Connect with us

.

Ahmet Güden

İstanbul’da belediye başkanlığını kazanamayan son Başbakan

AHMET GÜDEN

Published

on

31 Mart yerel seçimleri yapıldı. Fakat 31 Mart yerel seçimlerin ötesinde bir durum oluşturduğunu daha önceki yazımda belirtmiştim.

İstanbul iktidarın olmazsa olmazıdır. Çünkü Erdoğan’ın iktidar yolunun başı olan İstanbul aynı zamanda ekonomisinin de başkenti. İstanbul’un iktidar tarafından kaybedilmesi halinde o iktidarın ayakta kalma olasılığı her geçen gün tartışılır hale gelecektir. İşte bundan olsa gerek ki AKP-MHP bloğu seçim sürecinde ve sandıkların açılmaya başlaması ile birlikte medya üzerinde psikolojik üstünlüğü elde etmek için her türlü çabayı gösterdi. AKP-MHP iktidar bloğunun adayı Binali Yıldırım bir kaç saat içerisinde sayılan oylarla başkanlığını ilan ettikten sonra geriye kalan sandıkların tamamının açılıp sayılması bir aya yakın bir süre devam etti. Bu durum kafalarda ki soru işaretlerini artırdı.

Cumhur ittifakının MHP kanadı ısrarla beka sorunu söyleminde bulunarak çatışmalı bir ortamın oluşturma çabası içerisinde olduğu görülüyor.
Fakat buna karşın AKP’nin seçimde almış olduğu yenilginin stratejik bir yenilgiye dönüşme kaygısının içerisinde olduğu ve bundan dolayı ciddi bir telaşla adeta ne yapacağını belli olmayan bir duruma büründüğü açıkça ortada. Dolayısıyla burada AKP’nin en çok rahatsız olduğu konu ise inisiyatif kaybı. İktidarın gücünün nasıl koruyacağı konusunda kendi içinde oldukça karmaşık bir süreç olduğu, doğal veya mutlak Lider Tayyip Erdoğan’ın alacağı kararın geçmişte olduğu gibi ne kadar olumlu olacağının dair AKP’li bazı çevreler tarafından sorgulandığı görülüyor.

AKP İstanbul’un ki iktidarın ayakta kalması açısından ne kadar büyük bir öneme sahip olduğunu da göstermiş olduğu adayla aslında ortaya koymuş durumdaydı.
Dolaysıyla AKP-MHP iktidar bloğu seçim öncesi yapmış oldukları araştırmalar sonucu kendilerini de rahatsız etmiş olacak ki özellikle İstanbul mutlak kazanmak için kendince etkili bir ismin olması gerektiğini düşünmüşler.
Bu ülkede Başbakanlık yapmış ülke ve dünya kamuoyu tarafından tanınan ve Başbakanları, ardından Türkiye Büyük Millet Meclisi başkanlığı yaptığı bir süreçte İstanbul’da aday olarak gösterilmesi bu seçimin AKP-MHP blogu için ne kadar kritik olduğunu da gözler önüne seriyor. Şayet kendileri de bu seçimin kolay alınabileceğini düşünmüş olacaklar ki Başbakanlık yapmış olan bir kişinin bu noktaya getirmelerini düşüneceklerini de sanmıyorum.

Fakat her şeye rağmen AKP – MHP iktidar bloğu halkın hür iradesi ile seçmiş olduğu belediye başkan seçimlerini kabul etmeyerek, Yüksek Seçim Kurulu (YSK) ciddi bir baskıyla karşı karşıya kalması sonucu İstanbul’da seçimleri iptal etti. YSK, AKP-MHP iktidar bloğu tarafından ileri sürülen gerekçelerin ciddiye alınabilir bir hukuki dayanağının olmadığını biliyor. Ancak, iktidarın çok yönlü baskısı objektif karar vermesini engelleyerek YSK, çok yönlü hesaplar yaparak karar vermek zorunda kaldı.
Çünkü YSK’nın alacağı karar Türkiye’nin önümüzdeki en azından 5 yılının politik kaderini belirleyeceği gibi ekonomik ve politik krizi de ciddi oranda etkileyecek bir faktör olacaktır. Bundan dolayı iktidarın yoğun baskısı ile Türkiye’nin geleceği arasında sıkışan YSK’nin karar vermesindeki gecikmenin esas nedeni kendilerinin de doğru bulmadıkları fakat kendilerinin üzerinde oluşturulan baskılar sonucu vermek zorunda kaldıkları karardır.

23 Haziranda yapılacak olan İstanbul belediye başkanı seçimini AKP’nin kazanması durumunda AKP açısından da kısa vadeli bir sonuç doğurabilir. Öncelik olarak AKP içerisinde kısmen de olsa çalkantılı durumu geçici bir süre sakinleşebilir. Bu da Erdoğan’ın liderlik pozisyon pekiştirilmesi devamı için iyi bir propaganda malzemesi ne dönüştürülerek kullanabilirler. Bu da Erdoğan açısından son derece önemlidir.
Öyle bir durumda Ayrıca Erdoğan AKP içerisindeki Parti teşkilatlarında kabine değişikliğinde tutunda birçok değişiklik için daha hızlı hareket etmesi için elinde rahatlatmış olacaktır.

Zayıf da olsa içeri de var olan muhaliflerin etkisizleştirilmesi için son derece önemli olan ise bugün film AKP içerisinde aktif olmayan ve daha önce de AKP’nin birçok kademesinde görev alan hatta Başbakanlık yapan çevrelerinde politik alanını daraltma açısından önemli olacaktır.

Diğer taraftan ise İstanbulun tekrardan alınması, ne Erdoğan şahsında iktidar bloğunun gücünü arttırır ne ekonomik sorunlara çözüm bulabilir ne de uluslararası alanda kabul görür.
Bu bakımdan İstanbul iktidarı kurtarmanın bir aracı olarak görülse de erken genel seçimler zorunlu olarak gündeme gelme olasılığı Bir hayli yüksektir. Böylesi bir durumda Kemal Kılıçdaroğlu’nun yeni bir kurultayla yerini Ekrem İmamoğlu’na bırakması sürpriz olmaz. Böylelikle ülke genelinde siyaset yapan bir lider olarak Erdoğan’ın karşısına cumhurbaşkanı adayı olarak çıkmasının olanakları çok daha fazla artacak gibi görüldüğünü dile getirmek bugünden erken olmayacak diye düşünmemek gerekir.

23 Haziranda apılacak olan İstanbul belediye başkanlık seçimi İmamoğlu ikinci kez kazanırsa. Politik dengeler, toplumsal eğilim, ekonomik kriz, uluslararası güçlerin eğilimi bu süreci oldukça etkiyecektir buna bir Örnek vermek gerekirse YSK. 6 Mayıs günü Türkiye sermayesinde önemli bir yere sahip olan koç ailesinin imamoğlunu ziyaret etmesi önemliydi Bu da AKP MHP bloğuna ve Yüksek Seçim Kurulu’na bir çağrıyı da aslında biz Bu seçimin alibinin İmamoğlu olduğunu çağrısıyla aslında fakat İstanbullu seçmenin İmamoğlu’nun kazandığına dair yüksek inancının, seçimlerin tekrarlanması halinde İmamoğlu’nun oylarını yüzde 50’nin üzerine çıkartma olasılığı çok daha yüksek görünüyor.

Buna dair uluslararası ilişkilerde İmamoğlu’na artan destek gibi birkaç neden sıralamak mümkün.
Öncelikli olarak hem ABD hem de AB kurumları, seçim sonuçlarına saygı gösterilmesi konusunda iktidarı çok açık olarak uyardılar. Yani İstanbul’daki seçim sonuçlarının kabul edilmesi gerektiğine dikkat çektiler:

Başta Almanya eski Cumhurbaşkanı ve Kanada’nın İstanbul Başkonsolosu Ulric gibi çok sayıda yabancı diplomatın İstanbul Büyükşehir Belediyesi Başkanı İmamoğlu’nu ziyaret etmeleri, esasen seçimin İmamoğlu tarafından kazanıldığı, bunun korunması veya iktidarın baskısıyla iptal edilmemesi gerektiği cevap niteliğindeydi.

Daha doğrusu İmamoğlu’nun İstanbul’un seçimle gelmiş ve kazanmış meşru belediye başkanı olduğunun uluslararası alanda tescil ve kabulü anlamına geliyor. Uluslararası ilişkiler alanında İmamoğlu’na verilen destek aynı zamanda Türkiye’de halen zayıf da olsa demokratikleşme sürecine dair umutların varlığı bakımından önemsenmektedir.
Dolayısıyla Seçimleri kazanmış olan İmamoğlu’nun belediye başkanlığının aslında ‘zorla’ elinde alınması seçimlerin yenilenmesi kararı çok açıktır ki politik belirsizliği daha da derinleştirecek. Dolayısıyla bu süreçte ekonomik kriz çok daha fazla hissedilir. Duruma geldiğini bu son günlerde dövizin 6,20 TL’nin üzerini bulmasıyla ekonomi üzerindeki etkisinde ortaya koymuş.
İmamoğlu’nun ikinci kez kazanması ülke içi politik ilişkilerin yeniden dizaynı sürecini başlatır.

Birincisi, seçimleri kazanması nedeniyle muhalefetin özgüveni en yüksek düzeye çıkmış durumda. Yıllardır hakim olan, “kazansak da iktidar hileyle elimizden alınıyor” algısı kırıldı. AKP’nin devletin bütün olanaklarını kullanmasına rağmen, muhalefetin kazanabileceği inancı arttı. CHP’nin Ankara merkez yönetimine ve İstanbul örgütüne güven pekişti.

Özellikle yapılan itirazlar karşısında ortaya konulan kararlı tutum güvenin artmasında önemli bir faktör oldu. Fakat İstanbul seçimi CHP ve İYİ Parti seçmeninin bu ayda tatile gideceği hesaplanarak muhalefet için olumsuz bir sonuç yaratacağı düşünülüyor. Geleneksel AKP tabanının tatil gibi alışkanlıklarının olmaması nedeniyle haziran ayin da yapılacak olan seçimde ciddi bir etki yapacağı ve kazanma şansını arttıracağı hesaplanıyor.
Bu mümkün mü acaba CHP-İYİ Parti merkezli seçmen kitlesi tatile gitse dahi yüzde 95’in üzerindeki bir kesim Türkiye’nin neresinde olursa olsun gelir oyunu kullanır. Çünkü İmamoğlu ile bir güven sağlandı, kazanma inancı arttı.
Bunu yakalamışken bir kez daha kaybetmek istemeyecekleri gibi oy kullanmamış olanlar da kazanma duygusu ve artan öz güvenle sandık başına gideceklerdir.
Üçüncüsü, İmamoğlu’nun bu seçimleri kazandığı algısı sadece muhalefet seçmenine değil aynı zamanda iktidar adayına oy veren seçmenin önemli bir kesimine de hâkim. Yapılan anketlerde İstanbullu seçmenin yüzde 61’i seçimin yenilenmesine karşı çıkıyor. 31 Mart’ta iktidar adayına oy vermiş seçmenlerin yaklaşık yüzde 18’i İstanbul’daki ikinci bir seçimde oyunun rengini değiştireceğini yani İmamoğlu’na vereceğini belirtiyor.

Çünkü , seçimi İmamoğlu’nun kazandığı halde belediye başkanlığının zorla elinden alınmasının oluşturacağı ‘mağduriyet’ algısı daha da ön plana çıkacaktır.

Dördüncüsü, İmamoğlu’nun İBB Meclis oturumlarını canlı yayımlanması ve ülke genelinde yayın yapan TV’lerin reyting oranlarını geride bırakacak şekilde yarattığı ilgi, İmamoğlu’nun etki alanını arttırıyor. Meclis çoğunluğu AKP-MHP’de olmasına rağmen oturumların canlı yayımlanması özellikle AKP’lilerin hareket alanını sınırlamaktadır.
Beşincisi, İmamoğlu’nun ikinci kez kazanması MHP-AKP iktidar bloğunun açık bir yenilgisi olacaktır. Böylesi bir durumda en kısa sürede erken genel seçim tarihi belirlenecektir. AKP’nin, erken genel seçim kararını almasının önemli nedenlerinden biri de İmamoğlu’nun Erdoğan karşısına rakip olarak çıkmasını engellemektir.

Altıncısı, Bahçeli’nin MHP’nin oy oranını 18,8 olduğunu iddia etmesi tersten AKP’nin oyunun yüzde 30-35 civarında olduğu belirtmesidir. Bu mesaj esasen AKP’yi tehdit etmektir. Bahçeli’nin İstanbul’da büyükşehir için adayları olmadığı halde seçimlerin iptalini istemesi, aslında AKP’yi erken genel seçimlere zorlamaktır. Böylesi bir durumda MHP, AKP üzerindeki politik baskısını artıracak ve olası bir erken genel seçime tekrardan “Cumhur İttifakı” olarak girerlerse, AKP’den en az 120 milletvekili isteyecektir.

Yedincisi, olası bir erken genel seçimde Erdoğan’ın etki alanının hızla zayıflaması ve AKP’nin bölünme olasılığı dikkate alınarak Bahçeli, yeni bir cumhurbaşkanı adayını ileri sürebilir.
Sonuç: Erdoğan’ın hesap hatası
Cumhurbaşkanı Erdoğan ve yakınındaki dar bir kadro, 7 Haziran 2015 Genel Seçimi’nin sonuçlarını kabullenmeyip 1 Kasım 2015 tarihinde düzenlenen erken seçimlerin kazanılmasına benzer bir sonucu İstanbul seçimlerini tekrarlayarak elde edebileceğini düşünüyor. İktidar bloğunun hesaplayamadığı şey, 2015 yılındaki Türkiye’nin iç politik dengeleriyle bugünkü politik konjonktürün aynı olmadığıdır.

HDP’li seçmenin AKP destekleyeceği yalanları iptal kararının verildiği günden beri ortaya atılmış durumda. Bu yalanların CHP’li bazı çevreler tarafından yayılması ise başka bir tartışma konusu. Biz gördük ki HDP seçmeni isterse sayın Demirtaş’ın dediği gibi bağrına taş basıp oyunu bazen hiçte istemedikleri partilere oy veriyorlar. 23 Haziran’da gerçekleşecek seçim de bunun dışında bir gelişme olmayacaktır. HDP yine 7 Haziran’dan bu yana olduğu gibi kilit parti olma özelliği sürdürüp, iktidar güçlerinin kaybetmesini sağlayacaktır.
Saygılarımla…

Continue Reading
Click to comment

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Ahmet Güden

ERDOĞAN’IN SALTANATI DÖRT YIL DAHA DAYANABİLİR Mİ?

AHMET GÜDEN

Published

on

31 Mart seçimi Erdoğan’ın kurgulamış olduğu saltanatının 2023’e kadar devam edebilme koşuları her geçen gün azaldığının bir başka resmi oldu.

Çünkü son seçimler de ülkede ki tabloya göre tartışmalı olmasının sebebi tamamen iktidarın yaşadıklarıdır. Çünkü Erdoğan ülkenin siyasi ekonomi sorunlarını çözmek yerine her geçen gün daha da içinde çıkılamaz bir hale getirdi.

Öte yandan Erdoğan ABD’nin istemi üzerine Suriye politikasını destekleyip yaratmış oldukları istikrarsızlık ve kriz halen devam ediyor. Çözüm bekleyen Suriye sorunu, Rusya ile ABD arasında yaratmış olduğu S-400 tartışması, ABD tarafından hiç hoş karşılanmayacağını defalarca dile getirildi. fakat Erdoğan’ın ABD’de talep etmiş olduğu desteği bulamayınca ABD’ye karşı Rusya yaklaşarak kendi saltanatını ömrünü uzatabilmek için yeni bir yol bulmuştu. Fakat Erdoğan’ın bu girişimleri NATO’yu da rahatsız ediyor. Ortadoğu’daki ABD’nin çıkarlarını tehlikeye düşürebilecek girişimlerde bulunma olasılığı bir iktidar kaybı nedeni olabilir.  Doğu Akdeniz’de ABD tarafından yaratılmış olan petrol, doğalgaz gibi konulardaki sorunlar olduğu gibi çözüm bekliyor.

Fakat ayağa kaldırılması olanaksız hale gelmiş olan ekonomi-politikaları bir yana Erdoğan’ın 31 Mart yerel seçimi nedeni ile almış olduğu yenilgi sonucu, metal yorgunluğu partinin tüm organlarında hissedilir bir şekilde derinleşmiş durum da.

Erdoğan ve çevresindeki bu yorgunluk ile yıllardır AKP’yi ayakta tutan partizanlık ile dahi devam edilebilme şartlarını kaybetti. Erdoğan almış olduğu yenilginin kamuoyu gündemden düşürülmesi için yoğun bir çaba içerisinde olması ise gözle görünür bir hale geldi.

Diğer taraftan ise özellikle İstanbul’da seçimlerin yenilenmesi için her türlü yöntemi başvurmaktan kaçınmayan AKP iktidarı bu konuda kararlı gibi görünüyor.  Hepimizin hatırlayacağı üzere 7 Haziran seçimlerinde almış olduğu yenilgiyi hazmedemeyen Erdoğan ve çevresindekiler her türlü yönteme devreye sokarak milliyetçilik ve siyasi İslam söylemleriyle toplumu kutuplaştırarak ülkeyi yeniden seçime götürdü. 1 Kasım’da seçime giden Türkiye, AKP’nin iktidarını yeniden gördü. Bugün aynı yöntemlere başvurarak İstanbul’da yenilenecek olan bir seçimi kazanabilmek için konjonktüre uygun olarak bazı girişimlerde bulunan AKP yine aynı sonuçları elde etme çabasında.  Geçtiğimiz hafta Ankara Çubuk’ta bir asker cenazesine katılan ana muhalefet partisi başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’na yönelik provokasyon girişimi ve orada Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar’ın “Arkadaşlar gereken mesajı verdiniz, gereken tepkinizi ortaya koydunuz,şimdi sakin bir şekilde burayı boşaltıyoruz” anonslarını yapması bir şeylerin itirafıydı. Sayın muktedirler hiç uğraşmasınlar, linçi meşrulaştıran bu anonsları aslında herşeyi açık ediyor.

Saldırı sonucu korumaların ve güvenlik güçlerinin Kılıçdaroğlu’nun linçte kurtarmak için sığındıkları evin etrafına tıpkı Madımak otelinin etrafını sardıkları gün gibi geldiler. En ilginç olan ise bir kadının yakın bu evi demesi yine bizlere Sivas’ı, Maraş’ı, Çorum’u hatırlattı.

Bu linç girişimiyle bir tarafta Kılıçdaroğlu’nun Kızılbaş kimliğine diğer tarafta ise Kürt kimliğine saldırıldı. Kısacası bu saldırı ülkede yaşayan Kürtlere ve Kızılbaşlara bir mesajdı ve yine tekçi anlayışı devreye sokarak toplumu kutuplaştırmak isteniyordu.  Çünkü AKP yerel yönetimlerde ki 25 yıllık iktidarının kaybetmesinin sorumlusunun Kürtler ve Kızılbaşlar olduklarını görüyordu.

 

Dolayısıyla yerel yönetimlerdeki yenilginin hıncını ana muhalefet partisinden çıkarmak ve bunun üzerine toplumu yeniden kutuplaştırıcı kendi iktidarını sürdürebilme olanaklarını milliyetçi İslamcı kimlikleri etrafında bir araya getirerek sürdürmek istemesidir.

Şu iyi bilinmelidir bu yapılanlar bir ülke için en büyük utanç verici durumlardır. Bir seçim uğruna ülkenin tümünü kaosa sürüklemek akıl tutulmasının dışında bir şey olamaz. İşte bunların hepsi aslında şunu gösteriyor AKP-MHP koalisyonu bir türlü toplumun tercihine saygı duymayacaklar.

Ozelikle Ortadoğu’da  Suriye sorunu, ABD, AB, NATO, Rusya arasına sokmuş olduğu S-400 çomağı, solucanlar gibi yerlerde sürünen ekonomi-politikasını ayağa kaldırma. Doğu Akdeniz’de oluşturulmuş ve büyümeye devam eden sorunların her biri kendi başına Erdoğan yerle bir etmese bile derinden sarsması, silkelemesi kaçınılmazdır.

Örneğin Suriye Dışişleri Bakanı’nın sabrımızın da bir sınırı var tehdit savurduğu günlerde, Erdoğan Türkiye’sinin gırtlağına kadar gömülmüş olduğu Suriye bataklığı tek başına Erdoğan’ın hanedanlığını yıkamasa için bir sebeptir.

Dolayısıyla sırada çözüm  beklemekte olan diğer sorunların her biri sadece Erdoğan  gibi emperyalizmin bir projesi olarak oluşmuş, süreç içerisinde projesi olduğu ABD ve AB emperyalizmi ile bozuşmuş, bozuşmakla da kalmamış hedefi haline gelmiş olan Erdoğan daha güçlü olanları bile iflah etmeyecek nitelikte durumlardır .

Erdoğan akşam sabah tekrarladı gibi ne yerli ne de milli bir kişiliktir. Erdoğan terlik taslağı olarak ABD emperyalizmin teorik olarak üretmiş olduğu ılımlı İslam kuramın ürünü ve BOP un Eş başkanı  olduğunu kendisi de dile getiriyordu.

Türkiye ve Arap-İslam dünyasının siyasi arenasına sürülmüş bir kişiliktir. Dönemin mevcut konjonktürü, emperyalizmin yanlış bir teori ile yanlış bir kişiyi, yanlış olgulara karşı yapılandırdığı gibi söz konusu konjonktür Erdoğan’a da kullanabileceği farklı olanaklar sundu.

 

Esasında Erdoğan’ın “Avrasya” gibi lafları etmesi, Rusya ile ilişkileri geliştirmesi de bu vesile ile gelişti. Emperyalizmin ordudan duymuş olduğu rahatsızlık sadece, globalizmi Türkiye’ye yerleştirmek değildi. Son dönemlerde ordunun da kendi içinde aleni bir şekilde NATO’ya karşı “Avrasya”yı tartışmaya başlamış olması da özellikle ABD’yi çok rahatsız etmişti. Sonuç itibarı ile Erdoğan ve ABD emperyalizmi el ele Türk ordusunu siyaset arenasının dışına ittiler. Ancak Erdoğan orduyu kendi deyimi ile bir “vesayet” gücü olmaktan çıkarttıktan sonra, ordunun enkazı haline gelmiş olan generallerle, Kürtlere ve demokrasi güçlerine karşı bir konsept oluşturarak, “Türk tipi” dediği sistemlerini kurdu. Ama artık yolun sonuna gelmiş durumda.

Özelikle de 31 Mart yerel seçiminden sonra karizması çizildi, yenilmezlik titri yıkıldı, kapılmış olduğu korkuyla ne yaptığını bilmez hale gelerek, dünya alemin gözünde rezil hale geldi. Öylesine rezil hale geldi ki seçimden sonra yapılan sayımda iptal edilmiş oylara bel bağlayarak, seçimi lehine döndürmek için oyların tümünü yeniden saydırıyor. Üstelik, muhalefetin istediği sayımları reddettiriyor, sadece AKP’nin istediklerini saydırıyor.

Bütün bunların bir bedelinin olduğuna ve olacağına kuşku yoktur. Daha şimdiden parti içinde hareketlenmeler başladı. Sadece içinde değil, dışına düşmüş ya da atılmış olanlar bile artık Erdoğan’dan umudu keserek yeni arayışlar içine girmiş durumdalar.

Tabi ki; Erdoğan sadece iç çıkar çevreleri için değil, Putin gibi dış politikasını entrikalar üzerine oturtmuş,  medet bekleyen birçok dış mihraklar için de bir çıkar kapısı olarak görülüyordu.

31 Mart’ın kimi kısmi sonuçları bile baskı rejiminde bu çalkalanmayı yarattığına göre, esaslı bir değişim hareketi yönetim eliti arasındaki çelişkileri derinleştirecektir.

O yüzden iktidar odağının kendiliğinden değişeceğine yönelik beklenti boş bir beklentidir. İktidarı da değiştirecek olan taban demokrasisidir Ve bunun da yolu gelişen büyüyen toplumsal mücadeleden geçiyor. Yoksa bu linç rejimi kendisine muhalif olan ve kendisi gibi inanmayan düşünmeyen tüm kesimleri yok edeceğini hepimiz çok iyi biliyoruz.

Dolayısıyla yakma yıkma yok etme ve linç kültürünü ortadan kaldırmak için burada yaşayan tüm farklı kimliklerin, tüm halkların birleşik mücadelesini büyütmekten geçiyor.

Sözlerimi bitirirken, Tüm ezilenlerin 1 Mayıs İşçi Bayramını kutluyorum.

Diyarbakır’da açlık grevini sürdüren HDP Hakkari Milletvekili Leyla Güven ise el verme çağrısı yapıyorum. Üyesi olduğu TBMM’nin Güven’e sahip çıkmaya davet ediyorum.

Saygılarımla

 

 

 

 

Continue Reading

Ahmet Güden

31 Mart: HDP’nin seçim stratejisi

AHMET GÜDEN

Published

on

31 Mart Türkiye’de yerel seçim yapıldı. Seçim sonrası yapılan tartışmaların gölgesinde kalan bir konuya dikkat çekmek istiyorum. Bu yazımda seçimin kimin kazandığı kimin
kaybettiğinin ötesinde seçimler için belirleyici olan HDP’nin politikasını değerlendireceğim.

HDP’nin stratejisi Türkiye’nin bugünü ve yarını üzerinde yarattığı etkileri net bir şekilde görüyor ve görmeye de devam edeceğiz. Seçimin bir stratejik bir de taktiksel yönünün olduğunu yaşananlar sonucunda gördük. Seçimin stratejik yönünü, AKP-MHP koalisyonuna kaybettirmeye yönelik politikalarda olumlu anlamda sonuçlar ortaya çıkardı. Diğer taraftan ise bunların bir başka versiyonu olan CHP- İYİ Parti ittifakının taktiksel yönü seçimi kazanmaya ya da kazandırmaya yönelik olduğu stratejisiler tarafında somut olarak görüldü. Fakat bazı çevrelerin bu gerçekleri gördüğü gibi Erdoğan’ın seçimden sonra yapmış olduğu balkon konuşmasında hiçbir şey olmamış gibi yola devam ettiğini gördük.

Seçim sonrası Kemal Kılıçdaroğlu ve Meral Akşener’in kazanmış oldukları seçim nedeni ile birbirine kutlamaları teşekkür etmeleri karşılıklı iltifatlarda bulunmalarına, zaferi kendileri kazanmış gibi göstermeleri, yine tekçi anlayışa sahip olanlar duruşunu ortaya çıkartıyor. Burada ortaya çıkan siyasi tablonun kimler tarafında oluşturulduğunu ve bir zafer bahsedilecek ise bu da HDP’nin politikaları sonucu olduğunu görmezden geliyorlar. AKP’nin tutmayan terör politikalarının arkalarında duranlar bu başarının asil sahibini görmezden geliyorlar. Buna ilişkin sizlere toplum içiresinde bilinen bir hikayeyi anlatmak istiyorum. Çok eskilerde kapıların kilitleri ağaçtan yapılıyormuş ve yöresel olarak zorlak denilen tahta kibritlerden oluşuyormuş. Bir gün hırsız bir evin tahta kilidini testere ile keserken ona rastlayan bir kişi ne yapıyorsun diye soruyor, hırsız da keman çalıyorum diyor, adam peki bu kemanın sesin niye çıkmıyor diye sorunca hırsız da bunun sesi yarın çıkar demiş.

AKP-MHP tekçi anlayışı ve buna yakın olan koalisyon güçleri yaklaşımının bir versiyonu da CHP – İYİ Parti gibi Kürtlerin ve Kızılbaşların oylarına talip olan fakat bu kesimlerin sorunlarına görmezden gelen tekçi anlayışlılarından öteye geçemeyenler şunu iyi bilmeleri gerekir ki, bugüne kadar birçok parti tarihin tozlu raflarında yer aldığı gibi bundan sonra da bu sorunları görmezden gelenler daha önce olduğu gibi kendileri tarihin tozlu raflarında yer alacaklardır.

HDP’nin izlemiş olduğu seçim stratejisi ile 31 Mart seçimlerini kaderini değil aynı zamanda Türkiye’nin Siyasetini geleceğini de tayin etti.

HDP bu strateji temelinde taktiksel olarak uzun bir zamandan beri beklemeye devam etti. HDP bu stratejiyle, AKP MHP koalisyonun duvarından bir daha kapatılması zor çok önemli bir gedik açtı. CHP ve İYİ Parti ise gibi iki şöven partinin tabanında şöyle ya da böyle insani değer taşıyanlara hiç unutamayacakları mesajlar da verdiklerini rahatlıkla dile getirebiliriz. Türkiye siyasetinin geleceğin tek parti iktidarları değil, HDP’nin de kısmen dışarıdan destek, kısmen de içinde yer alacağı koalisyonlarla yönetileceği bir siyasi yapılanma olarak ortaya çıkmasıyla sadece zafer kazanılabileceği bir kez daha anlaşıldı. HDP var olduğu sürece bunun böyle devam edeceği de kesinlik kazandı.

HDP, 31 Mart yerel seçiminde kayyumları Erdoğan’ın başına çalma, Batı’da ise AKP MHP koalisyon yönetimine geriletme içerikli stratejisini hayata uyarlamaya başlayıp, Selahattin Demirtaş’ın da aktif desteğini aldı. Selahattin Demirtaş benimsemiş olduğu HDP’nin 31Mart seçim politikasını desteklemek için HDP seçmenine mektup üzerine mektup yazarak sandık başına gitmeleri konusunda ikna ettiğini rahatlıkla söyleyebiliriz işte Selahattin Demirtaş’ın yaklaşımının bir sosyal Demokrat yaklaşım olduğunu ve birçok evreninde örnek alması gereken davranış sergilediği tüm çevreler tarafından takdir ne karşılanacağını inanıyorum.

Burada şuna değinmeden geçmek insafsızlık olur diye düşünüyorum. Şoven hatta Kürt düşmanı olan CHP ve İYİ Parti’ye karşı boykot ya da sandık başına gitmeme eğiliminde olan HDP seçmenine “yüreğinize taş basın” diyerek ikna etti. Şöyle yüzeysel bir mukayese ile bile Kürtlerin Erdoğan’dan da, Kılıçdaroğlu’ndan da, Meral Akşener’den de daha manevra kabiliyeti yüksek, daha kabiliyetli, siyasi bakımdan daha cesur liderler yetiştirdiklerini görebilirsiniz.

Demokrat, insani değerlere sahip, kadına özel ayrım gibi konular bir yana politikada taktik strateji üretiminde de Kürt siyasetçiler, diğerleriyle aralarına epey mesafe koymuş durumdalar. Bu gidiş le Türkiye siyasetinin geleceği bu tarz siyasetçiler tarafında belirleyeceğini kuşku yok.

Belirlemiş oldukları bu son 31 Mart seçim stratejisi ile Erdoğan ve Bahçeli’nin kimyasının bozmuş olmaları ve onların feryat figan etmeleri boşuna değil. Erdoğan ve Devlet Bahçeli yaşamış oldukları kimya bozulması ve içine düşmüş oldukları feryadı figan Saadet Partisi’nde dahil ederek bütün muhalefeti kandilin denetimine girmiş terörist hain, zillet ileti ilan ederek zıvanadan çıkmış görünüyorlar. Bu da şunu gösteriyor ki HDP’nin bu yönlü yürütmüş olduğu politikaların ne kadar doğru sonuçlar elde edilmesine vesile olduğunu hep birlikte gördük.

Saadet Partisi, CHP ve İYİ Parti gibi sistem partilerinin tabanı bir anda, Cumhur İttifakının bu kadar ve küfürleri ile karşılaşırken bir yanda da HDP tavanının hoşgörü ile onlara oy desteği sunmasını gören Erdoğan ve Devlet Bahçeli’nin Türkiye toplumunu bölmek istedikleri istikamette değil fakat HDP’nin seçim stratejisi istikametinde olumlu bir bölünme yaşandı.

Erdoğan ve Bahçeli’nin seçimde de izlemiş oldukları savaş stratejisine karşın, HDP’nin sergilemiş olduğu hoşgörü, insani yaklaşım ayrıca CHP, ve İYİ Parti gibi şoven partilerle tabanı arasında da çok çeşitli soru işaretleri yarattı.

HDP’nin uygulamış olduğu seçim politikası Özellikle de Selahattin Demirtaş’ın HDP’nin sandık başına gitmeyecek olan seçmeninin bağrına bastırmış olduğu taş CHP başkan adaylarına kazandırılmasında son derece somut bir rol oynadı. Bu durum CHP yönetimi ile belediye başkan adayları ve CHP tavanı arasında net bir ayrım yarattı diyebiliriz. Çünkü milletvekili dokunulmazlığı da CHP’nin özellikle Selahattin Demirtaş şahsında HDP milletvekilleri ne karşı almış olduğu tavır CHP tavanda aklıselim düşünen herkes üzerinde ciddi etkiler bıraktı.

Belediye başkan adayları ve CHP tabanı görmüş oldukları somut verilerle farklı düşünceler geliştirdiler. Bu ve daha sayamadığım birçok neden HDP’nin uygulamış olduğu seçim politikası sonucu Türkiye çapında bir toplumsal taban yarattığını gösteriyor.

Dolayısı ile HDP sadece seçimde toplumsal ittifak sağlamadı, başta Kürt sorunu olmak üzere Türkiye’nin bütün sorunlarını çözümü için de toplumsal talebin esas olduğu konusunda yepyeni bir zemin yakaladı demek yerinde bir tespit olacaktır.

31 Mart yerel seçimleri etkisi dinamizmin temelinde de yapılarak çok önemli bir özellik kazandı. Yaratılmış olan bu yapının zemini geçmişte Erdoğan’la yapılmaya çalışılan çözüm sürecinin temelinde ne kadar yoksun olduğunu net olarak gösterdi. Tıpkı sadece göstermelik ile kalmadı gelecekte çözüme nerede başlaması gerektiği konusunda da net bir ipucu verdi.

Erdoğan’ın da Kürt sorunu çözme konusunda işe yaramadıysa görülen veriler ışığında ancak sorunu Kürt siyasetçilerinin çözebileceğini gösteriyor.

Bunun en önemli göstergesi de HDP’nin belirtmiş olduğu seçim stratejisinin toplumda yaratmış ve yaratacağı etki konusunda yukarıda belirtmiş olduğum üç ana faktörden üçüncüsü olan Türkiye’nin geleceği artık tek parti iktidarlarının yerine gelişecek olan koalisyon hükümetleri olacaktır

Görüldüğü gibi Avrupa ülkelerinin tümüne yakını koalisyonlarla yönetiliyor. Koalisyonlar tek parti iktidarlarından farklı olarak demokrasi, insan hakları, doğanın korunması vesaire gibi konularda daha müsemmalardır. Türkiye’nin geleceği de koalisyon hükümetlerine kalacak gibi.

Böyle bir sürece de Kürt dinamizmi ile girilmesi, Kürt dinamizminin de koalisyonlardaki yerini alması durumunda, başta Kürt sorunu olmak üzere, Türkiye’nin Alevi, demokrasi, insan hakları gibi sorunlarının çözülmesi daha kolay olacaktır. Çünkü Türk şovenizmi onlarca yıldır çözümün değil çözümsüzlüğün nedeni olduğunu net olarak göstermiştir.

Dolayısıyla Türkiye’de bir Türk Bir de Kürt dinamizmin nin olması belli bir çatışmanın neden olsa da dinamiklerin gelecek bir süreçte toplumsal Sorunların çözümü konusunda daha avantajlı bir konum yaratma bakımında önemli işlevler görebilir diye düşünmek diğerinde ve önemli bir tespit olacağı kanısındayım.

Bütün bunlar göz önünde bulundurulduğunda, HDP’nin üretmiş olduğu seçim stratejisinin bu süreç itibarı ile kayyumları boşa çıkartarak, şovenlere net bir mesaj verdiği, Erdoğan’ın batıdaki egemenliğine ciddi darbe vurarak geriye ittiği açık bir şekilde görülüyor. Söz konusu bu strateji başta Türkiye siyaseti olmak üzere Ortadoğu’daki birçok noktada etkileri olacağını kanısındayım. Çünkü Türkiye siyaseti artık 31 Mart öncesi gibi değildir. Dolayısıyla bundan böyle Türkiye’de yaşayan halkların arasında oluşturulan kutuplaşmanın sona ereceği bir adım olacağı kanısındayım.

Çünkü HDP bu süreçte toplumun tüm katmanlarını bir kez daha demokrasinin kardeşliğin ve barışın inşa edilmesi için doğru bir süreçte çağrıda bulundu ve AKP MHP koalisyonunun beka sorunumuz var demesine rağmen, Türkiye hakları buna cevaz vermedi. Dolayısıyla Burada en önemli olan Türkiye halklarının HDP yi doğru bir temelde anlaması son derece önemliydi. Her zaman olduğu gibi bugünde barışa kardeşliğe olan inancım bir kez daha yenileyerek bu sürece vesile olanları saygıyla karşılıyorum.

Ve ileriki yazımda değerlendiceğim, bölgede ki seçimlere yapılan saldırıyıda kınıyorum…

Saygılarımla.

Continue Reading

Ahmet Güden

31.yılında Halepçe katliamı: Zulüm devam ediyor…

AHMET GÜDEN

Published

on

31 yıl önce, Kürt çocukları tanıdık bir koku duydu. Çoçuklar; “Anne elma kokusu geliyor” diyordu. Annelere veyahut çocuklar nereden bilebilirdi ki bu koku onların sonu olacak. Orada bulunan canlıların neredeyse tümünü yok edecek…

Halepçe’de yapılan katliam yer yeryüzünde gerçekleşen en trajik katliamlardan biridir ve yine Kürtlere düşmüştür bu acı. Yaşananlar hala taze ve izleri insanlık tarihine kara bir leke olarak yazıldı.

Irak’ın devrik lideri Saddam Hüseyin’in emriyle 16 Mart 1988’de Halepçe’de yaşayan Kürt halkının üzerine kimyasal gaz bombaları bırakılmıştı. “Kimyasal Ali” olarak tanınan Ali Hasan el-Mecid’in komutasında Halepçe kentine kullanımı savaş suçu sayılan hardal ve sarin gazları atılmıştı.

Saddam Hüseyin yönetimindeki Irak ordusu, kasabayı hem savaş uçaklarıyla hem de topçu birlikleriyle vurdu. Bunun üzerine Halepçe’deki Kürt savaşçılar ve kasabadaki erkeklerin büyük bölümü çevredeki dağlara çekilirken geride çocuk, kadın ve yaşlılar kaldı.

Katliamda 5 bin kişi hayatını kaybetmiş, en az 7 bin kişiyse yaralanmıştı. Halepçe katliamı, Baas rejiminin Kürt halkına karşı başlattığı sistematik saldırıların en acı ve son etabıydı.

Halepçe  Katliamı üzerinden 30 yıl geçmesine rağmen  o gün annelerin insanların kulaklarını sağır eden feryat sesleri bugünden hala duyuluyor. O günkü acı da,  katliamın izleri de bugün ki  kadar  halen taze ve insanların yüreklerini  dağlamaya devam ediyor.

Diğer taraftan ise  Kürtlerin üzerinde uygulanan katliam sadece Halepçe’de yapılan katliamla sınırlı kalmadı. Geçmişten bu yana  Kürtlerin yaşamış olduğu coğrafya da birden fazla imparatorluk kuruldu.  Her gelen imparatorluk Kürtlerin üzerinde egemenliklerini bir şekliyle sürdürmeyi devam ettiler.

Fakat imparatorluklar tarihin tozlu raflarında yerlerini alırken, Kürtler tüm katliam ve zorluklara rağmen yaşadıkları coğrafyadan kopmadan bir arada kalarak her türlü asimilasyona karşı kültürlerini ve varlıkların koruyarak yaşamlarını sürdürmeye  devam etmeyi başarmışlardır.

Ta ki batılı güçler Ortadoğu’ya müdahale edip Kürtlerin yaşamış oldukları coğrafyayı Irak, İran, Suriye ve Türkiye’ye arasında yapay sınırlar oluşturup pay edene kadar.  O günden bu yana değişik tarihlerde Irak’ta İran’da Türkiye’de ve Suriye’de Kürtlere karşı katliamlar yer yer yapılmış ve halen bu gün yapılmaya da devam edilmekte fakat bu kadar zulüme karşı uluslararası kamuoyu hala susmayı tercih ediyor.

Gerçekten bunu anlamakta zorluk çekiyorum.  Sınırsız  bir evren üzerinde Kürtlerin yaşamlarını sürdürebilecekleri ve nefes  alabilecek bir yer bulamamaları insanlık adına  son derece utanç verici bir durum değil midir? Halbuki evrenin üzerinde Kürtlerinde yaşayacağı kadar yer olmasına rağmen bu yeryüzü Kürtlere dar edildi.

En ilginç olan durum ise Kürtlerin çocuklarını zehirli gazla boğarak katleden ve böyle bir zulmü reva görenler  tarihi boyunca biz kardeşsiz diyenlerdir.

Irak’ta 2003 yılında devrilen Saddam Hüseyin, Kürtlere karşı yürüttüğü Enfal Hareketi* kapsamında 180 bin kişinin ölümünden sorumlu tutularak yargılandı.

Ancak başka bir hükümden aldığı idam cezasıyla 2006’da asıldı. Ölümünün ardından ise Kürtlere karşı “soykırım” uygulamaktan yargılandığı davada suçlu bulundu.  Yıllar sonra da olsa Saddam cezasını bulmuştu. Ancak bu ceza dahi emperyal güçlerin bölge de uyguladıkları politikaları temizle girişimi olduğu için hala günümüzde bu baskılar sürüyor. Bu sebeple gerçekten samimiyetle bu davanın hala görüldüğü kanısında değilim.

Belki Halepçe il ilan edildi, kaldırımları yapıldı, sokakları düzeltildi, yeni binalarla hayat canlandı ama katliamdan bu yana kınama anlamında, faillerin cezalandırılması noktasında fazla bir şeyin yapılmadı.

Dolayısıyla Saddam Hüseyin ve kimyasal Ali Hasan el Mecit idam edildi ama onlar sadece Halepçe nedeniyle idam mahkum edilmişlerdi.

Katliamın tek faili onlar değil. Batı dünyasının, Amerika’nın da hesap vermesi lazım. Çünkü Saddam’ın Ortadoğu’da bu kadar güçlemesini başta ABD olmak üzere bir çok ülkede desteklemişti.

Saddam Hüseyin’in bu kadar hırçınlaşmasına, bu denli pervasızca hareket etmenin önünü açan ve destekleyerek bu noktaya Taşıyan ABD’nin kendisiydi.

Burada ABD’nin amacı mutlak bir şekilde Ortadoğu’ya daha rahat hakim olabilmenin nedenlerini yaratmak için Saddam Hüseyin’i yıllarca destekledi. Bunun altında  yatan temel sebep ise Ortadoğu’ya daha rahat  müdahale edebilmekti.  Ortadoğu’daki yeraltı zenginliklerini daha rahat hakim olmak ve petrolü paylaşabilmek için bir alt yapısının oluşturulması gerektiğini düşünen batılı Güçler Bass rejimin İran’a karşı desteklediler.

8 yıl süren savaşın Irak ekonomisinin çökertilmesi  hedeflemiş ve uzun bir süre savaşan Saddam Hüseyin ekonomisinin zora girmesinden dolayı bu ekonomik çöküntüyü Kuveyt’te işgal ederek orada ki petrol geliriyle  yine gücüne kavuşmayı hedefliyordu. Elbette ki bazı güçler de Saddam Hüseyin’in bir şekilde Kuveyt’i işgal etmesine sağlayarak Irak’tan müdahalesinin meşrulaştırmak istiyorlardı.

Diger tarafta ise, İran – Irak  savaşında  İran’a karşı  Kimyasal silah  kullanırken, gaz kulanımı BM nezdinde çeşitli platformlarda gündeme getirdi. Ama uluslararası kamuoyu ve etkin ülkeler bunu görmezden geldi. Saddam da buradan aldığı cesaretle Halepçe Katliamını gerçekleştirdi. Eğer dünya İran’a karşı kullanılan kimyasal gaza karşı sessiz ve sağır kalmasaydı belki o zaman Halepçe Katliamı olmayacaktı.

Bugün, hala kimyasal saldırının insanlar ve çevre üzerindeki etkisinin devam ettiğini rahatlıkla söyleyebiliriz insanları derisinde ve ciğerlerinde yoğun bir rahatsızlık yaşadıklarını,  dolayısıyla buna bağlı birçok hastalığın tetikleyicisi konumunda olduğunu bilinmektedir. Diğer taraftan ise birçok kadın ve erkek kısır kaldı.  Halepçe’de ailelerin yüzde doksanı kimyasal saldırıda yakınlarını kaybetti. Halepçe halkı yaralı ama onların bu yaralarını saracak ciddi bir adım atılmadı.

Birçok ülke halen bunun bir soykırım olarak kabul etmedi. Sanki Saddam’a yardım eden onlar değilmiş gibi davranıyorlar. Sadece batılı ülkeler değil Irak’ın komşusu ülkelerin de günahı var diyebiliriz.  Dolayısıyla bu konuda çok rahat bir şekilde şunu ifade edebiliriz: Bu yaşanan katliamı karşısında herkes sorumluluğunu bilmeli ve Kürt haltında özür dilemelidirler.

Halen bugün binlerce insanın akıbeti belli değil. O günlerde Enfal operasyonunda kaçan binlerce insan akıbeti belli olmadığını herkes tarafından bilinen bir gerçektir. Çünkü o kadar insan katledildi ki bugün bile net bir sayı vermek mümkün olmadığını hepimiz çok iyi biliyoruz.

Uluslararası kuruluşların devreye girmesiyle çok az kişi kamplara alındı. En acısı da saldırılarından kaçan yaralılar vardı. Türkiye’den sağlık ekipleri bu yaralılara ilk yardımı yaptılar.   O günlerde Almanya’daki Quick Dergisi’nde 2 sayfa yayınlandığı sırada Türkiye’de bir açıklama yapıldı. Uluslararası kamuoyunda tekrar kimyasal silah kullanıldığına dair bir haber dolaştı.

Bu durum Türkiye’ye sorulduğunda Türkiye’den yapılan resmi açıklama da ‘Hayır, bizim sınırlarımıza sığınan bu insanlar arasında yaralılar var ama bunlar kimyasalla yaralanmış kimseler değil” dedi. Bu açıklamaya karşı  bir soru insan sormadan edemiyor. Acaba bununla Saddam Hüseyin’in Kürtlere karşı kimyasal silah kullandığını örtbas etme çabası içine girilmiş olabilir mi?

Halepçe katliamı bir soykırımdır. Bütün dünya ülkelerince de böyle kabul edilmeli. Bunun için de gerekli tüm siyasi girişimler yapılmalıdır.

Bu günden baktığımızda ise Saddam’ın kalıntıları ve emparyal güçlerin piyonu İŞİD’in yaptığı katliamların uluslararası güçlerin politikalarını bir kez daha gözler önünü seriyor. O gün olduğu gibi bu günde hepsinin  amacı Ortadogu’ya hakim olma senaryoları olduğu aşikardır.

Kürtlere karşı yapılan katliamlar son bulmamıştı elbet. İŞİD’in gerçekleştirdiği en çarçıpıcı katliamlardan biri olması ve emparyal güçlerin politikalarının devamı niteliğinde olan,  Şengal katliamına değinmek gerekir. Halepçe’nin başka bir versiyonu olan Şengal katliamı, Kürtlere bir kez daha bu acıları yaşattı. Saddam’ın bıraktığı yerden savaşı devam ettiren İŞİD’in gücünü nereden aldığını tahmin etmek zor değil. O gün olduğu gibi bugün de aynı acılar ve politikalar devam ediyor. Ancak Kürtler bu katliam politikalarına rağmen direnişlerine devam ediyor.

Sözlerime son verirken tarihi direnmek olan Kürtlerin, direniş ruhuyla oluşturdukları Newroz bayramını şimdiden kutladığımı ve yaşanan, yaşatılacak tüm katliamlara karşı da direnişin devam edeceği gerçeğini bütün güçlerinin bilmesi gerektiğini söylemek istiyorum.

Saygılarımla…

 

 

Continue Reading
Advertisement

HAFTANIN EN ÇOK OKUNANLARI