Connect with us

.

Forum

Analiz: Kör gözüm parmağına adımları

AleviNet

Published

on

Hukukun, özgürlüklerin, demokratik değerlerin başına gelenler gibi Türkiye’nin dışa açık serbest piyasa ekonomisi de önce “el altından” ve “arka kapı” yöntemleriyle ve giderek de sermaye hareketlerine getirilen “light” kısıtlamalarla içe kapanıyor.

30 yıllık kambiyo serbestisine açılan kimine göre masum görünen küçük deliklerin sayısı giderek artıyor. Hiçbir soruna çare olmayan ama “atılan taşla ürkütülen kuşa” değmeyen, daha da ötesi bu “ürkütmenin” bedelinin ağır olduğu bir kulvarda sürükleniyor ekonomi politikasına yön verenler.

Son bir hafta içinde Ankara’dan iki adım geldi; biri döviz satışlarında binde 1’lik kambiyo gider vergisi alınması, ikincisi de gerçek kişilere yapılan döviz satışlarında bu dövizlerin kullanımının ya da teslimatının işlem gününde değil, ertesi iş günü yapılması kararı.

Bu iki kararın neden alındığını sorsak, “TL’yi savunmak” için yanıtı alacağımız kesin. Yerleşiklerin dövize meyletmesini, kolayca dövize erişimini, bunun maliyetini pahalı hale getirmek için atıldığı çok açık.

Oysa TL’yi savunmanın ilk adımı, TL’den vazgeçmenin bedelini iyi ayarlamaktan, geçiyor. O da TL’nin fiyatını yani faizini. TL’yi cepte, tasarruf veya yatırım hesabında tutmayı özendirecek tek şey; TL’nin satın alma gücünün korunmasıdır. Yani düşük enflasyon, enflasyona karşı koruyan bir faiz seviyesi. Enflasyonun düşük seyredeceğine, bununla mücadelenin göstermelik değil ciddi biçimde yapıldığına dair güven oluşmasıdır. Oysa durum; “enflasyonu saldım çayıra, mevlam TL’yi kayıra” halinde.

Ankara 6 ayı aşkın bir süredir her türlü TL tasarruf aracının faizini düşük tutmak için bankalara ve borçlanan finansal kurumlara baskı uyguluyor. Yılın ilk üç ayında TL mevduat faizlerinin brüt yüzde 20.50’nin üzerine çıkamayacağı yönünde “aba altından sopa gösteren” ekonomi yönetimi, kurlardaki yükselişle şimdi yüzde 24’e çıkardı bu “yasağı.” Bu seviyenin bile net getirisi enflasyon bekleyişleri ve dalgalanması karşısında koruyucu bir faiz oranı değil.

İmkânsız üçlü dersi

İktisatta çok yaygın biçimde kabul gören Mundell’in “imkânsız üçlü” kuramına göre; sermaye hareketlerinin serbest olduğu bir ülkede hem faizi hem de döviz kurunu kontrol edemezsiniz.

Doğrusu Ankara’daki ekonomi yönetimi, bu kuramı ülkeye ağır bir fatura ödeterek öğreniyor.  Geçmişte ekonomi profesörü bir başbakan da aynı süreci yaşatmıştı.

Ankara, bir taraftan faizleri bastırırken, diğer taraftan arka kapı yöntemleriyle kamu bankalarına döviz sattırarak kuru bastırıyor. Olan ne mi? Ülkenin yerleşik yurttaşları ve şirketleri tam gaz döviz satın alıyor. Merkez Bankası verilerine göre dört ayda döviz hesaplarındaki artış 20.2 milyar dolar. 

Ankara’dakiler “ekonomiyi yüksekten atalım, ama zarar da görmesin” açılı bir yaklaşım sergiliyor.

Son gelinen yer, sermaye kontrolü benzeri önlemlerin hayata geçirilmesi.

Ağustos’ta Brunson krizi ile kur patladığında döviz işlemlerine dair kısıtlamalar gelmişti; dövizli sözleşme yapma yasağı. Bu da 3-4 kez değiştirilerek yürürlüğe konmuştu. İhracatçılara da 2008’de yürürlükten kaldırılan “dövizi 6 ay içinde yurda getirme ve TL’ye çevirme” yükümlülüğü getirilmişti. Bu uygulama, Brunson serbest bırakıldıktan sonra da sürdürülüyor. Bu uygulamaların her ikisi de birer kambiyo kısıtlaması.

Alınan kararlar, tercihini döviz olarak yapmış olan yurttaşları bile ürkütmekten, “bundan sonraki adımın ne olacağına dair” spekülasyonlara sürüklemekten başka bir sonuç getirmeyecek.

Yurttaşları “dövizden uzak tutmak” amacıyla hazırlandığı anlaşılan bu “önlemlerin”, tersine yurttaşların kafasında “döviz kıtlığı” lambalarının yanmasına neden olacağı çok açık. Bu ve benzeri kararlara imza atılırken o masada deneyimli uzmanlar olsaydı itiraz ederlerdi.

Ekonomi politikasına yön veren siyasetçilerin aynı zamanda seçim sonuçlarını beğenmedikleri için “sandığı deviren” siyasetçiler olduğu dikkate alınırsa, yurttaşların ve şirketlerin dövize meyletmesinin bir başka temel nedeninin sadece TL’nin faizi değil, güven kaybı ve keyfi yönetim biçimiyle toplumda yaratılan mülkiyet kaygıları olduğu görülür.

Nitekim “tek sesli medyada” görülmüyor olsa da sokakta “fısıltı gazetesi” ile konuşulan konuların başında bunlar geliyor.

İşte son Tüketici Güven Endeksi’nin son 7 yılın en düşük seviyesinde olması da bunun işareti. Halkın iradesinin yansıdığı meşru sandık sonucunu beğenmeyip seçim yenileten siyasetçiler ekonomiye ve TL’ye güveni yasaklarla ve kısıtlamalarla korunacağını mı sanıyorlar?

Uğur Gürses

© Deutsche Welle Türkçe

 

Continue Reading
Click to comment

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Forum

Hapishanelerde en çok hangi kitap okunur?

AleviNet

Published

on

MEHMET ALTAN

“Kalabalık bağırıyorsa ben de bağırırım. Güvende olmanın tek yolu bu.”

Sorunun  cevabını merak mı ettiniz, durun ,önce birlikte ve çok dikkatlice okuyalım :

“…kaldı ki, herkesin ya da hemen hemen herkesin parti’den gizlice nefret ettiği ve başına bir şey gelmeyeceğini bilse kuralları çiğneyebileceği kanısındaydı, ama yaygın ve örgütlü bir muhalefetin var olduğuna da, var olabileceğine de doğrusu pek inanmıyordu, goldstein ve onun yeraltı ordusuyla ilgili hikâyelerin, parti’nin kendi amaçları için uydurduğu ve herkesin de inanıyormuş gibi görünmek zorunda kaldığı bir sürü saçmalıktan başka bir şey olmadığını söylüyordu, parti toplantılarında ve kendiliğinden düzenlenen gösterilerde, kim bilir kaç kez, adlarını bile duymadığı ve söylenen suçları işlediklerine zerre kadar inanmadığı insanların idam edilmeleri için yeri göğü inletmişti. bu insanlar topluca yargılanırken, bütün gün mahkemeyi kuşatarak aralarda, “hainlere ölüm!” diye haykıran gençlik birliği müfrezelerinde yer almıştı, iki dakikada nefret toplantılarında goldstein’a sövgüler yağdırılırken sesi ayyuka çıkmıştı, oysa goldstein’m kim olduğu konusunda da, savunduğu söylenen öğretiler konusunda da en küçük bir fikri yoktu.”

***

“…kitleler asla, yalnızca ezildikleri için, kendiliklerinden başkaldırmazlar. kendilerine karşılaştırma yapabilecekleri ölçüler verilmedikçe, ezildiklerinin bilincine varmazlar.”

***
“…hem bilmek hem de bilmemek, bir yandan ustaca uydurulmuş yalanlar söylerken bir yandan da tüm gerçeğin ayırdında olmak, çeliştiklerini bilerek ve her ikisine de inanarak birbirini çürüten iki görüşü aynı anda savunmak; mantığa karşı mantık kullanmak, ahlaka sahip çıktığını söylerken ahlakı yadsımak, hem demokrasinin olanaksızlığına hem de parti’nin demokrasinin koruyucusu olduğuna inanmak; unutulması gerekeni unutmak, gerekli olur olmaz yeniden anımsamak, sonra birden yeniden unutuvermek: en önemlisi de, aynı işlemi işlemin kendisine de uygulamak…”

***
“…egemen kesimin iktidardan düşebilmesinin yalnızca dört yolu vardır, ya bir dış güç tarafından alt edilecektir, ya ülkeyi yönetmekte kitlelerin baş kaldırmasına yol açacak kadar yetersiz kalacaktır, ya güçlü ve hoşnutsuz bir orta kesimin doğmasına engel olamayacaktır ya da kendine olan güvenini ve yönetme isteğini yitirecektir, bu nedenlerin hiçbirisi tek başına işlemez, dördü de şu ya da bu ölçüde bir arada etki eder, kendini bunların hepsine karşı koruyabilen bir egemen sınıf sürekli iktidarda kalabilir.”

***
“…toplumlara hükmetmenin en kolay yolu, milliyetçi duyguları artıracak bir savaş ortamının yaratılmasıdır.” “Her şey bir sis bulutu içinde yitip gidiyordu. Geçmiş silinmekle kalmıyor, silindiği de unutuluyor, sonunda yalan gerçek olup çıkıyordu.”

***
“…partinin düşmanı olan çılgın biri olacak ve o hep aşağılanarak, defalarca yenilecektir, casusluklar, ihbarlar, tutuklamalar, işkenceler, idamlar, ortadan kaybolmalar asla son olmayacak; parti güçlendikçe acımasızlaşacak, muhalefet zayıfladıkça despotluk güçlenecektir.”

***
“Bir doğru vardı, bir de doğru olmayan; doğruya sarıldığın zaman, tün dünyayı karşına bile alsan, deli olmuyordun.”

***
“Geçmiş, günü gününe, neredeyse dakikası dakikasına güncelleniyordu. Böylelikle, Parti’nin tüm öngörülerinin ne kadar doğru olduğu belgeleriyle kanıtlanmış oluyordu.”

***
“…ve eğer başka herkes Parti’nin dayattığı yalanı kabulleniyorsa, o zaman yalan tarihe geçecek ve gerçek olacaktı.” “…böyle işler hep geceleri yapılırdı; tutuklamalar her zaman geceleyin gerçekleşirdi. ansızın irkilerek uyanmak, hoyrat bir elin omzunuzu sarsması, gözlerinize tutulan ışıklar, yatağı çevreleyen acımasız yüzler, çoğu zaman ne yargılama olurdu ne de bir tutuklama raporu tutulurdu, insanlar ortadan kayboluverirdi, o kadar; ve bu hep geceleri olurdu, adınız kayıtlardan silinir, yaptığınız her şeyin kaydı yok edilir, bir zamanlar var olduğunuz bile yadsınır, sonra da tümden unutulurdu, kökünüz kazınır, külünüz göğe savrulurdu: alışılmış deyimle ‘buharlaşırdınız’.”

***
“Geçmiş yalnızca değiştirilmekle kalmamış, resmen yok edilmiş, diye geçirdi aklından, insan, kendi belleği dışında hiçbir kayıt olmayınca en belirgin gerçeği bile nasıl kanıtlayabilirdi ki?”

***
“Hayatında ilk kez, bir şeyi gizli tutmak istiyorsan onu kendinden de gizlemen gerektiğini anlıyordu. Gizlediğin şeyin orada olduğunu bilmeli, ama gerekmedikçe adını koymamalı, belirli bir biçime bürünüp bilincine yansımasına asla izin vermemeliydin.”

***
“Kalabalık bağırıyorsa ben de bağırırım. Güvende olmanın tek yolu bu.”

***
“…alt sınıf açısından, hiçbir tarihsel gelişme, efendilerinin adının değişmesinden öte bir anlam taşımamaktadır.”

***
Geldik sorunun cevabına, basın tarihinin   güncel parçasını oluşturan Silivri ‘de  benim etrafımda en popüler ve talep edilen kitaplardan biri  geniş paragraflarını yukarda aktardığım Georges Orwell’in  ‘1984’ adlı kitabı idi.

“ORWELL 25 haziran 1903 tarihinde Hindistan’da dünyaya geldi. 1 ocak 1950 tarihinde vefat etti. İngiliz romancı, denemeci ve eleştirmen. Gerçek ismi Eric Arthur Blair’dır. İki dünya savaşı görmüş ve emperyalizm, faşizm, komünizm gibi döneminin etken ideolojilerini deneyimleyip, haklarında çokça not düşmüştür. Orwell kimi kaynaklarda döneminin vicdanı olarak da adlandırılmaktadır.”

 

http://platform24.org/yazarlar/3793/hapishanelerde-en-cok-hangi-kitap-okunur

Continue Reading

Forum

Alevi Medyası Nasıl Daha Etkili Olur?

AleviNet

Published

on

CAFER SOLGUN

Uzun süredir yeniden kendi kabuklarına çekilme eğilimi içerisine giren Alevilerin, varlığından hoşnut oldukları medyayı aktif bir şekilde sahiplenmeleri gereği var. Alevi medyası, yeri geldiğinde doğal, gönüllü bir muhabir olan, yeri geldiğinde eleştirileriyle, önerileriyle etkide bulunan “aktif” bir izleyici kitlesine ihtiyaç duyuyor.

Şükrü Yıldız sosyal medya imkanlarının yayıncılığı herkesin yapabileceği bir düzeye taşıdığını ve bunun özellikle gençlere ulaşmak isteyen Alevi kurumlarının dikkate alması gereken bir yeni durum olduğunu vurgularken, Alevi kurumlarının televizyonculuk, gazetecilik yapmaktan da vazgeçmeleri gerektiğini söylüyor: “Alevi medyasının hem yazılı, hem de görsel anlamda geliştirilmesi Aleviler önünde duran bir zorunluluk. Bu alanda sosyal medya geleceğin medyası olarak önümüzde durmakta. Çok değişik çevrelerin kolayca yayın yapmasına ve fikirlerini yaymasına olanak veriyor. Yayıncılığı pahalı bir iş olmaktan çıkarmış bulunuyor. Özellikle de gençliğe ulaşmak isteyen kesimlerin elindeki en etkin araç. Diğer bir konu da Alevi kurum ve kuruluşlarının artık elini taşın altına koyup televizyonculuk, gazetecilik yapmaktan vazgeçmesi gerekiyor. Şimdiye kadar ki Alevi medyasında çalışmış ve yetişmiş olan yüzlerce medya çalışanı var. Bunlar yan yana getirilmek suretiyle yayıncılık yapılması doğru mecrada bir gelişmeye vesile olacaktır. Artık kurumların kendisini aşma dönemi gelmiştir.”

Yıldız bu düşüncesini, kurumların yönettikleri medyayı “kendilerini temsil” üzerine kurgulamalarına bağlıyor ve “Habercilik ve tartışma programlarında aleyhlerine olduğunu düşündükleri şeylerin yayınlanmaması için elindeki kurumsal ilişkileri devreye sokuyorlar” diyor.

Doğan Bermek de Alevi kurum yöneticilerinin Alevi medyasına bakış açısıyla ilgili gözlemini şu şekilde ifade ediyor: “Kendi politik görüşlerine uygun yayınları izliyorlar. Alevilik inanç ekseninde değil politik, popülist eksenlerde kullanılmaya çalışılıyor.”

Hatice Çevik aynı konuda keyfiliğin önüne geçmenin yayın ilkeleri belirlenmesiyle mümkün olabileceğine vurgu yapıyor: “Yayın ilkelerinin belirlenmesi çok önemli; yoksa kurum yöneticilerinin ya da medya yöneticilerinin değişmesi ile yayın politikasının yapboza çevrilmesi emeği yok edecek, geleceğe taşınmasını mümkün kılmayacaktır. Bu nedenle ilkesel hareket edilerek yola hizmet edilebileceği kanaatimdeyim.”

________________________________________________________________________
Alevi kuruluşlarının artık elini taşın altına koyup televizyonculuk, gazetecilik yapmaktan vazgeçmesi gerekiyor. Şimdiye kadar Alevi medyasında çalışmış, yetişmiş yüzlerce medya çalışanı var. Bunlar yan yana getirilmek suretiyle yayıncılık yapılması doğru mecrada bir gelişmeye vesile olacaktır. Artık kurumların kendisini aşma dönemi gelmiştir.
________________________________________________________________________

Nilgün Mete Alevi kurumlarının Alevi medyasına yaklaşımı ile ilgili işlerini çok da rahat yapamadıklarını ifade ediyor: “Bazen yaptığımız haberlerden dolayı kimi kurum başkanları ve kişiler hedef alabiliyor. Bu geneli, büyük tabloyu görmediklerinden kaynaklanıyor. AKP iktidarının antidemokratik tutumu, yapılan habere, haberciye saldırısı, müdahalesi maalesef tüm toplum kesimlerine de yansıyor. Bu kötü alışkanlıktan kurtulmak zorunda herkes. Yoksa biz medya çalışanları işimizi nasıl özgürce yapacağız!”

‘Aleviler Medyalarına Sahip Çıkmalı’

Nilgün Mete, Alevi kurumlarının zaten kısıtlı olan medya imkanlarını gereğince iyi kullanmadıkları kanısında: “Haber değeri olan durumların bile bazen farkında değiller. Örneğin bir cemevinin elektriği aylar öncesinde kesilmiş, karanlıkta cem yapıyorlar ve bu mağduriyet medyaya bildirilmiyor.”

Mete kendi deneyiminden hareketle “PİRHA olarak epey çaba sarf ediyoruz” diyor ve devam ediyor. Biz Alevilere ulaşıyoruz çoğunlukla. Oysa kurumlar olsun, Alevi yurttaşlar birebir olsun kendi sesi olan medyaya ulaşmayı artık bilmeli, öğrenmeli.” Mete’nin gözlemi, medyayı sorunları doğrultusunda harekete geçirme konusunda Alevilerin henüz yeterli bir duyarlılık sergilemediklerini düşündürüyor kuşkusuz.

‘Gençleri İkna Edecek Bir Yayıncılık Gerekli’

Şükrü Yıldız güncel duruma ilişkin olarak, “Bir Alevi medyası var demek, abartı olur” diyerek ekliyor: “Alevi medyasını varlığını iddia etmek abartı olur. Alevi kurumlarının yayın organları var demek daha doğru bir yaklaşım. Lakin bu da giderek aşılıyor. Özellikle internet yayıncılığı bunun oluşmasına imkan veriyor.” Yıldız mevcut Alevi yayınlarının izleyici kitlesinin önemli ölçüde kırsal kesimler ve yaşlılar olduğu kanısında ve buradan hareketle “Gençleri ikna edecek bir yayıncılık gerekli” diyor.

_______________________________________________________
Aleviler haber değeri olan durumların bile bazen farkında değiller. Örneğin bir cemevinin elektriği aylar öncesinde kesilmiş, karanlıkta cem yapıyorlar ve bu mağduriyet medyaya bildirilmiyor.
_______________________________________________________

Yıldız, Alevi medyasının yaşadığı sıkıntılar bakımından iki hususa dikkat çekiyor: “Alevi medyasının temel sorunlarından bir tanesi maddi olarak bu yayınları destekleyecek kurumsal bir aklın olmayışı ve sermayedar kesimin Alevi yayıncılığında ticari bir getiri görememiş olmalarıdır. İkinci bir durum da Alevi entelektüellerin Alevi kimlikleriyle barışık olmalarından kaynaklı uzak durmalarıdır. Kendilerini Alevi kimliğiyle ifade etmek istemeyen ‘yetenekli’ kesimlerin Alevi medyasıyla ilişkilenmeyi menfaatlerine uygun düşmediğini düşünmeleri farklı bir cepheden Alevi medyasına katılımcılığı düşürmektedir.Kısacası Alevi medyası da popüler saldırının baskısı altında…”

Hatice Çevik’e göre esas sorun ise, Alevi medyasının kendi içinde bir “bütün” oluşturamaması: “Kişi ya da kurumların sisteme ve Aleviliğe bakış açısı yayın çizgisini de belirliyor.” Çevik, mevcut yayınların güç şartlar altında sürdürüldüğünü belirterek bütün eksikliklerine rağmen “birbirimizden haberdar olmak adına” bu çabaların desteklenmesi gerektiğini vurguluyor ve Alevilerin, Alevi kurumların daha özverili olmaları gereğine dikkat çekiyor.

Sonuç

Alevi medyasını tartışıyoruz ama aslında “merkez medya”, “ana akım medya” denilen medyanın toplum nezdinde ne denli “etkili” ve özellikle de “güvenilir” olduğu da bir tartışma konusu. “Ana akım” medyaya güvenmeyenlerin ise sadece Aleviler olmadığı biliniyor. Uzun süredir medya, “güvenilirlik” anketlerinde “En az güvenilen” sıralamasının üst sıralarında yer alıyor.

Sorunları, talepleri, beklentileri ile birlikte ülkemizde Aleviler var. Sorun, talep ve beklentilerinin görmezden gelinmesi birincisi tabii ki bu gerçeği ortadan kaldırmıyor ve ikincisi, kendi gerçeklerini görebilecekleri, duyurabilecekleri bir medya ihtiyacını da ortaya koyuyor.

2000’li yılların başlarında Avrupa’da başlayıp Türkiye’de peş peşe açılan Alevi televizyon kanalları, patronlarının farklı beklentileri bir yana, Alevilerin artık “gizli-saklı” olmaktan uzaklaşıp kimlikleri, talepleri ile birlikte “görünür” hale gelmelerinin kaçınılmaz sonuçlarından biriydi. Ekonomik sorunlarının üstesinden gelemeyip peş peşe kapandılar ama yerlerine yenileri açıldı.

Alevilere yönelik yayın yapan medya organlarının altı çizilen sorunları şu şekilde özetlenebilir:

Alevilerin “Alevi” kimlikleri, inançları nedeniyle yaşadıkları sorunlar ve talepleri var. Sorunun bu ayırt edici özelliğini göz ardı edip Alevileri herhangi bir “muhalefet aracı” olarak ele almak, “ideolojik” açıdan anlaşılabilir; fakat çözüm noktasında Alevilere çok da yararı bulunmamaktadır.

Alevi kurumları, Alevi medyasını bazı kişisel ikbal hesaplarının uzantısı olarak “yönetmek-yönlendirmek” gayretkeşliğinden vazgeçerek haberleri ile, programları ile kaliteli bir Alevi medyasının gelişmesini “doğal” misyonları olarak ele almak sorumluluğu ile baş başadırlar.

____________________________________________________
Esas sorun Alevi medyasının kendi içinde bir bütün oluşturamaması.  Kişi ya da kurumların sisteme ve Aleviliğe bakış açısı yayın çizgisini de belirliyor. Eksikliklerine rağmen birbirimizden haberdar olmak adına Alevi medyasının desteklenmesi gerekir.

____________________________________________________

Uzun süredir yeniden kendi kabuklarına çekilme eğilimi içerisine giren Alevilerin, varlığından hoşnut oldukları medyayı aktif bir şekilde sahiplenmeleri gereği var. Alevi medyası, yeri geldiğinde doğal, gönüllü bir muhabir olan, yeri geldiğinde eleştirileriyle, önerileriyle etkide bulunan “aktif” bir izleyici kitlesine ihtiyaç duyuyor.

Alevi sermaye sahiplerinin meseleye “ticari” kaygılarla yaklaşması ilk bakışta normal olsa da, sıradan Alevi yurttaştan farklı bir özverili tutum sergilemesi beklenmektedir.

Alevi medyasının daha “etkili” olması, sadece Aleviler için değil bir “ortak payda” olarak herkesin kendi dini, etnik, siyasi düşünceleri, değerleriyle özgürce yaşaması çabası, hedefi, özlemi açısından da gerekli ve önemlidir.

Alevi medyası daha etkili bir duruma eriştiği oranda, bunun en doğrudan sonuçlarından biri, merkez medyayı dönüştürme etkisi yaratması olacaktır. Ancak o zaman kendi bünyelerinde Alevi inancına, kültürüne, sorunlarına daha duyarlı olmaları gerektiğini nihayet kabulleneceklerdir.

KAYNAK: http://www.sivilsayfalar.org/2019/06/22/alevi-medyasi-nasil-daha-etkili-olur/

Continue Reading

Forum

Alevi Medyası İhtiyaç mı?

AleviNet

Published

on

CAFER SOLGUN

Kendisini ‘sol’ olarak tanımlayan medya Alevileri doğal bir ‘muhalefet’ aracı olarak görüyor. Ancak Alevilerin ‘Alevi’ oluşlarından kaynaklanan sorunlarının çözülmesi, taleplerinin karşılanması ile çok da ilgili oldukları söylenemez. Aleviler ‘zorda’ oldukları müddetçe Aleviler üzerinden de ‘muhalefet’ yapılabilmektedir ve onları ilgilendiren de budur.

Görüştüğümüz Alevilere yönelik medya kuruluşlarında çalışmış veya halen çalışmakta olan gazeteci, yazar, sivil toplum aktivistleri mevcut medyanın Alevilerin sorun ve taleplerine ilgisiz kalmaları nedeniyle bir “Alevi medyası”nın gerekli olduğuna işaret ediyorlar. Ana akım medya Alevilerle ilgili gelişmelere duyarsız kalıyor, konuyla ilgili bir “uzmanlaşma” ihtiyacı hissetmiyor ve iktidardan esen rüzgarlara göre tutum belirliyorsa, Aleviler ya medyadan hiçbir şey beklemeyecekler ya da kendi medyalarını oluşturacaklardır. “Ne gerek var Alevi medyasına?” şeklinde özetlenebilecek düşünce sahipleri de var. Bu şekilde düşünenlerin genel olarak kendini “sol” olarak tanımlayan çevreler olduğu görülüyor. Madem “sol” medya bütün ezilenler, emekçiler, “ötekiler” için yayın yapmaktadır, mazlum ve mağdur Alevilerin hakları için de yayın yapılmaktadır, o halde “Alevi medyasına” da gerek yoktur! Kimi kendini “solda” tanımlayan Alevilerin de benimsediği bu eleştirel düşüncenin kendince “tutarlı” görünen gerekçesi bu şekilde özetlenebilir.’

_____________________________________________________________________
Alevi bölgelerinin ekrana yansıtılması Aleviler arasında ilişkilerin gelişmesine ve bir birini tanımalarına vesile olmuştur. Bir izleyicinin ‘Lo em çikastar pirbine (oğul ne kadar çokmuşuz)’ cümlesinde ifadesini bulan ruhi durum bu yayınlarla sağlandı’
_____________________________________________________________________

Fakat bu yaklaşım ilk bakışta göründüğü kadar “tutarlı” değil. Çünkü Alevileri “muhalefet” yapmanın “araç” ve “argümanlarından” biri olarak görmekle malul. Aleviler, mazlum ve mağdur oluşları nedeniyle doğal bir “muhalefet” yapma aracı olarak ele alınıyor. Alevilerin “Alevi” oluşlarından, yani inançlarından kaynaklanan sorunlarının çözülmesi, taleplerinin karşılanması ile çok da ilgili oldukları söylenemez. Aleviler “zorda” oldukları müddetçe Aleviler üzerinden de “muhalefet” yapılabilmektedir ve “önemsenen” de budur. Bu açıdan Doğan Bermek‘in merkez medya için dile getirdiği eksiklik (Konuyu bilen uzman çalıştırma gereği duymama) “sol” veya “alternatif” ya da “muhalif” denilen medya için de kendisini göstermektedir.

Realite bu olunca “Alevi medyası”, Aleviler için bir ihtiyaç olmaktadır. Bunun aksini düşünmek, Alevilerin sorun ve taleplerinin karşılanması istek ve beklentilerinden vazgeçmelerini istemekten farksızdır.

Belirtmek gerekir ki, “Alevi medyası” derken bir kurumsal yapıdan söz etmiyoruz. Alevilere yönelik yayın yapan TV kanalları, radyolar, internet siteleri var. Biraz yakından bakıldığında bunların da birbiriyle kayda değer bir iletişim veya koordinasyon içerisinde olmadıkları görülür. Bunun da en önemli nedeni, ideolojik tercihlerdeki farklılıklardır denebilir.

Bir dönem (2006) Alevilere yönelik yayın yapan bir TV kanalında program yapan Alevi dedesi Ergül Şanlı, “Alevi televizyonu diye yayın yapanlar aslında siyaset yapıyorlardı. Bu kanalların bazı patronları TV aracılığıyla sanki Alevileri temsil ediyorlarmış gibi davranıp siyasi hesaplar yapıyorlardı” diyor.

Bununla birlikte 2000’li yıllarla birlikte önce Avrupa’da yayına başlayıp sonra merkezlerini Türkiye’ye taşıyan Alevi TV kanalları bir “ilk” olmaları itibarıyla önemli bir misyonu da yerine getirdiler. Çoğu kısa süre sonra ekonomik nedenlerle kapanan bu televizyonlar vesilesiyle yurdun dört bir yanındaki Aleviler, denilebilir ki ilk defa birbirlerinden haberdar oldular, “görünür” oldular.

Şükrü Yıldız bu durumu şu sözleriyle dile getiriyor: “Alevi televizyonları, Alevileri gerçek anlamda yansıtma gücünün çok gerisinde bir alt yapı ile yayına girmiştir. Bu kanalların böyle bir iddiada bulunması da doğru değildir. Fakat verili durumu tespit ve ekrana taşımada büyük rol oynamışlardır. Alevi bölgelerinin ekrana yansıtılması Aleviler arasında ilişkilerin gelişmesine ve bir birini tanımalarına vesile olmuştur. Bir izleyicinin ‘Lo em çikastar pirbine (oğul ne kadar çokmuşuz)’ cümlesinde ifadesini bulan ruhi durum bu yayınlarla sağlandı.”

“Aslında 90ların sonu ve 2000’lerin başında bir dönem Alevi medyasından söz edilebilecek bir ortam vardı. Ama Alevi medyası bu fırsatı kullanamadı ya da çok yetersiz kaldı. O günler iyi değerlendirilebilse idi bugün çok güçlü bir Alevi medyamız olabilirdi” diyen Doğan Bermek, mevcut Alevi kanalların yetersizliğini ise şu sözleriyle dile getiriyor: “Bugün Alevilere dönük yayın yapan medya, sadece Alevi müziğinden örnekler sunuyor, ama sunumlarda müziğin arka planı, nefesin sözleri ve anlamı çoğunlukla kayıp. Haberler herhangi bir günlük haber gibi veriliyor bir süreğin içinde oldukları fark edilmiyor. Anma günleri herhangi bir biçimde kültürel bağlamları içinde anlatılamıyor. Kısaca yeterli ve etkili olamıyor.”

Alevi Medyası Gerçekten ‘Alevi Medyası’ mı?

Nilgün Mete “Patronları Alevi olan medya organları var, evet” diyerek ekliyor: “Ama bu TV ve radyo kanalları, internet gazeteleri ne kadar Alevi medyası? Alevi medyası tanımına uyuyorlar mı? Alevilerin yaşadıkları sorunları sayfalarına, stüdyolarına ne kadar, nasıl taşıyorlar? Sadece türkü programlarıyla, muharrem ayında 12 gün yapılan programlarla Alevi medyası tanımı içine girmemeli bu söz konusu medya organları.”

Mete’nin eleştirisinin temelinde ise “asimilasyon” kaygısı var: “Türkiye’de Alevilik Yolu, yoğun bir Sünni ve Şii müdahalesiyle karşı karşıya. Aleviler, özellikle Alevi çocuklar, gençler asimile ediliyor. Bu yönde uygulanan devlet ya da iktidar destekli projeler var. Kendisine Alevi medyasıyız diyen bu medya organları asimilasyon politikalarına karşı duruş sergiliyor mu? Karşı haberler yapıyor mu? Asimilasyon çalışmalarını, uygulamalarını dillendiriyor mu? Gerçek anlamda Alevi medyası olamamalarının sebepleri var elbette. Patronun, çalışanların niteliğinin, Alevi Yolu’na ilgisinin, yakınlığının, duyarlılığının önemli olduğunu düşünüyorum. “

Yol TV’den Mahmut Akgül, “Alevi medyası” şeklindeki bir tanımlamanın baskı, asimilasyon ve inkar politikalarıyla ilgili olduğunu savunarak “Bu nedenle Alevilerin medyaya şüphesiz ki ihtiyacı var” diyor ve devam ediyor: “Aleviler 2000’li yıllarda, kendi medyası ile, hem yaşamsal hem de kamusal alanda görülmeye başlamıştır. Bununla birlikte ana akım medyada Alevilik ile ilgili söylenen tüm çarpık sözler ve tanımlamalar tartışılmaya başlanarak, kendi dilleri ile kendilerini anlatmaya başlamışlardır. Bu başlangıç, ayni zamanda Alevilerin kimlik mücadelesinin daha belirginleştiği dönem olmuştur.”

‘Alevilere dönük yayın yapan medya, sadece Alevi müziğinden örnekler sunuyor, ama sunumlarda müziğin arka planı, nefesin sözleri ve anlamı çoğunlukla kayıp. Haberler herhangi bir günlük haber gibi veriliyor bir süreğin içinde oldukları fark edilmiyor. Anma günleri herhangi bir biçimde kültürel bağlamları içinde anlatılamıyor’

Alevi Medyası Ne Kadar Etkili?

Alevi medyası olarak adlandırılsın ya da adlandırılmasın, esas olarak Alevi yurttaşlara yönelik yayın yapan, diğer medya organ ve araçlarının aksine esas olarak Alevilik ve Alevilerle ilgili gelişmeleri duyuran az sayıda da olsa TV kanalı, internet haberciliği yapan web siteleri, kişisel ya da gençlik ve kadınlar başta olmak üzere çeşitli gruplaşmaların koordine ettiği sosyal medya sayfaları var. Ama kuşkusuz “medya” deyince halen yazılı ve görsel basın araçları akla geliyor. Sahipleri ve çalışanlarının fedakarlığıyla yayın yapan, ayakta kalmaya ve okuruyla buluşmaya çalışan bazı dergiler var; ama genel olarak hedeflediği kitleye ulaşma bakımından etkili bir yazılı medya aracının varlığından bahsetmek mümkün değil. Bazıları ekonomik nedenlerle, bazıları KHK’lerle kapatılan TV kanalları bir yana halen uydu üzerinden güç şartlarda yayın yapan televizyonlar var. Fakat denilebilir ki bundan ortalama bir tarih vermek gerekirse 10 yıl öncesi kadar etkin ve etkili olamıyorlar.

Çeşitli Alevi televizyon kanallarında yaptığı programlarda izleyicilerine yurt sathındaki Alevi yurttaşların yaşamlarından, kültürlerinden, tarihlerinden kesitler sunan Hüseyin Kelleci, “Şu anda etkili bir Alevi medyası yok, Aleviler üzerinde olması gereken etkiyi yaratmaktan uzak kalıyorlar” diyor. Ergül Şanlı da aynı kanaati paylaşıyor.

Şükrü Yıldız‘ın da bu konuda ilginç bir gözlemi var; “Temelde Aleviler kendilerine yönelik yayınların olmasından ve bu yayınlarda kendilerini görmekten memnuniyet duyuyorlar. Lakin bunu ifade ediş biçimleri her halde yayınların durduğu veya kapatmaların yaşanmasından sonra daha iyi ifade etmeye başladılar.”

PİRHA’dan gazeteci Nilgün Mete, Alevilerin Alevi medyasına bakışını değerlendirirken “Mevcut medya içinde kendilerini göremeyen Alevi yurttaşlar, biraz olsun seslerini duyuran medyayı önemsiyor. Alevi medyası olarak gördükleri televizyon kanallarını, ajansını, radyoları, gazeteleri ellerinden geldiğince destekliyorlar” diyor ve daha başarılı ve etkin bir gazetecilik için PİRHA deneyiminden hareketle, Alevi yurttaşlarla yerlerinde buluşmanın önemine dikkat çekiyor: “Biz ajans olarak köylere kadar gidiyoruz. Oradaki canlarla kucaklaşıyoruz. Bundan çok mutlu oluyorlar ve kendi sesleri olan ajansla tanışıyorlar. Ciddi bir şekilde Alevi toplumuyla buluşmak lazım. Bu başarıldığı sürece Aleviler de umduğunu mutlaka bulacaktır, medyasına sahip çıkacaktır. Bu karşılıklı etkileşim meselesi. Çok emek vermek gerekiyor.”

Yol TV’dem Mahmut Akgül, Alevi televizyonların “Toplumdaki aidiyet duygusunu öne çıkardıklarını” belirterek Yol TV deneyiminin “Alevi kimliği, Alevilerin istemleri ve Alevilik konularında aidiyet duygusu yaratırken, toplumda ötekiler diye adlandırılan kesimlerin de sesi olmuştur” görüşünü savunuyor.

___________________________________________________________________________________
Patronları Alevi olan medya organları var, evet. Ama bu TV ve radyo kanalları, internet gazeteleri ne kadar Alevi medyası? Alevi medyası tanımına uyuyorlar mı? Alevilerin yaşadıkları sorunları sayfalarına, stüdyolarına ne kadar, nasıl taşıyorlar? Sadece türkü programlarıyla, muharrem ayında 12 gün yapılan programlarla Alevi medyası tanımı içine girmemeli bu söz konusu medya organları’
___________________________________________________________________________________

Doğan Bermek ise Alevilere yönelik yayın yapan televizyonlar için farklı bir gözleme sahip: “Alevi yurttaşlar biraz çaresizlikten, biraz da alışkanlıktan izliyorlar ama dinlemiyorlar. Yani ekran açık ama müzik yoksa çok özel haller dışında yayını dinleyen de pek yok sanıyorum.” Bermek bunun nedenini ise esas olarak söz konusu medya kuruluşlarının gerekli bilgi ve donanıma, vizyona sahip olmada yetersiz oluşlarına bağlıyor ve aynı yetersizliğin Alevi kurumlarında da var olduğunu savunuyor: “Alevi kurumlarının medya ile ilişkileri çok çok zayıf. Ana akım ya da yaygın medyanın aradığı araştırmacı, birikimli kişiler kurumlarda yoklar veya çok çok azlar.” Bermek, Alevi-Kızılbaş deyişlerini cd’ler üreterek belgeleştiren Kalan Müzik’i de “Alevi medyası” deyince hatırlamak gerektiğini ekliyor sözlerine.

Genç kesimin Alevi televizyonlarına genellikle “ilgisiz” olduğunu ifade eden Şükrü Yıldız, “En çok bölge ve yöre programları izleniyor, insanlar kendilerine mikrofon tutulmasını istiyor” diyor. Yıldız, Alevilerin kendi medyalarını yeterince sahiplenmemeleri şeklindeki görüş için ise, “Sahiplenecek güçlerinin, alt yapılarının olmamasından ileri geldiği” kanısında.

Haberin 1. bölümü: Medya Alevileri Tanımıyor

YARIN: Alevi Medyası Nasıl Daha Etkili Olur?

Continue Reading
Advertisement

HAFTANIN EN ÇOK OKUNANLARI