Connect with us

.

Ahmet Güden

İstanbul’da belediye başkanlığını kazanamayan son Başbakan

AHMET GÜDEN

Published

on

31 Mart yerel seçimleri yapıldı. Fakat 31 Mart yerel seçimlerin ötesinde bir durum oluşturduğunu daha önceki yazımda belirtmiştim.

İstanbul iktidarın olmazsa olmazıdır. Çünkü Erdoğan’ın iktidar yolunun başı olan İstanbul aynı zamanda ekonomisinin de başkenti. İstanbul’un iktidar tarafından kaybedilmesi halinde o iktidarın ayakta kalma olasılığı her geçen gün tartışılır hale gelecektir. İşte bundan olsa gerek ki AKP-MHP bloğu seçim sürecinde ve sandıkların açılmaya başlaması ile birlikte medya üzerinde psikolojik üstünlüğü elde etmek için her türlü çabayı gösterdi. AKP-MHP iktidar bloğunun adayı Binali Yıldırım bir kaç saat içerisinde sayılan oylarla başkanlığını ilan ettikten sonra geriye kalan sandıkların tamamının açılıp sayılması bir aya yakın bir süre devam etti. Bu durum kafalarda ki soru işaretlerini artırdı.

Cumhur ittifakının MHP kanadı ısrarla beka sorunu söyleminde bulunarak çatışmalı bir ortamın oluşturma çabası içerisinde olduğu görülüyor.
Fakat buna karşın AKP’nin seçimde almış olduğu yenilginin stratejik bir yenilgiye dönüşme kaygısının içerisinde olduğu ve bundan dolayı ciddi bir telaşla adeta ne yapacağını belli olmayan bir duruma büründüğü açıkça ortada. Dolayısıyla burada AKP’nin en çok rahatsız olduğu konu ise inisiyatif kaybı. İktidarın gücünün nasıl koruyacağı konusunda kendi içinde oldukça karmaşık bir süreç olduğu, doğal veya mutlak Lider Tayyip Erdoğan’ın alacağı kararın geçmişte olduğu gibi ne kadar olumlu olacağının dair AKP’li bazı çevreler tarafından sorgulandığı görülüyor.

AKP İstanbul’un ki iktidarın ayakta kalması açısından ne kadar büyük bir öneme sahip olduğunu da göstermiş olduğu adayla aslında ortaya koymuş durumdaydı.
Dolaysıyla AKP-MHP iktidar bloğu seçim öncesi yapmış oldukları araştırmalar sonucu kendilerini de rahatsız etmiş olacak ki özellikle İstanbul mutlak kazanmak için kendince etkili bir ismin olması gerektiğini düşünmüşler.
Bu ülkede Başbakanlık yapmış ülke ve dünya kamuoyu tarafından tanınan ve Başbakanları, ardından Türkiye Büyük Millet Meclisi başkanlığı yaptığı bir süreçte İstanbul’da aday olarak gösterilmesi bu seçimin AKP-MHP blogu için ne kadar kritik olduğunu da gözler önüne seriyor. Şayet kendileri de bu seçimin kolay alınabileceğini düşünmüş olacaklar ki Başbakanlık yapmış olan bir kişinin bu noktaya getirmelerini düşüneceklerini de sanmıyorum.

Fakat her şeye rağmen AKP – MHP iktidar bloğu halkın hür iradesi ile seçmiş olduğu belediye başkan seçimlerini kabul etmeyerek, Yüksek Seçim Kurulu (YSK) ciddi bir baskıyla karşı karşıya kalması sonucu İstanbul’da seçimleri iptal etti. YSK, AKP-MHP iktidar bloğu tarafından ileri sürülen gerekçelerin ciddiye alınabilir bir hukuki dayanağının olmadığını biliyor. Ancak, iktidarın çok yönlü baskısı objektif karar vermesini engelleyerek YSK, çok yönlü hesaplar yaparak karar vermek zorunda kaldı.
Çünkü YSK’nın alacağı karar Türkiye’nin önümüzdeki en azından 5 yılının politik kaderini belirleyeceği gibi ekonomik ve politik krizi de ciddi oranda etkileyecek bir faktör olacaktır. Bundan dolayı iktidarın yoğun baskısı ile Türkiye’nin geleceği arasında sıkışan YSK’nin karar vermesindeki gecikmenin esas nedeni kendilerinin de doğru bulmadıkları fakat kendilerinin üzerinde oluşturulan baskılar sonucu vermek zorunda kaldıkları karardır.

23 Haziranda yapılacak olan İstanbul belediye başkanı seçimini AKP’nin kazanması durumunda AKP açısından da kısa vadeli bir sonuç doğurabilir. Öncelik olarak AKP içerisinde kısmen de olsa çalkantılı durumu geçici bir süre sakinleşebilir. Bu da Erdoğan’ın liderlik pozisyon pekiştirilmesi devamı için iyi bir propaganda malzemesi ne dönüştürülerek kullanabilirler. Bu da Erdoğan açısından son derece önemlidir.
Öyle bir durumda Ayrıca Erdoğan AKP içerisindeki Parti teşkilatlarında kabine değişikliğinde tutunda birçok değişiklik için daha hızlı hareket etmesi için elinde rahatlatmış olacaktır.

Zayıf da olsa içeri de var olan muhaliflerin etkisizleştirilmesi için son derece önemli olan ise bugün film AKP içerisinde aktif olmayan ve daha önce de AKP’nin birçok kademesinde görev alan hatta Başbakanlık yapan çevrelerinde politik alanını daraltma açısından önemli olacaktır.

Diğer taraftan ise İstanbulun tekrardan alınması, ne Erdoğan şahsında iktidar bloğunun gücünü arttırır ne ekonomik sorunlara çözüm bulabilir ne de uluslararası alanda kabul görür.
Bu bakımdan İstanbul iktidarı kurtarmanın bir aracı olarak görülse de erken genel seçimler zorunlu olarak gündeme gelme olasılığı Bir hayli yüksektir. Böylesi bir durumda Kemal Kılıçdaroğlu’nun yeni bir kurultayla yerini Ekrem İmamoğlu’na bırakması sürpriz olmaz. Böylelikle ülke genelinde siyaset yapan bir lider olarak Erdoğan’ın karşısına cumhurbaşkanı adayı olarak çıkmasının olanakları çok daha fazla artacak gibi görüldüğünü dile getirmek bugünden erken olmayacak diye düşünmemek gerekir.

23 Haziranda apılacak olan İstanbul belediye başkanlık seçimi İmamoğlu ikinci kez kazanırsa. Politik dengeler, toplumsal eğilim, ekonomik kriz, uluslararası güçlerin eğilimi bu süreci oldukça etkiyecektir buna bir Örnek vermek gerekirse YSK. 6 Mayıs günü Türkiye sermayesinde önemli bir yere sahip olan koç ailesinin imamoğlunu ziyaret etmesi önemliydi Bu da AKP MHP bloğuna ve Yüksek Seçim Kurulu’na bir çağrıyı da aslında biz Bu seçimin alibinin İmamoğlu olduğunu çağrısıyla aslında fakat İstanbullu seçmenin İmamoğlu’nun kazandığına dair yüksek inancının, seçimlerin tekrarlanması halinde İmamoğlu’nun oylarını yüzde 50’nin üzerine çıkartma olasılığı çok daha yüksek görünüyor.

Buna dair uluslararası ilişkilerde İmamoğlu’na artan destek gibi birkaç neden sıralamak mümkün.
Öncelikli olarak hem ABD hem de AB kurumları, seçim sonuçlarına saygı gösterilmesi konusunda iktidarı çok açık olarak uyardılar. Yani İstanbul’daki seçim sonuçlarının kabul edilmesi gerektiğine dikkat çektiler:

Başta Almanya eski Cumhurbaşkanı ve Kanada’nın İstanbul Başkonsolosu Ulric gibi çok sayıda yabancı diplomatın İstanbul Büyükşehir Belediyesi Başkanı İmamoğlu’nu ziyaret etmeleri, esasen seçimin İmamoğlu tarafından kazanıldığı, bunun korunması veya iktidarın baskısıyla iptal edilmemesi gerektiği cevap niteliğindeydi.

Daha doğrusu İmamoğlu’nun İstanbul’un seçimle gelmiş ve kazanmış meşru belediye başkanı olduğunun uluslararası alanda tescil ve kabulü anlamına geliyor. Uluslararası ilişkiler alanında İmamoğlu’na verilen destek aynı zamanda Türkiye’de halen zayıf da olsa demokratikleşme sürecine dair umutların varlığı bakımından önemsenmektedir.
Dolayısıyla Seçimleri kazanmış olan İmamoğlu’nun belediye başkanlığının aslında ‘zorla’ elinde alınması seçimlerin yenilenmesi kararı çok açıktır ki politik belirsizliği daha da derinleştirecek. Dolayısıyla bu süreçte ekonomik kriz çok daha fazla hissedilir. Duruma geldiğini bu son günlerde dövizin 6,20 TL’nin üzerini bulmasıyla ekonomi üzerindeki etkisinde ortaya koymuş.
İmamoğlu’nun ikinci kez kazanması ülke içi politik ilişkilerin yeniden dizaynı sürecini başlatır.

Birincisi, seçimleri kazanması nedeniyle muhalefetin özgüveni en yüksek düzeye çıkmış durumda. Yıllardır hakim olan, “kazansak da iktidar hileyle elimizden alınıyor” algısı kırıldı. AKP’nin devletin bütün olanaklarını kullanmasına rağmen, muhalefetin kazanabileceği inancı arttı. CHP’nin Ankara merkez yönetimine ve İstanbul örgütüne güven pekişti.

Özellikle yapılan itirazlar karşısında ortaya konulan kararlı tutum güvenin artmasında önemli bir faktör oldu. Fakat İstanbul seçimi CHP ve İYİ Parti seçmeninin bu ayda tatile gideceği hesaplanarak muhalefet için olumsuz bir sonuç yaratacağı düşünülüyor. Geleneksel AKP tabanının tatil gibi alışkanlıklarının olmaması nedeniyle haziran ayin da yapılacak olan seçimde ciddi bir etki yapacağı ve kazanma şansını arttıracağı hesaplanıyor.
Bu mümkün mü acaba CHP-İYİ Parti merkezli seçmen kitlesi tatile gitse dahi yüzde 95’in üzerindeki bir kesim Türkiye’nin neresinde olursa olsun gelir oyunu kullanır. Çünkü İmamoğlu ile bir güven sağlandı, kazanma inancı arttı.
Bunu yakalamışken bir kez daha kaybetmek istemeyecekleri gibi oy kullanmamış olanlar da kazanma duygusu ve artan öz güvenle sandık başına gideceklerdir.
Üçüncüsü, İmamoğlu’nun bu seçimleri kazandığı algısı sadece muhalefet seçmenine değil aynı zamanda iktidar adayına oy veren seçmenin önemli bir kesimine de hâkim. Yapılan anketlerde İstanbullu seçmenin yüzde 61’i seçimin yenilenmesine karşı çıkıyor. 31 Mart’ta iktidar adayına oy vermiş seçmenlerin yaklaşık yüzde 18’i İstanbul’daki ikinci bir seçimde oyunun rengini değiştireceğini yani İmamoğlu’na vereceğini belirtiyor.

Çünkü , seçimi İmamoğlu’nun kazandığı halde belediye başkanlığının zorla elinden alınmasının oluşturacağı ‘mağduriyet’ algısı daha da ön plana çıkacaktır.

Dördüncüsü, İmamoğlu’nun İBB Meclis oturumlarını canlı yayımlanması ve ülke genelinde yayın yapan TV’lerin reyting oranlarını geride bırakacak şekilde yarattığı ilgi, İmamoğlu’nun etki alanını arttırıyor. Meclis çoğunluğu AKP-MHP’de olmasına rağmen oturumların canlı yayımlanması özellikle AKP’lilerin hareket alanını sınırlamaktadır.
Beşincisi, İmamoğlu’nun ikinci kez kazanması MHP-AKP iktidar bloğunun açık bir yenilgisi olacaktır. Böylesi bir durumda en kısa sürede erken genel seçim tarihi belirlenecektir. AKP’nin, erken genel seçim kararını almasının önemli nedenlerinden biri de İmamoğlu’nun Erdoğan karşısına rakip olarak çıkmasını engellemektir.

Altıncısı, Bahçeli’nin MHP’nin oy oranını 18,8 olduğunu iddia etmesi tersten AKP’nin oyunun yüzde 30-35 civarında olduğu belirtmesidir. Bu mesaj esasen AKP’yi tehdit etmektir. Bahçeli’nin İstanbul’da büyükşehir için adayları olmadığı halde seçimlerin iptalini istemesi, aslında AKP’yi erken genel seçimlere zorlamaktır. Böylesi bir durumda MHP, AKP üzerindeki politik baskısını artıracak ve olası bir erken genel seçime tekrardan “Cumhur İttifakı” olarak girerlerse, AKP’den en az 120 milletvekili isteyecektir.

Yedincisi, olası bir erken genel seçimde Erdoğan’ın etki alanının hızla zayıflaması ve AKP’nin bölünme olasılığı dikkate alınarak Bahçeli, yeni bir cumhurbaşkanı adayını ileri sürebilir.
Sonuç: Erdoğan’ın hesap hatası
Cumhurbaşkanı Erdoğan ve yakınındaki dar bir kadro, 7 Haziran 2015 Genel Seçimi’nin sonuçlarını kabullenmeyip 1 Kasım 2015 tarihinde düzenlenen erken seçimlerin kazanılmasına benzer bir sonucu İstanbul seçimlerini tekrarlayarak elde edebileceğini düşünüyor. İktidar bloğunun hesaplayamadığı şey, 2015 yılındaki Türkiye’nin iç politik dengeleriyle bugünkü politik konjonktürün aynı olmadığıdır.

HDP’li seçmenin AKP destekleyeceği yalanları iptal kararının verildiği günden beri ortaya atılmış durumda. Bu yalanların CHP’li bazı çevreler tarafından yayılması ise başka bir tartışma konusu. Biz gördük ki HDP seçmeni isterse sayın Demirtaş’ın dediği gibi bağrına taş basıp oyunu bazen hiçte istemedikleri partilere oy veriyorlar. 23 Haziran’da gerçekleşecek seçim de bunun dışında bir gelişme olmayacaktır. HDP yine 7 Haziran’dan bu yana olduğu gibi kilit parti olma özelliği sürdürüp, iktidar güçlerinin kaybetmesini sağlayacaktır.
Saygılarımla…

Continue Reading
Click to comment

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Ahmet Güden

31 Mart ittifakı kayyumlara karşı harekete geçmeli

AHMET GÜDEN

Published

on

AKP – MHP faşizmine karşı kardeşlikten yana olan tüm kesimleri demokrasiye sahip çıkmaya davet ediyoruz.

19 Ağustos pazartesi  günü AKP-MHP koalisyonu tarafından halkın iradesine karşı  açık siyasi bir darbe gerçekleştirildi. HDP 31 Mart yerel seçimlerde Diyarbakır’da yüzde 63, Mardin’de yüzde 56 ve Van’da yüzde 53 oyla iradesi beyan ederek seçmiş olduğumuz belediye  eş başkanları  İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun  yalanlara ve hukuksuz gerekçelere dayalı bir emri ile görevden alınmıştır.  Bu yapılanların sadece belediye başkanlarının karşı gerçekleştirilen bir darbe girişimi değil aynı zamanda  demokrasiye eşitliğe ve hukuka karşı gerçekleştirilen bir saldırıdır.

Bugün atanan kayyumlar 31 Mart yerel seçimleri sürecinde Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan tarafında seçim meydanlarda defalarca dile getirilmiştir.

HDP belediyeleri alsa bile yeniden kayyum  atlayacağını her zeminde  dile getirmişti. Dolayısıyla dönüp geriye baktığımızda HDP’li belediyelerin ciddi bir haksızlıkla karşı karşıya olduğunu görmek gerekiyor.  Diğer taraftan ise AKP-MHP koalisyonu 31 Mart yerel seçimlerinde almış olduğu yenilginin acısını HDP’li belediyelere el koyarak aldığını düşünen iktidarın bir intikam içerisinde olduğunu görmek gerekir. Bu saldırılar yüzyıllardan beri ülkeye de  süregelen bir anlayış ürünüdür. Kendisine benzemeyen her düşünceyi ve yaşam biçiminin ortadan kaldırmaya yönelik girişimler içerisinde olduğu da bilinen bir gerçekliktir.

Türk – İslam sentezli  AKP-MHP koalisyonun da temel amaç olarak sadece ülkeyi değil coğrafyayı tekleştirmeye yönelik politikalar sürdürmekte olduğunu unutmamak gerekir. HDP’li belediyelere karşı gerçekleştirilen siyasi darbe aynı zamanda sadece Kürt halkının iradesine değil Türkiye’de yaşayan tüm farklılıkların iradesine yönelik bir darbe girişimidir. Elbette ki şunu göz ardı etmemek gerektiği kanısındayım; Ortadoğu olmak üzere özel ise Irak ve Suriye’deki gelişmeler Türkiye’yi de yakından ilgilendiriyor. Özellikle bu belirttiğim ülkelerde Kürtlerin statü kazanacak olması Elbette ki statik Yolcuları rahatsız ediyordur. Dolayısıyla da bu gelişmelerde Türkiye’nin etkilenmemesi için Kürt halkının iradesine müdahale etmek istemişlerdir.

Fakat şunu da göz ardı etmemek gerektiği inancındayım. Coğrafyamızda yaşanan hak ihlalleri sadece bugün yapılmadı. Temelleri Lozan Antlaşması’yla atıldı. O gün de bu yana Kürtlerin iradesi yok edilmek istenmiş ve emperyalist güçler tarafında Kürtlerin yaşamış olduğu coğrafya kendi çıkarları doğrultusunda pay edilmesi sonucu yaşanan imha politikaları tıpkı o gün olduğu gibi bugün de sürmektedir.

Dolayısıyla da o günden bu yana defalarca katliama uğrayan Kürtler binlerce evlatlarının kaybetmesine neden oldu. Fakat Kürtler her şeye rağmen kendi değerlerine sahip çıkmayı başardı. Çünkü bizler şuna inanıyoruz; tüm halkların kurtuluşu demokrasinin gelişmesi ile mümkün olacaktır. Ancak AKP – MHP koalisyonu ısrarla statükonun devam edilmesi için devletin tüm olanaklarını kullanarak kendi iktidarlarını sürdürmeyi hedefliyorlar.

Bu aynı zamanda Kürt halkının siyasi iradesine dönük açık ve düşmanca bir tutumdur. İçişleri Bakanlığı hak ve özgürlüklerin gasp edilmesinin, provokasyonların, demokrasinin zerresini bile bırakmayan karar ve uygulamaların tetikçisi ve bir darbe odağı gerçeğidir.

2015’te başlayan AKP-MHP koalisyonu kayyumlar döneminde bu 3 büyükşehir başta olmak üzere bütün belediyelerin kaynakları tüketilmiş, bir enkaz geride bırakılmıştır. İçişleri Bakanlığı ve iktidar, Sayıştay raporlarında da görüldüğü gibi,  kayyımlar aracılığıyla yolsuzlukların ve hırsızlıkların odağı olmuştur. Dolayısıyla da bununla bölgenin ekonomik olarak çökertilmesi bölgede yaşayan insanların yaşam koşullarını daha da ağırlaştırılması hedeflenmiştir.

Yine Bu iktidar ve İçişleri Bakanlığı geçmiş kayyım döneminde yapılmış olan yolsuzlukların ve usulsüzlüklerin ortaya çıkarılmasını, halkın kaynaklarını çalıp çırpan kayyımların rezilliklerinin ortaya saçılmasını hazmedememiştir.

Bu iktidarın zerre kadar demokratik meşruiyeti kalmamıştır. Halkın iradesini gasp etmek, seçim sonucunda sandıkta kazanamadıklarını devlet şiddeti, zoru ve hilesi ile gasp etmek bu iktidarın, AKP-MHP koalisyonunun bir olağanı haline gelmiş.

Halkın iradesini gasp eden, sandık iradesini ve seçimleri tanımayan bir iktidar karşısında tüm demokrasi güçlerini, vicdan sahibi tüm insanların  ve muhalefet partilerini, sivil toplum kuruluşlarını, sendika ve meslek birliklerini, demokratik dernekleri dayanışmaya içerisinde olması gerektiği kanısındayım .

Çünkü daha önceden halkın iradesini tanımlayarak Kayyum atanmış olan anlayış bugün yine harekete geçerek halkın iradesine ağır bir darbe gerçekleştirilmiştir.

Hepimiz hatırlayacağı üzere 31 Mart yerel seçimlerde CHP’nin İstanbul adayı Ekrem imamoğlu’nun halkın tercihiyle seçilmesine rağmen dünyanın gözleri önünde adette halkın iradesini tanımıyorum diyerek İmamoğlu’nun mazbatasını el konuldu. Fakat ardından yapılan seçimle halkın bir milyona yakın bir oy farkıyla AKP MHP koalisyonu ağır bir cevap vermişti. Dolayısıyla da tıpkı o gün olduğu gibi bugün de halk kendi iradesi de ve kendi oyuna sahip çıkmalıdır.  Bugün tam da demokrasiye ihtiyaç duyduğumuz bir gündür.

Buradan ana muhalefet partisi olan CHP‘yi ülke de demokrasiye sahiplenmeye  çağırıyoruz. HDP AKP’nin yereldeki 25 yıllık iktidarın son  erdirerek demokrasi yanlısı bir belediyeciliğin gelişmesi için son derece önemli bir çaba içerisinde olduğu tüm çevreler tarafından bilinmekte. Elbette ki HDP’nin stratejik seçim kararı son derece önemlidir . Çünkü HDP’nin amacı Türkiye’deki demokrasinin ve özgürlüğün bir çıta daha yükseltilebilmesiydi.

Geçtiğimiz seçim döneminde sizlere bir anekdot ne örnek vermek isterim. Ben HDP’nin  İstanbul  Bahçelievler belediye başkan aday adayıydım. CHP’li bazı çevreler kendilerinin  desteklendiği takdirde Türkiye demokrasiye kavuşacağı konusunda HDP’nin desteğine  ihtiyaç duyduklarını kamoyunda açık bir şekilde dile getirmememiş olsalar da Kapalı kapılar ardında defalarca dile  getirmişlerdi.

Fakat benim şöyle bir sorum olmuştu; yarın AKP MHP koalisyonu yine HDP’nin kazanmış olduğu belediyelere Kayyum atadığı takdirde CHP’nin ona sahip çıkıp çıkmayacağı konusunda  kaygılı olduğumu  her defasında dile getirmiş, umarım CHP düşündüklerimizin  dışında davranarak demokrasiye sahip çıkmasını istemişdim.

Evet o gün söylediklerimiz ve kaygı duyduğumuz gelişmeler ortaya çıkmış durumda. Tam da o gün dediğim gibi bugün CHP Türkiye’nin ana muhalefet partisi olması sebebiyle demokrasi için tüm gücünü seferber ederek kayyumların boşa çıkarılması için üzerine düşen görevi yerine getirmelidir. Aksi takdirde bundan böyle CHP’nin demokrasiden kardeşlikten ve özgürlükten söz etme hakkı bile ortadan kalkmış olacaktır.

Kardeşlik, özgürlük, demokrasi sadece Kürtlere ve farklı kültürlere ait olan kimselere değil tüm kesimlerin ihtiyacı olduğu unutulmamalıdır. Bu nedenle herkesin halkın iradesine sahip çıkması gerektiği açıktır.

Geçtiğimiz dönemde Türkiye’nin her bir köşesinde 31 Mart ve 23 Haziran’da oy kullanmış, AKP-MHP ittifakının kaybetmesi ve demokrasinin kazanması için çalışmış olan herkese çağrımızdır. Bu sadece HDP’nin ve Kürt halkının sorunu değildir; tüm Türkiye halklarının, tüm demokrasi güçlerinin ortak sorunudur..

Burada sözlerime  son verirken özgürlükten kardeşlikten demokrasiden yana olan tüm kesimleri demokrasiye sahip çıkmaya davet ediyorum.

Saygılarımla

Continue Reading

Ahmet Güden

Türkiye Êzîdîleri ve 73. ferman

AHMET GÜDEN

Published

on

Êzîdîler tarihinin her döneminde imparatorluklar ve birçok inanç tarafından inançlarından dolayı 72 kere katledilen, ilkelerinde asla taviz vermeden kendi kültürlerini bugüne kadar taşımayı başaran bir toplumdur. Fakat en son batılı emperyalistler ve işbirlikçileri tarafından üretilen İŞİD’İn gerçekleştirdiği zülmle gündeme geldiler. IŞİD tarafında Haziran 2014 tarihinde Irak’ın Musul kentine saldırarak bu kenti ele geçirdikten çok kısa bir zaman sonra da Ağustos ayında Ezidi Kürtlerin yaşadığı Şengal’e yöneldi. Ciddi bir saldırı hazırlığı içerisine girdiği ve Ağustos 2014 tarihi gelindiğinde IŞİD Şengal ele geçirmek için ciddi bir saldırıya geçti ve burada büyük bir katliama girişti. Şengal’in Güney Kürdistan sınırları içerisinde yer almasına rağmen Barzani güçleri IŞİD’e karşı herhangi bir direnç göstermeden tüm güçlerini çekmesi o dönem gündeme gelmiş ve oradaki halkın adeta İŞİD’in eline yem olarak bırakıldığına şahit olmuştuk.

Êzîdîler Kürtlerin Şengal’de yaşadıklarının daha önce ki katliamların bir devamı olarak değerlendirip 73. Ferman diye adlandırılıyor. Ağustos 2014 yılında IŞİD binlerce Êzîdîyî öldürdü, binlerce kadın ve çocuğu ise esir olarak götürdü. Bunların bir kısmı IŞİD’liler tarafından çeşitli Arap ülkelerinde köle pazarlarında satıldı, bir kısmı öldürüldü, bir kısmı da tecavüze uğradı.

Katliamın üzerinde beş yıl geçmesine rağmen Halen IŞİD’in elinde yüzlerce Êzîdî kadının olduğu bir çok çevreler tarafında da bilinmesine rağmen bu insanların özgürlüklerle ve kendi yurtlarına kavuşabilmesi adına hiç kimsenin herhangi özel bir çaba sarf etmediğini rahatlıkla söyleyebiliriz.
IŞİD saldırdığında Şengal’den kaçmayı başaranların bazıları YPGliler’in açtığı koridor ile Suriye’ye geçerken, bazıları Irak Kürdistan Bölgesi’ne ve bazıları da Türkiye’ye kaçtı. Türkiye’ye gelenlerin büyük bir bölümü o dönem DBP’li olan belediyelerin kurduğu kamplara yerleştirilirken bir kısmı da AFAD ve STK’lar tarafından oluşturulan kamplara kondu.

Fakat burada en acı olan ise Kürtlerin Mezopotamya da 5000 yıllık bir tarihe sahip olmalarına rağmen, kendi öz vatanlarında mülteci durumuna düşmeleri insanlık tarihine bir kara leke olarak kaydedilmiştir.

Êzîdîler bu manada hep es geçilen bir toplumsal grup olmuşlardır. Ortadoğu’nun tarumar olduğu bugünkü konjonktürde örgütsüz, zayıf, nicelik olarak az ve sahipsiz olan birçok toplumsal grup yok olmakla karşı karşıya kaldı.
Diğer tarafta ise YPG’nin Êzîdîler’i sahiplenmesi Ardında IŞİD tüm kürtleri hedef haline getirerek daha geniş kapsamlı katliamlara girişti. IŞİD saldırılarını Irakla sınırlı tutmayarak bu saldırılarını Suriye’de taşıyarak Kürtlerle bedelleri ağır olacak ve binlerce insanım hayatına mal olacak bir savaşa girdi.

Peki İŞİD neden Êzîdîler saldırdı?

İŞİD bu saldırıyla kamuoyunun desteğini almayı hedefliyordu. Çünkü Ortadoğu da Êzîdîler Ermenilere Kızılbaşlara saldırmak tarihin her dönemi iktidar sahipleri için hep pirim yapmıştır. Şayet Êzîdîler karşı yapılan saldırılara pirim yapmamış olsaydı ve Ortadoğu’da yasayan tüm kesimler bu yapılanları onaylamamış olsalardı sanırım Êzîdîler, Kızılbaşlar ve Ermeniler defalarca kıyıma uğratılmazdı.

Fakat Ortadoğu’da ki bazı anlayışlara göre Müslüman olmayanların katli vacip, malvarlıkları, kadınları ve kızları da ganimet olarak görülmesinin yanı sıra Müslüman olmayan birini öldürme cennetin tüm kapıların açıyor. Dolayısıyla da Ortadoğu’dan böyle bir anlayışın olması başta Êzîdîler, Kakailer ve Şebekler kısaca farklı inançlar kültürler her dönem olduğu gibi bugün de yok olmakla karşı karşıya kalacaklardır.

Ermeni Soykırımı ile Êzîdî soykırımı arasında ciddi benzerlikleri var. Dersim Katliamı, Yahudi Soykırımı gibi tarihin çeşitli dönemlerde yapılan katliam Êzîdî Katliamının da benzer yönleri olduğu görülüyor.

Dersim soykırımına dair anlatılanlar ve IŞİD’in propaganda videolarında gördüğümüz toplu infaz görüntüleri tüyler ürpertecek kadar benzer. Bu katliamları yapanlarında benzer bir psikolojiye sahip olduklarını söylemek gerekir. Karşısındakini insan olarak görmeyen, onları dehümanize eden, yani insanlık dışılaştıran bir profil var karşımızda.

Bu söylediklerim genel benzerlikler, bu anlamda Yahudi soykırımı içinde bazı farklı noktaları olsa da söylenebilir. Ama Ermeni soykırımı, Dersim soykırımı ve son Şengal Êzîdî soykırımının başkaca benzer, ortak yönleri olduğunun altını çizmek gerekir.

Maalesef bu üç büyük saldırıda da dini saiklerin saldırıları meşrulaştırmak ve toplumsal katılımı artırmak için çok etkin bir şekilde kullanıldığını belirtmek gerekir. Anadolu ve Mezopotamya’da din eksenli Müslümanlaştırmaya dayalı bir homojenleştirme siyaseti 19. yüzyılın son çeyreğinden itibaren birçok katliam, pogrom ve soykırım pratiğiyle bugüne kadar gelmiştir. Bu anlamda 1915’de gerçekleştirilen soykırımla 2014’de IŞİD’in gerçekleştirdiği soykırım bir zincirin halkaları olarak görülmelidir.
Bunu bizzat Êzîdîlerin kendisi zaten söylüyor. Yaşadıklarını 73. Ferman olarak tanımlıyorlar. Bunun öncesinde de 72 fermana uğradıklarını ima ediyorlar. Sorduğumuzda daha önce maruz kaldıkları fermanları da anlatmaktalar Özellikle 19. ve 20. yüzyıla dair birçok saldırı gerçekleştirildi birçok çevreniz tarafından bilinen bir gerçektir.
Diğer taraftan ise 11 Abdülhamit döneminde Ömer Paşa’nın 1892 tarihinde yaptıkları sadece Osmanlı arşivlerindeki belgeler de değil Êzîdîler’in hafızasında ve çok canlı bir şekilde var. Ömer Vahap Paşa’nın yaptığı Ezidi ağıtlarında Feritpaşa ismi ile hala dilden dile söyleniyor. İktidarlar tarafında başlarına getir nerede bütün bu fermanları inançları ilişkilendiriyor.

Böyle söyleniyor olsa da elbette inançları dışında başka faktörlerin, sosyo-ekonomik, siyasal gelişmelerin de bu saldırılarda rolü var. Örneğin Evliya Çelebi 17. yüzyılda Melek Ahmet Paşa’nın Şengal’e yaptığı saldırıyı anlatırken Êzîdîlerin kervanlara saldırısını, yapılan talanları bir gerekçe olarak izah eder. Fakat bu talan harekatları karşısında Osmanlı ordusunun yaptığı tam bir vahşettir. Hatta Evliye Çelebi’nin kitabının ilgili bölümleri okunursa görülecektir ki, bugün IŞİD canilerinin yaptıklarından hiçbir farkı yoktur anlatılanların. Aynı yöntemler, aynı acımasızlık, kadınların esir edilip köle pazarlarında satılması vb… Çünkü her ikisinin de hareket noktası, zihniyeti aynı. Aynı dini formasyon ve hukuk perspektifi bu saldırıların meşrulaştırıcı ve azmettirici unsurları oluyor.

TÜRKİYE’DE Êzîdîler

Êzîdîler Türkiye sınırları içinde Diyarbakır Merkez ve Bismil, Çınar ilçeleri Batman Beşiri Mardin Nusaybin, Midyat yaş ortalaması oldukça yüksek olan bu iki ilçeye son yıllarda Ezidiler geri dönmeye çalışmaktadır.
Urfa Viranşehir, Antep, Siirt, Van, Ağrı, Kars, Erzincan, Erzurum ve Dersim illerinde yaşamıştır. Son bir asırda Türkiye’de gelişen siyasal ve ekonomik olaylar sebebiyle Türkiye’deki Êzîdî nüfusu 500 kişiye kadar düşmüştür.
Türkiye’deki aileler ise Diyarbakırın bazı köylerinde üç beş kişi geçmeyecek insan yaşıyor Batman Beşiri’de yaşayan Êzîdîlerin büyük çoğunluğu Oğuz, Uğrak ve Kumgeçit köylerinde yaşamaktadır.

Mardin Nusaybin, Midyat Urfa’da Viranşehir ikamet etmektedir. Viranşehir, Türkiye Ezidilerinin en fazla nüfusa sahip oldukları yerdir. Türkiye Êzîdîlerin bugün büyük bir kısmı, gerek resmi makamlarca tanınmamaları, gerekse de farklı dinlerden toplulukların Ezidilerle olan husumetleri ve en önemlisi de ekonomik sebeplerden dolayı, başta Avrupa ülkeleri Almanya, İsveç, İsviçre olmak üzere Suriye, İran, Irak ve Ermenistan’a göç etmişlerdir.

Öte yandan, Cumhuriyet Dönemi’nde zorla Müslümanlaştırma politikası sürmemekle birlikte Yezidilik bir din olarak resmen kabul edilmemektedir. Ne yazık ki bugün Êzîdîlerin kimliklerindeki din hanesine bazen çarpı işareti X konmakta, bazen de bilinmeyen din ibaresi düşülmektedir. devletin Êzîdîlere olan bu yaklaşımı hiçte kabul edilecek bir yaklaşım olmadığı bilinmeli. Çünkü bu Êzîdî halkını aşağılayarak kendi değerlerinde uzaklaştırmayı hedeflemekte.

Belli bir yaştan sonra Almanya’ya göç eden Türkiye Êzîdîler için Kürtlük ve Êzîdîllik birbirinden ayrılamazken, Avrupa’da doğan gençler için sorun bu kadar da basit değildir. Ezidiliği günümüz koşullarına uygun bir din olarak görmeyen bu kuşağın üyeleri için ne Kürtlük ne de Ezidilik önem taşımaktadır. Dini hissiyatları zayıflayan Ezidileri cemaat içinde tutan tek yapı kültür kurumlarıdır. Öteki haliyle Avrupa Ezidileri, değişmeyen bir dini örgütlenmenin Avrupa karşısında tutunamayacağının ve zamanla yok olacağının farkındadır.

Burada sözlerime son verirken evrenin üzerinde var olan tüm değerlerin kendi varlıklarını sürdürebileceği bir dünya yaratılmadan hiç kimse huzur bulamayacağı bilinmelidir. Dolayısıyla da her türde asimilasyon ve katliam bir insanlık suçudur.

Saygılarımla

Continue Reading

Ahmet Güden

İmam hatipler Kızılbaşların çocuklarına edep öğretemezler!

AHMET GÜDEN

Published

on

Hiçbir tüccar Kızılbaşlara yön veremez.
Ülkemiz demokratik sosyal laik bir hukuk devlet olarak kurulsa da farklılıklara yaklaşımı kendisinden daha önce var olan devletlerden farklı bir yaklaşım içinde olmadığı bilinen bir gerçektir. Hatta burada gözden kaçırılmaması gereken en önemli husus ise kendilerin koymuş oldukları yasalarına uygun davranmayan bir hukuk tanımaz anlayışla karşı karşıya olduğumuzdur.

Bundan dolayı da Kızılbaşlar her dönemde olduğu gibi bu dönemde de ısrarla demokratik, laik bir anayasa çağrısı yapmaya devam ediyoruz.
Çünkü Anayasa da Kızılbaşları tanımadığı için yıllar içinde birçok haksızlık hem fiziki hem de psikolojik şiddet ve asimilasyonla toplum sindirilmek istenmiştir. En çarpıcı örneklerden biri ise yıllarca süren özelikle şehirlere geldiğimizde karşıma çıkan Hakka uğurlama (Cenaze) meselesiydi. Sistem yıllarca Kızılbaşların kendi cenazelerini kaldıracakları tek bir alan yaratmamış bu toplumu başka baskılara maruz bırakmıştır.

Bununla da Kızılbaşların cenazelerini camilere getirmelerinin mecbur bırakılmış, zaman içerisinde özünde uzaklaştırarak asimilasyona tabi tutulmak istenmiş. Fakat Kızılbaşlar her ne kadar cenazelerini sistemin baskıları sonucu camiye götürmüşlerse de hiç bir zaman ilkelerinde taviz vermeden asimilasyonu karşı mücadele etmeyi sürdürmüşlerdir. Dolayısıyla Kızılbaşlar sistemin bu dayatmalarını kabul etmeyeceklerini her seferinde bir şekilde belli etmişlerdir.

Her ne kadar Kızılbaşlar cenazelerini camiye götürmek zorunda kalmışlarsa da kendilerinden taviz vermeemiş çoğu zaman hoca ya da imam cenaze namazını tek başına kıldırmışlardır. Kızılbaşların bu tutumu sisteme bir cevap niteliğindeydi. Sistemin ablukaya almak istediği Kızılbaşlar ancak ruhsuz bedenimizi ablukaya alabilirsiniz diyorlardı.

Çünkü biz Kızılbaşlar olarak kendimizi evrenin bir parçası olarak görür bu denli geniş kapsamlı bir alanda Hür olarak yaşayan bir felsefeye sahibiz. Ondandır ki hiçbir güç bizi ablukaya alarak dar bir çerçeve içerisine oturtmaya çalışmamalıdır.
Binlerce yıldan bu yana birlikte yaşadığımız birçok farklılıklar bugüne kadar halen Kızılbaşların felsefesini kavramamaları son derece üzücü bir durumdur.

Kızılbaşlar kendisini evrenin zenginliğiyle tarif eden bir felsefesinin dar bir çerçeve içerisine oturtma istemi bin yıllardan bu yana süre gelen bir olgudur.
Dolayısıyla bu güne denk hiçbir sistemin başaramadıklarını asimilasyon politikalarını başka bir biçimde hayata geçirmek amacıyla harekete geçmiş durumdalar. Fakat Kızılbaşların tarihte bu yana her türlü baskıya ve şiddete uğramalarına rağmen asimilasyona karşı göstermiş oldukları direnç takdire şayandır.

Kızılbaş felsefesine göre birbirinden farklı olmak hatta hiç birbirine benzemeyen birçok yapının birçok düşünceli ve birçok inanç biçiminin var olması ve birlikte yasaması da bir zenginlik olarak görülmekte olduğu ve bunun doğru anlaşılması gerektiğini altını bir kez daha çizilmelidir.
İşte bu denli hoşgörü sahip olan Kızılbaş felsefesi bunları bir mozaik olarak gören ve bu farklılıkların hayatta yaşam bulması için her türlü çaba içerisinde olan bir anlayışı neden kendilerine benzetme istediklerini anlamakta zorlanıyorum. Dolayısıyla da burada evrenin üzerindeki bu denli bir birbirinden farklı olan güzellikleri fark etmeyen anlayışa bu farkındalığının kavratılması Kızılbaşlar için kaçınılmaz bir görev olduğu da bilinmelidir. Her aydınlatılmamış kör karanlık nokta bir den fazla tehlikeyi içinde barındırdığı bilinmelidir.

Peki sistem neden bu kadar Kızılbaş felsefesinde bu denli rahatsız nedeni ise Kızılbaş felsefesinin kaderci anlayışın tam da alternatifi olduğundandır. Teslim alınmak istenen aslında kendi kaderlerini başka birilerinin eline bırakmayan anlayıştır dolayısıyla da böyle bir anlayışın sistemi yürütülmesi açısında son derece olumsuz bir yapı olduğundan mutlaka kader anlayışı çemberin içerisine girmelerini sağlamak istemişlerdir.

Fakat sistem bir türlü Kızılbaşları entegre sürecini başarıyla götüremiyordu. Bunu gören sistem temsilcileri farklı yöntemler geliştirerek sürece müdahale etme gereği duyuyordu.

Geçtiğimiz yıllarda FETÖ’cüler ile işbirliği yapan bazı çevrelerin yaptığı ve mücadele sonucu başarısızlıkla sonuçlanan Cami – Cemevi projesini hatırlayacaksınız. . Kızılbaşları asimile etmek için son yıllarda sistemin yaptığı en can alıcı saldırılardan biriydi bu. Biz Kızılbaşlar istismarcı örgütlere karşı yıllarca mücadele ettik. Çünkü bunlardan biri FETÖ yapılanmasıydı. FETÖ yapılanmasında Anadolu’nun yoksul halkın çocukları yurt köşelerinde istismar edilerek tecavüz uğradı Söz de FETÖ yok edildi. Bugün aynı zihniyetin ürünü olarak karışımıza başka bir tehlike çıktı.

Süzer Holding’in sahibi Mustafa Süzer ve Sakine Tükek’in finansörlüğünü yaptığı Dosteli Yardım Eğitim Kültür Vakfı ile AKP hükümeti yöneticilerinin birlikte temelini attıkları Alevi imam hatip lisesi olarak da adlandırılan Özel Statülü Hacı Bektaş Veli Anadolu Proje Lisesi günümüzün güncel ve en fazla karşı konulması gereken projesidir.
İstanbul Halkalı’da Atakent Mahallesi 2. Etap Sakarya Caddesi üzerindeki yaklaşık 16 dönüm arazi üzerinde yapılan 600 öğrenci kapasiteli Özel Statülü Hacı Bektaş Veli Proje Lisesinin temeli, zamanın Milli Eğitim Bakanı Nabi Avcı’nın da katıldığı törenle atılmıştı.

Kızılbaşlar başından beri eğitimde laikliği savundu. Bundan yıllar önce zorunlu din derslerine karşı çıkan Kızılbaşlar şimdi ise daha derin bir sorun olarak okullara yapılan mescitler sorunuyla karşı karşı. Bu mescitlerin yanı sıra Halkalı’da ki proje lisesinin içinde açılan cemevine de aynı şekilde karşı çıkmalıyız. Çünkü okula cemevi yapmak ile mescit yapmak arasında bir fark yoktur. Biz okullarda cemevi olmasını savunursak, mescitleri meşrulaştırmış oluruz. Asıl olan kendinden olmayan herkesi asimile etmeye çalışan bu eğitim sistemine karşı çıkmaktır.

Bu bilinçle eğitim bilimsel olması gerektiğini ve ana dilde eğitim hakkının tanımasının önemini bir kez daha vurgulamak istiyorum.

Kızılbaş felsefesini ortadan kaldırarak Şia bir anlayışın yerleştirilmesi için bugüne kadar her türlü yöntemi başvuran sistem bugün İstanbul’un göbeğinde birkaç tane din tüccarı eliyle açılan Hacı Bektaşi Veli Anadolu proje lisesi Kızılbaş görünen iştirakçi işbirlikçiler tarafında kurulmuş bir Alevi İmam Hatip Lisesi Kızılbaş çocuklarına ahlak edep ve temizliği öğreteceğim iddiasında bulunmakta.

Fakat şu İyi bilinmelidir ki Kızılbaş felsefesinde böyle bir anlayış yoktur. Fakat bir sorun da çok iyi biliyoruz ki, bunlar gibi düşkünler birçok yerde bulunmaktadır. Çünkü 1000 yılı aşkın bir süreden beri asimilasyonla ele geçirilmemiş teslim alamadığı bu felsefeyi içinde düşkünler yaratarak sonuç almak istiyorlar. Ben inanıyorum ki Kızılbaşlar bu tür girişimlerde bundan önceki girişimler gibi boşa çıkaracağı bilinmelidir. Dolayısıyla bunun bir FETÖ yapılanmasının devamı oldu yarım kalan projenin tamamlanması için atılan Beyhude bir adımdır. Biz bir kez daha seslenmek istiyoruz.

Kızılbaşların evrensel felsefesine müdahale etmekten vazgeçin. Çünkü Kızılbaş felsefesi demokratik bir anlayışı sahiptir. Dolayısıyla da Kızılbaşları asimilasyon projesine karşı tavrımız net olacaktır.

Burada sözlerime son verirken Kızılbaş felsefesini tanımak istiyorlar ise bir kez daha evreni tanımaya davet ediyoruz. Çünkü biz evrensel bir felsefeye sahibiz, evrenin döngüsü içerisinde yaşam bulan bir anlayışız.

Saygılarımla…

Continue Reading
Advertisement

HAFTANIN EN ÇOK OKUNANLARI