaatsizlik Eylemleri Sürüyor

Zorunlu din dersine karşı sivil itaatsizlik eylemi öneriniz vardı. Bu öneriniz karşılık buldu mu?

Zorunlu din derslerine karşı olarak vakfımız birçok sivil itaatsizlik eylemi gerçekleştirdi. Som olarak, Türkiye’nin 15 ilinde bulunan Alevi dergâhlarından Ankara’ya bir ay süren bir yürüyüş gerçekleştirdi. Bu yürüyüşün sonunda yine Ankara’da büyük bir miting gerçekleştirdik.

Vakfımız ve diğer Alevi örgütleri, her yıl eğitim-öğretim yılı başlamadan önce, değişik illerde bir hafta zorunlu din derslerine katılmamak şartıyla sivil bir itaatsizlik eylemi gerçekleştiriyor. Geçen yıl İzmir Narlıdere’de, 45 veliyle birlikte, 70’e yakın çocuk 1 hafta boyunca derslere katılmadı ve aileleriyle birlikte okul bahçelerinde “Zorunlu din dersleri psikolojik bir işkencedir” sloganı altında eylem gerçekleştirdik.

‘Alevilik Asla İktidar Dini Olmamıştır’

Aleviler ve Sünniler tarihten bugüne neden bu konularda anlaşamıyor?

Her dinin Tanrı’yı algılaması, hayata bakışı, insana bakışı, devlete bakışı ve diğer topluluklara bakışı farklı olduğundan bu hususlarda da aynı düşünemiyorlar.

Alevililik asla bir iktidar dini olmamıştır. İktidar dini olmayı hep reddetmiştir. Temeline ‘kâmil insan olma’ hedefini koymuştur. Bu anlamıyla Hacı Bektaş’ın da dediği gibi “72 millete aynı nazardan bakmayan kapıma gelmesin” desturuyla birlikte Yunus Emre’nin “Din, dil, ırk, renk ayrımı yapanlar asla bizim inancımızda yer alamazlar” ve yine büyük ozan Pir Sultan Abdal’ın dediği gibi “Zalimin yanında yer almaktansa darağacındaki ipi yeğlerim” gibi birçok Alevi önderinin Alevi inanışıyla ilgili söylediği sözler, Aleviliğin genel olarak Sünnilikten temel ayrı noktalarını göstermektedir.

Oysaki tarihin içerisinde, herkesin bildiği bir Kerbela vakası vardır ki tam da bizim yukarıda bahsettiğimiz gibi iktidar olmak mı lazım, yoksa mazlumun yanında olmak mı lazım… İşte Aleviler hep Hüseyin gibi, iktidardan ziyade mazlumla birlikte olmuşlardır. Bu yüzdendir ki bu konularda anlaşamıyorlardır.

‘Alevi Örgütleri Ortak Duruş Sergiliyor’

Bu iki konu özelinde, Alevi toplumu ve Alevi dernekleri topyekûn bir duruşa sahip mi? Bu duruşa sahip olmak adına, özellikle kentlerde, gençlere yönelik, Aleviliğin anlatıldığı çalışmalarınız mevcut mu?

Elbette ki bu konularla ilgili olarak, Alevi örgütleri ve dernekleri genel olarak aynı duruşa sahiptirler. Özellikle Alevilerin sorunlarıyla ilgili olarak tamamı ortak bir duruş sergilemektedir. Diğer konuya gelince, Aleviler için çeşitlilik önemlidir. Bizim için asıl olan yolun birliği, yolun içerisindeki süreklerin yaşamasıdır. Onun içindir ki Aleviliği anlamayanlar, ikide bir kamuoyuna çıkıp ‘Aleviler de bu konularda anlaşamıyor’ gibi sözlerle, çoğunlukla taraflı medya ve siyasetçiler tarafından kamuoyuna lanse edilmektedir. Her toplumda olduğu gibi, Alevi toplumunda da az da olsa yoldan çıkmışlar bulunmaktadır. Ama bu yoldan çıkmışlar asla Alevilerin sözü, geleneği ve çeşitliliğini temsil etmediklerini, dönemin siyasetçileri tarafından kullanıldıklarını kendileri de belli bir zaman sonra itiraf etmektedirler.

Elbette ki Alevi gençlerin sıkça kullandıkları Cem evleri sadece ibadetlerin yapıldığı değil aynı zaman kültür, sanat, panel ve söyleşilerin yapıldığı yerlerdir. Yine Cem evleri Alevilerin en önemli kaynağı olan sözlü kaynağın aktarıldığı mekânlardır. Buralarda kuşakların buluşması ve o buluşmada olan sohbetlerde gençler ciddi anlamda nasiplenmektedirler. Ve yine birçok sanatsal ve kültürel etkinliğe buralarda ücretsiz olarak katılım sağlamaktalar. Ve yine birçok Cem evinde bulunan kütüphanelerden yararlanmaktadırlar.

Yarın: Ankara’daki Madımak Müzesi projesi, Alevi açılımı

Continue Reading
Advertisement

HAFTANIN EN ÇOK OKUNANLARI