Connect with us

.

Forum

Medya Alevileri Tanımıyor

AleviNet

Published

on

CAFER SOLGUN

Aleviler, “ana akım” denilen medyanın kendilerini ya görmezden geldiği ya da haberi genellikle iktidar lehine manipüle ettiği görüşünde. “Muhalif ” olarak adlandırılan medyanın ise yetersiz kaldığına inanılıyor.

Talepleri ve sorunları kapsamında Aleviler, yer yer gündemin üst sıralarında yer yer de gündem dışında görünmesine karşın aslında hep gündemde. Başka gündemlerin gölgesi altında kalması, görünürde üzerinde konuşulmuyor, tartışılmıyor olması meselenin önem ve ağırlığını azaltmıyor, aksine artırıyor. Fakat en azından gelinen nokta itibarıyla Türkiye’nin toplumsal bütünlüğü içerisinde Alevilerin varlığı, artık herkesin malumu olan bir gerçeklik. Farklı yaklaşımlara konu olmakla beraber Alevilerin sorunları, talepleri olduğu da, aynı şekilde herkesin malumu olan bir başka gerçeklik.

Bilindiği üzere bir toplumsal meselenin sonuç alıcı, kalıcı bir çözüm noktasına varabilmesi, yaşadığımız çağın gerçekleri ve gerekleri de dikkate alındığında, medya bağlamında yansımasını bulmadan kolayca gerçekleşememektedir.

Tam da bunun için Alevilerin medyaya ihtiyaç duydukları çok açık. Ne var ki Alevilerin medyayla ilişkileri burada izah edildiği gibi “düz” bir hat izlemiyor; oldukça sorunlu. Bunun medyanın mevcut yapısından ileri gelen boyutları olduğu gibi Alevi kurumları ve bir bütün olarak Alevilerden kaynaklanan boyutları da var…

Aleviler Medyaya Güvenmiyor

İletişim çağında yaşıyoruz. İletişim araç ve imkanları son derece çeşitli. Dünyanın herhangi bir köşesinde yaşanan bir olaydan anında herkes haberdar olabiliyor. Ama Aleviler, kendileri söz konusu olunca “ana akım” denilen medyanın kendilerini ya görmezden geldiği ya da haberi genellikle iktidar lehine manipüle ettiği görüşünde. “Muhalif ” olarak adlandırılan medyanın ise yetersiz kaldığına inanılıyor. Yetersizliğin yanı sıra, Alevi yazar ve yayıncı Şükrü Yıldız‘ın şöyle bir tespiti var: “Merkez medya ve kendisini alternatif veya sol medya olarak tanımlayan basın-yayın organları Alevilik meselesini Alevilerden bağımsız olarak ele almışlardır. Özellikle cumhuriyetin ilk yıllarından başlayarak 80’li yıllara kadar Sünni İslam kökenli Türk aydınları Aleviler adına konuşmuş, toplumda da bu kişilerin çoğu Aleviymiş gibi  algılanmıştır.”

2000’li yıllarla birlikte önce Avrupa’da sonra da Türkiye’de peş peşe kurulan ama kısa süre içinde kapanan uydu üzerinden yayın yapan Alevi televizyon kanallarının birçoğunu kuran, yöneticiliğini yapan ve halen merkezi Avrupa’da bulunan Semah Medya’nın yönetim kurulu başkanı Şükrü Yıldız, Alevi hareketinin gelişmesine paralel olarak kendisini “Alevi televizyonu” olarak tanımlayan televizyon kanallarının ortaya çıktığını hatırlattıktan sonra, “Tabii ki” diyerek ekliyor: “Merkez medya veya alternatif medya organları Alevilerin dünyasını işleyen program, çalışma ve yayınlara yer verseler böylesine kimlikli yayınlara ihtiyaç olmayacaktır. Zaten ilk dönem Alevi kanallarının hedefi medyada Alevileri görünür kılmaktı. Baskı oluşturmaktı.”

“Mevcut medya Alevilerin yaşadığı sorunlara yeterince, gereğince yer vermiyor” düşüncesini paylaşan bir başka isim ise, Alevi Düşünce Ocağı Başkanı Doğan Bermek. Bermek’in dikkat çektiği bir başka husus daha var: “Mevcut medya Alevilerin yaşadıkları sorunlara gereğince yer vermiyor. Yeterli uzmanlık bilgileri yok ve olayları arka planlarını, geçmişlerini ve başka olaylar ile bağlantılarını irdelemeden sadece haber olarak veriyor. Çok önemli sorunları ya da girişimleri de farkında olmadan değersizleştiriyor. Aleviler medyada yer bulamıyor, ayrıca bulsalar da, medyada Alevileri ve Aleviliği anlamış yönetici ve programcı o kadar az ki sorunlar soyutlaştırılıyor.”

Önemli medya kuruluşlarının hemen tamamında iç ve dış siyasetle, toplumsal meselelerle, örneğin Kürt sorunuyla veya söz gelimi çevre sorunlarıyla ilgili gelişmeleri izleyen muhabirler, editörler, yazarlar olduğu düşünülecek olursa Doğan Bermek‘in işaret ettiği eksikliğin önemi daha iyi anlaşılır olmaktadır.

_________________________________________________________________________________
Mevcut medya Alevilerin yaşadıkları sorunlara gereğince yer vermiyor. Yeterli uzmanlık bilgileri yok ve olayları arka planlarını, geçmişlerini ve başka olaylar ile bağlantılarını irdelemeden sadece haber olarak veriyor. Aleviler medyada yer bulamıyor, ayrıca bulsalar da, medyada Alevileri ve Aleviliği anlamış yönetici ve programcı o kadar az ki sorunlar soyutlaştırılıyor.
________________________________________________________________________________

Bunu bir “örnek” üzerinden irdelemek yararlı olabilir. 30 Temmuz 2012’de Alevi ve Sünni yurttaşların birlikte yaşadığı Malatya’nın Doğanşehir ilçesine bağlı Sürgü beldesinde bir “olay” yaşandı. Bir ramazan davulcusu Alevi olduğunu, oruç tutmadığını bildiği halde sahur vakti Evli ailesinin önünde ev ahalisini uyandırana değin davul çaldı. Söz konusu tarihte davulcunun bu tutumuna adeta “isyan” eden ev sahibi, “Biz oruç tutmuyoruz, sabah erken bu evden 4-5 kişi işe gidiyor, hastamız var” diyerek davulcuyu uyardı. Davulcunun buna karşılığı ise “Ramazana hakaret ettiler” diye feryat ederek belde halkını ayağa kaldırmak oldu. Gecenin o vakti Evli ailesinin evi önünde tekbir getirerek toplanan kalabalık, evin yanındaki ahırı ateşe verdi. Evi taşladı, camları kırdı. Olay yerine gelen jandarma kalabalığı yatıştırmakta zorlandı, ilçe merkezinden takviye birlikler istendi. Jandarma komutanı “linç” histerisine kapılmış kalabalığı, ancak “Sabah olunca bu aileyi buradan göndereceğiz” diyerek yatıştırabildi ve insanlar evlerine geri döndü. Bu “haber” dönemin medyasında kendisine “Tehlikeli gerginlik” türü başlıklarla yer buldu. Ama gerçekte bu “nötr” imiş gibi görünen başlık daha az “tehlikeli” değil. Çok açık ki “olayın” baş aktörü, ne tür bir niyetle hareket ettiği araştırılması gereken davulcudur. Ama hiçbir medya grubu bu davulcuya mercek tutma gereği duymadı. (Aynı şekilde savcılar da buna gerek duymadı.) Evlerinde saatlerce ışıklarını kapatıp korku içerisinde güvenlik güçlerinin kalabalığı dağıtmasını bekleyen insanların yaşadığı psikoloji ve canlanan tarihi hafızalarını “merak” eden de olmadı. Tıpkı o beldede yaşayan diğer Alevi yurttaşların neler hissettiğini de merak eden olmadığı gibi. Tabii olaya karışan ya da uzak duran Sünni yurttaşlara da mikrofon uzatan ve “Ne oldu? Niye oldu?” diye soran da olmadı. Bir başka ayrıntı: Niyetleri içindekilerle birlikte evi yakmak olan kalabalık, jandarma müdahalesinin ardından “Alevilere ölüm!” sloganlarına ara verip adeta “düşmana” karşı verdikleri mücadeleden dolayı duydukları “gururu” tatmin etmek istercesine İstiklal Marşı okudu. Bu, nasıl bir marazi psikolojik motivasyondur; kimseler merak etmedi, araştırmadı…

Bir başka örnek… Bilindiği üzere dini veya resmi bayram, anma, yıldönümü gibi özel günlerde medya “günün anlam ve önemine uygun” yayınlar yapar. Bu, gayet “anlaşılır” bir hassasiyet. Ama merkez medyadaki bu olağan “hassasiyete”, Alevilerin örneğin 12 İmam orucu, Hızır orucu gibi günlerinde rastlamak mümkün değil. Tek başına bu iki örnek üzerinden bile düşünülecek olursa Alevilerin mevcut medyaya neden güven duymadıkları gayet açık ve anlaşılır olmaktadır.

Zaten denilebilir ki “Alevi medyası” da bu tablonun doğrudan sonucudur.  Alevi gazeteci, yazar ve aktivistlerin tamamının altını çizdiği husus bu oldu. Aleviler, tıpkı Doğan Bermek’in vurguladığı gibi kendi medyalarının olmasını bir “ihtiyaç” görüyorlar.

“Medya insanlara ulaşmanın en etkili yolu” diyen gazeteci Hatice Çevik, merkez medyanın yetersizliğine vurgu yaptıktan sonra, “Aleviler sorunların artarak devam etmesi ve seslerini duyurmak, kendi inanç ve kültürlerini yaşatmak ve doğru bir şekilde ortaya koymak, Aleviler arasında iletişimi sağlamak amacıyla kendi alternatif medyalarını oluşturdular” diyor.

PİRHA’dan gazeteci Nilgün Mete de mevcut medyanın Alevileri ve Alevilerle ilgili gelişmeleri görmezden geldiği inancında. Mete’ye göre “yandaş” olarak adlandırılan iktidar yanlısı medya kuruluşlarında Alevilere yönelik bir “nefret dili” de görülmeye başlamış. Alevi meselesine hakim insanların görüşlerine başvurularak hazırlanan özel haberler ise “hiç yok denecek kadar az” diyen Mete, bu konuda Alevilerin de eksikleri olduğunu savunuyor: “Alevilerin de mevcut medyada yer bulmak için özel bir çaba sarf ettiklerini düşünmüyorum,  görmüyorum. Gündemi takip ederek bir açıklama yapmak ya da kendileriyle ilgili kitlesel eylemler düzenleyerek görünür olmak gibi bir çabaları pek yok. Dolayısıyla haberciler de durağan bir toplumun sorunlarını, taleplerini dillendirmekten uzak duruyorlar. Alevi kurumları daha aktif olabilirler. Basın birimleri oluşturabilirler ve bu birimin aktif çalışmasını sağlayabilirler. Medya organlarıyla, çalışanlarıyla daha aktif, birebir iletişim kurabilirler. Bu da seslerini duyurmalarında bir yol olacaktır.”

Merkezi Almanya’da bulunan Yol TV temsilcisi Mahmut Akgül‘ün mevcut medya organlarının Alevilere bakış açısıyla ilgili daha kesin ve doğrudan bir görüşü var: “Medya siyasi iktidarlarla kurdukları çapraz ilişkiler nedeniyle genelde hükümetlerin sözcüsü durumundadır.” Akgül’e göre merkez medya sadece Alevileri değil, tüm “ötekileştirilenleri” yansıtmaktan uzak durmaktadır. Akgül, “Kimi zaman irili ufaklı haberler görülebiliyor, ama onlar da genellikle algı operasyonlarına hizmet ediyor” inancında.

Hatice Çevik, Alevi dernekleri, kentlere göçle beraber ortaya çıkan “yeni durum” nedeniyle Alevilerin “bir arada olmak” ihtiyacının ürünü olarak ortaya çıktıklarını belirtiyor. Çevik, bu dernekler ve yöre dernekleri bünyesinde çıkarılan yayınlar olduğunu hatırlatarak şöyle devam ediyor: “Bireysel çabalarla çıkarılan dergi ve gazetelerin yanı sıra derneklerin çıkardığı bu yayınlar da Alevi medyasının zeminini oluşturdu.  Pir Sultan Abdal, Alevilerin Sesi, Zülfikar, Serçeşme, Yol, Cem, Kızılbaş, Semah, Alevilik Araştırmaları, Nefes, Dem, Ehlen, Dersim, Divriği, Pazarcık, Arguvan, vs. Bunlardan bazıları hala yayınına devam etmektedir.”

Çevik, 1990’lı yıllardan itibaren daha çok Alevilere hitap eden radyoların yayına başladığını, ancak bir “iletişim aracı” olarak televizyonların Aleviler için daha büyük bir önem taşıdığını savunuyor: “2004 yıllarında başlayan TV yayıncılığı tüm zorluklara rağmen devam etmektedir. Su TV, Dem TV, Barış TV, TV 10, Yol TV, Cem TV, Can TV deneyimleri ile Aleviler televizyonculuk alanında da bir hayli tecrübe kazandılar. Birçoğu kapanmış, kapatılmış olsa da bütün olanaksızlıklarına rağmen Can TV ve Yol TV yayınlarına devam etmektedir.”

İnternet yayıncılığının da özellikle kamuoyu oluşturma bakımından “önemli” olduğunu söyleyen Çevik, “Ancak” diyerek ekliyor: “Bütün Alevilerin internet kullandığını düşünemeyiz. Bu yüzden televizyon kadar etkili olamıyorlar.”

Yarın: Alevi Medyası İhtiyaç Mı?

 

kaynak: http://www.sivilsayfalar.org/2019/06/20/medya-alevileri-tanimiyor/

Continue Reading
1 Comment

1 Comment

  1. Pingback: Alevi Medyası İhtiyaç mı? – alevi gazetesi

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Forum

Bir Cümle

AleviNet

Published

on

AHMET ALTAN

Uyandım.

Kapı çalınıyordu.

Hemen karşımdaki ışıklı elektronik saate baktım… 05:42 rakamları yanıp sönüyordu.

“Polisler’’ dedim.

Ülkedeki bütün muhalifler gibi ben de her gece, şafak vakti kapının çalınmasını bekleyerek yatıyordum.

Geleceklerini biliyordum.

Gelmişlerdi.

Polis baskını ve ardından yaşanacaklar için giysiler bile hazırlamıştım.

Beli, kendi içinden bir iple bağlanan, kemere gerek göstermeyen ketenden bol siyah bir pantalon, bilekte biten kısa siyah çoraplar, yumuşak, rahat bir spor ayakkabı, ince pamukludan bir tişört ve koyu renk bir gömlek.

“Baskın elbiselerimi” giyip kapıya gittim.

Gözetleme deliğinden baktım.

Terörle Mücadele Şubesi’nin baskınlarda giydiği, göğüslerinde büyük harflerle “TEM” yazan yelekleriyle polisler duruyordu merdiven sahanlığında. Altı kişiydiler.

Kapıyı açtım.

“Arama ve gözaltı emri var” diyerek içeri girdiler.

Evin kapısını açık bıraktılar.

Karşı komşunun ve alt katın kapılarını da çaldılar… Komşuları da “tanık” olmaları için getirdiler.

Uykulu gözleri, ürkmüş bakışlarıyla iki komşum geldi… Üzgündüler…

Polisler, aynı apartmanda oturduğumuz kardeşim Mehmet Altan için de “gözaltı” kararı olduğunu, ikinci bir ekibin de onun kapısında beklediğini ama açılmadığını söylediler.

“Kaç numaralı daireye gittiklerini” sorunca yanlış bir evin kapısını çaldıkları anlaşıldı.

Mehmet’e telefon ettim.

–Misafirlerimiz var, dedim, kapını aç.

Telefonu kapatınca polislerden biri uzanıp “ben onu alayım” diyerek telefonu aldı.

Evin içine dağılarak aramaya başladılar.

Şafak söküyordu.

Tepelerin ardından kendini gösteren güneşin ışıkları, beyaz bir gül yaprağını andıran gökyüzüne mor, kızıl, eflatun dalgalanmalarla dağılıyordu.

Huzurlu bir Eylül sabahı, benim evimde olanlardan habersiz uyanıyordu.

Polisler evi ararken çay suyu koydum.

–Çay ister misiniz, dedim.

İstemediklerini söylediler.

Babamın sesini taklit ederek:

–Rüşvet değildir, dedim, içebilirsiniz.

Tam kırk beş yıl önce gene böyle bir sabah vakti, bu kez babamı almak için evimizi basmışlardı.

Babam onlara “kahve içip içmeyeceklerini” sormuş, onlar istemediklerini söyleyince de gülerek, “rüşvet değildir, içebilirsiniz” demişti.

Yaşadığım “déjà vu” değildi.

Aynı gerçeğin tekrarıydı.

Bu ülke tarih içinde çok yavaş hareket ettiğinden zaman ileriye doğru gidemiyor, dönüp kendi üstüne katlanıyordu.

Kırk beş yıl sonra aynı sabaha dönmüştü zaman.

Kırk beş yıl süren bir sabah içinde babam ölmüş, ben yaşlanmıştım, şafak ve baskın değişmemişti.

Açık kapının önünde, bana her zaman güven veren gülümsemesiyle Mehmet gözüktü. Etrafı polislerle çevrilmişti.

Vedalaştık.

Polisler Mehmet’i götürdüler.

Kendime bir çay koydum. Bir kâseye “müsli” boşaltıp üstüne süt döktüm. Bir koltuğa oturup, çayımı içip müslimi yiyerek polislerin aramalarını bitirmelerini beklemeye başladım.

Ev sessizdi.

Aramalarını sürdüren polislerin eşyaları yerlerinden oynatırken çıkardıkları seslerden başka ses duyulmuyordu.

Romanlarımdan bir kısmını onlarla yazdığım için atmaya kıyamadığım yirmi yıllık eski bilgisayarları, yıllardır biriken eski moda disketleri, halen kullandığım laptopumu kalın naylon torbalara doldurdular.

–Gidelim, dediler.

İçine yedek çamaşırlarımla bir iki kitap attığım çantayı aldım.

Evden çıktık.

Kapıda bekleyen sivil polis arabasına bindik.

Çantamı kucağıma alıp oturdum.

Kapılar kapandı.

Ölüler, öldüklerini bilmezlermiş. İslam mitolojisine göre cenaze mezara konup üstüne toprak atıldıktan sonra cemaat dağılırken ölü de kalkıp evine dönmek istermiş. Kalkmaya çalıştığında başı tabutun kapağına çarpınca öldüğünü anlarmış.

Kapılar kapanınca benim de başım tabutun kapağına vurdu.

O arabanın kapısını açıp inemezdim.

Eve dönemezdim.

Artık bir daha sevdiğim kadını öpemeyecek, çocuklarıma sarılamayacak, dostlarımla buluşamayacak, sokaklarda yürüyemeyecektim, bir çalışma odam, yazı yazacağım bir makinem, elimi uzatacağım bir kütüphanem olmayacaktı, bir keman konçertosu dinleyemeyecek, seyahate çıkamayacaktım, kitapçıları dolaşamayacak, bir fırından ekmek alamayacak, denizi göremeyecektim, bir ağaca bakamayacaktım, çiçeklerin, çimenlerin, yağmurun, toprağın kokusunu duyamayacaktım, bir sinemaya gidemeyecektim, bir daha sucuklu yumurta yiyemeyecek, bir kadeh içki içemeyecek, bir lokantaya gidip balık ısmarlayamayacaktım, güneşin doğuşunu göremeyecektim, kimseye telefon edemeyecektim, kimse bana telefon edemeyecekti, bir daha hiçbir kapıyı kendim açamayacaktım, bir daha perdeleri olan bir odada uyanamayacaktım.

Adım bile değişecekti.

Ahmet Altan silinecek, onun yerine resmî kayıtlardaki Ahmet Hüsrev Altan kullanılacaktı.

“Adın ne” dediklerinde, “Ahmet Hüsrev Altan” diyecek, “nerede kalıyorsun” dediklerinde bir hücrenin adını verecektim.

Artık ne yapacağıma, nerede duracağıma, nerede yatacağıma, ne zaman kalkacağıma, adımın ne olacağına başkaları karar verecekti.

Hep emir alacaktım.

“Dur,” “yürü,” “gir,” “kollarını kaldır,” “ayakkabılarını çıkar,” “konuşma.”

Polis arabası hızla gidiyordu.

On iki günlük uzun bayram tatilinin ilk günüydü. Bizi gözaltına aldıran savcı da dahil şehirdekilerin çoğu tatile gitmişti.

Yollar bomboştu.

Yanımda oturan polis bir sigara yaktı.

Sonra paketi bana uzattı.

Başımı sallayıp, gülümseyerek reddettim:

–Ben, dedim, sadece gergin olduğum zamanlar sigara içiyorum.

İçinde olduğu arabanın kapısını açmaktan aciz, kendi geleceğiyle ilgili karar verme hakkını tümüyle kaybetmiş, adı bile değiştirilmiş, zehirli bir örümceğin ağlarına dolanmış zavallı bir böceğe dönüştürülmüşken, bu gerçeği yok sayan, bu gerçekle alay eden, kendisiyle gerçek arasına ulaşılmaz bir mesafe koyan böyle bir cümleyi düşünmemiş, bilincimin herhangi bir köşesinde böyle bir cümle için verilmiş bir karara rastlamamıştım.

Sanki benim içimde olan tam da “ben” diyemeyeceğim, gene de benim ağzımdan benim sesimle konuştuğuna göre benim bir parçam olan “biri”, polis arabasında demir bir kafese konmak için götürülürken sigarayı sadece “gerginken” içtiğini söylemişti.

O tek cümle birden her şeyi değiştirdi.

Havaya atılan ipek eşarbı bir dokunuşuyla ikiye ayıran keskin bir Samuray kılıcı gibi gerçeği iki parçaya ayırdı.

Bu gerçeğin bir yanında etten, kemikten, kandan, kastan, sinirden oluşan ve bir kıskacın içine düşmüş bir beden vardı, öbür yanında ise o bedenin başına gelenlere aldırmayan, dalga geçen, bütün yaşananlara ve yaşanacaklara yukarıdan bakan, dokunulmaz olduğuna inanan, böyle inandığı için de dokunulmaz olan bir zihin bulunuyordu.

Alesia kalesini kuşattığında, büyük bir ordunun kaledekilere yardıma geleceğini haber alır almaz kalenin etrafına iç içe iki sur ördürerek kaledekilerin dışarı çıkmasını, gelenlerin içeri girmesini önleyen Jül Sezar gibi tek bir cümleyle iki büyük sur örmüş, hayatın tehditlerinin içeri girmesini, bilincin kuytularında birikmiş endişelerin dışarı çıkmasını, ikisinin birleşip beni korku ve dehşet duyguları içinde ezmesini önlemiştim.

O iki sur bir daha hiç yıkılmadı. O andan sonra bana yönelik hiçbir tehdit zihnime ulaşmadı, başıma gelen hiçbir şey beni etkilemedi.

Şunu bir kez daha gördüm ki hayatınızı altüst edecek gerçeklerle karşılaştığınızda, o üzgün gerçeklerin azgın sel suları gibi sizi kapıp sürüklemesi ancak sizin o gerçeklere boyun eğmeniz, o gerçeklerin sizden beklediği gibi davranmanızla mümkün olabiliyor.

Gerçeğin kirli, kabarmış dalgalarına fırlatılıp atılmış biri olarak rahatlıkla söyleyebilirim ki gerçeğin “kurbanları” gerçeğe “uygun” davranmak gerektiğine inanan “akıllı” insanlardır.

Yaşanan olayların, sizi saran tehlikelerin, sizi kuşatan gerçeklerin sizden beklediği davranışlar, sözler vardır, o davranış kalıplarına uymadığınızda, beklenmedik işler yapıp, beklenmedik sözler söylediğinizde bizzat gerçeğin kendisi afallayıp zihninizin isyankâr dalgakıranlarına çarparak parçalanıyor. O zaman siz o parçaları alıp zihninizin güvenli limanlarında yeni bir gerçeklik yaratacak güce ulaşıyorsunuz.

Mesele, o beklenmeyen davranışı göstermekte, umulmayanı söylemekte.

Bunu yapabildiğinizde, kaderin bedeninizi hedef alan mızrağını küçümsediğinizde, işte o zaman Turgenyev’in unutulmaz “Düellocu” hikâyesindeki genç teğmen gibi kalbinize doğrultulmuş tabancanın karşısında şapkanıza doldurduğunuz kirazları neşeyle yiyebilir, ıssız bir sokakta aniden ortaya çıkıp “ya canını, ya malını” diyen soyguncuya Borges gibi “canımı” diyebilirsiniz.

Sınırsız bir gücü ele geçirebilirsiniz.

Bütün yaşadıklarımı ve yaşayacaklarımı algılama biçimimi değiştiren o cümleyi nasıl söylediğimi, o cümlenin esrarengiz kaynağının ne olduğunu hâlâ bilmiyorum.

Bildiğim, polis arabasında giderken sigarayı sadece “gerginken” içtiğini söyleyebilen “birinin” benim içimde bir yerlerde saklı olduğu.

O “biri”, sanırım birçok sesten, gülüşten, satırdan, cümleden, acıdan oluştu.

Babamın kırk beş yıl önce polis arabasında giderken gülümsediğini görmesem, Kartaca elçisinin işkenceyle tehdit edildiğinde elini ateşe soktuğunu babamdan dinlemesem, Neron’un emriyle intihar etmek için sıcak su dolu küvette bileklerini keserken Seneca’nın çevresindeki dostlarını teselli ettiğini bilmesem, Saint-Just’ün daha 26 yaşındayken giyotine gitmeden bir gece önce son mektubunda “koşullar, sadece mezara girmemekte direnenler için zordur” diye yazdığını, Epiktetos’un “bedenlerimiz köle olsa da zihinlerimiz özgür kalabilir” dediğini okumasam, Boethius’un en ünlü kitabını idam hücresinde yazdığını öğrenmemiş olsam o polis arabasında beni kuşatan gerçeklikten korkabilir, onunla alay edip parçalayacak gücü kendimde bulamaz, ciğerlerimden dudaklarıma kadar yükselen gizli bir kahkahayla o cümleyi söyleyemez, endişelenip sinebilirdim.

Ama o muhteşem ölülerin içime yansıyan ışıklı gölgelerinden oluştuğunu tahmin ettiğim “biri” konuştu ve bütün yaşananları değiştirmeyi becerdi.

Gerçek beni ele geçiremedi.

Ben gerçeği ele geçirdim.

Aydınlık caddelerden süratle giden polis arabasında rahat bir hareketle kucağımdaki çantayı yere bırakıp arkama yaslandım.

Emniyet Müdürlüğü’ne varınca araba çok geniş bir kapıdan binanın içine saptı, kıvrımlı bir yoldan aşağılara doğru inmeye başladı.

İndikçe ışık azalıyor, karanlık artıyordu.

Yolun bir dönemecinde araba durdu.

Arabadan çıktık.

Bir kapıdan yürüyerek çıktık.

Büyük bir meydanlığa gelmiştik.

“Yukarda” dolaşan insanların bilmediği, varlığından haberdar olmadığı, donmuş bir sülfür ormanına benzeyen kirli sarı duvarlarının içeri girenleri yeryüzünden koparttığı, taş, ter, rutubet kokan bir yeraltı dünyasıydı burası.

Çıplak lambaların tekdüze, çiğ ışığında herkes ölümün balmumu donukluğunu taşıyordu yüzünde.

Sivil polisler, dünyadan koparılmış canlıları karşılamak için bekliyorlardı.

İçerlere doğru bir koridor uzanıyordu.

Duvarların diplerine, bir deniz kazasında kaybolan talihsizlerin karaya vuran biçimsiz eşyalarını andıran çantalarla naylon torbalar yığılmıştı.

Polisler, pantalonumun belindeki ipi, ayakkabılarımın bağını, saatimi, kimliğimi aldılar.

Bir meyvenin çürümüş parçası, kurtlanmış sapı gibi bir hayatın içinden kesilip çıkarılan bu ışıksız derinlikte bizi de her hareketleri, her sözleriyle “yaşayanların” dünyasında ayırıyorlardı.

Bağcıkları çıkarılmış ayakkabılarımı sürüyerek, bir polisin peşinden koridorun içerlerine doğru yürüdüm.

Bir demir kapıyı açtı.

Ağır bir sıcağın insanı vahşi bir hayvanın pençesi gibi kavradığı daracık bir koridora girdik.

Koridorda, önlerinde kalın demir parmaklıkların bulunduğu hücreler sıralanmıştı.

İçleri tıklım tıklım insanla doluydu.

Yerlerde yatıyorlardı.

Uzamış sakalları, yorgun gözleri, çıplak ayakları, terli bedenleriyle sanki varlıklarını belirleyen sınırları eritmişler, kımıldayan kocaman etten bir kitleye dönüşmüşlerdi.

Merakla ve tedirginlikle bakıyorlardı.

Polis, beni bir hücreye sokup arkamdan kapıyı kilitledi.

Ben de diğerleri gibi ayakkabılarımı çıkarıp uzandım. İnsanla dolu o küçücük hücrede ayakta duracak yer yoktu.

Birkaç saat içinde beş yüz yıllık bir mesafeyi aşmış, Ortaçağ’ın Engizisyon zindanlarına varmıştım.

Hücrenin önünde durup beni seyreden polise gülümsedim.

Dışarıdan bakıldığında, havası ve ışığı olmayan, derin parmaklıklı bir kafeste yatan beyaz sakallı, yaşlı bir Ahmet Hüsrev Altan’dım.

Ama bu, beni oraya kapatanların gerçeğiydi.

Ben bu gerçeği değiştirmiştim.

Kalbine silah doğrultulmuşken neşeyle kiraz yiyen teğmendim ben, “ya canını, ya malını” diyen soyguncuya “canımı” diyen Borges’tim, Alesia’da surlar yaptıran Sezar’dım.

Çünkü ben sadece “gerginken” sigara içiyordum.

KAYNAK: http://platform24.org/yazarlar/3971/bir-cumle

Continue Reading

Forum

Adnan Binyazar – Kaz Dağı

AleviNet

Published

on

Dağlar, ırmaklar, ağaçlar üzerine kurgulanmış söylenceler, halkın anlatı yeteneğinin ürünüdür. Onların arasından Yaşar Kemal gibi uzun soluklu bir anlatıcı çıkmış, Ağrıdağı Efsanesi, Binboğalar Efsanesi gibi çağdaş iki söylence romanını yazınımıza armağan etmiştir.
Anlatma isteği öyle bir duygudur ki, üç beş evli köylerin bile, söylencesi ağızdan ağza dolaşır. Kaz Dağı söylenceleri bunların en eskilerinden biridir. Bu dağ, yalnızca bulutları delen doruğuyla değil, bağrından kopan su kaynaklarıyla, yemyeşil vadileriyle, uçları göğe tırmanan ağaçlarıyla, derinlerinde barındırdığı nice cevherle büyük destanlara konu olmuştur.

Dağ
Mehmet Başaran’ın da ana konusuydu Kaz Dağı:
“Bilge bir dağdır Kaz Dağı. Bir Anadolu güzeli doğa anıtı. Her dönemde kutsal sayılmış Tanrılar ocağı… Çocuk gözleri gibi temiz, yeni doğmuş taylar gibi kıpır kıpır sularla seslenir dünyaya… ‘Bol pınarlı İda’dır’ bir adı…”
Türkiye, doğudan batıya, kuzeyden güneye yüce dağlarıyla da tanınan bir ülkedir: Ağrı, Erciyes, Süphan, Cilo, Kaçkar, Hasan, Nemrut dağları, Uludağ…
Hangi birini sayayım? Her dağ, bir Kaz Dağı’dır.
Görkemi bile yeter bu dağların. Görenlerin yürekleri dağ gibi büyür. Esintisini soluyan, derdinden kurtulur. Vadilerinden şifalı sular fışkırır, içene hayat bağışlar.

Dağ kültürü
Dağ sözcüğüyle yaratılan şu atasözleri, dağla kucaklaşanların düşüncesinden doğmuştur. Düşünce yaratıcıları, çağlar boyunca başarılı olmuştur: Dağ dağa kavuşmaz, insan insana kavuşur. Dağda bağın var, yüreğinde dağın var. Dağ dağ üstünde olur, ev ev üstünde olmaz. Çevremizi dağ sözcüğünü deyimleştirerek adlandırdığımız da olur: Dağ bayır / kent dışı inişli çıkışlı yer, dağ eteği / dağ yamacının en alt kesimi, dağlar kadar / aşırı ölçüde büyük, dağ taş / kent dışındaki her yer, dağ gibi / iri, güçlü, yiğit…
Doğada oluşan yağmurlar, karlar, fırtınalar dağla kucaklaştıktan sonra iner toprağa.
Kültürü dağ kavramıyla pekişen halkımız, yabancıların Kaz Dağı’nın içini boşalttığını duyunca; yaşlısı genciyle, kadını erkeğiyle, kucağında bebeğiyle, aydını sanatçısıyla, taşı toprağıyla, ağacı çalısıyla, kartalı şahiniyle, börtü böceğiyle bir anda başı dumanlı koca bir Kaz Dağı oldu, Kurtuluş Savaşımızda gösterdiği insanüstü dayanışmayla onu delik deşik edenleri topraklarımızda barındırmadı.

Dağlara sahip çıkanlar
İşe ağaç katliamıyla başladı Kaz Dağı’nda cevher arayıcıları. Bütün ülkelerin konser salonlarında yeri olan Fazıl Say, neden piyanosunu sırtlayıp dağlara çıktı?
İşte yanıtı: “Bu gezegende insanlar olarak; bitkiler, hayvanlar, hep beraber gelecek için bir şey bırakmak istiyorsak onu korumak zorundayız. Onur duydum Türk halkıyla. Onlar hepimizi yönlendirdiler. Yalnız bırakmamalıyız, yaşatmaktan yana olmalıyız onları.”
Sanatçıların yüreği ortak çarpar. Dağların etekleri genellikle ağaçlıdır. Portekizli yazar José Saramago Küçük Anılar (Kırmızı Kedi Yayınları) adlı kitabında, Avrupa topluluğunun, yerinden sökülen her zeytin ağacı için, çoğunluğu büyük toprak sahiplerine prim ödendiğini belirterek, nerdeyse üç yüzyıllık zeytin ağaçlarının söküldükten sonra yerini nelerin aldığını şöyle betimliyor:
“O gizemli zeytin ağaçlarının yerinde, küfler ve yosunlarla kaplı, kertenkelelerin gizlendiği oyuklarla delik deşik olmuş o büklüm büklüm gövdelerin yerinde siyah zeytinlerle ve kuşlarla yüklü dallardan oluşan o gölgeliklerin yerinde, (…) tekdüze mısır tarlaları…”
Bilinçle karşı çıkılmasaydı ileride Kaz Dağı’nın adı “Kel Dağ” olurdu…

Tümü Adnan Binyazar – Son yazıları Kaz Dağı 6 Eylül 2019 Cum Kültürel kurumlaşma 30 Ağustos 2019 Cum Sima’nın çocuk kitapları 23 Ağustos 2019 Cum Okumadıklarınız Bu kategoriye ait, henüz okumadığınız haberler listelenmektedir. Tümünü görüntülemek için tıklayınız. Devlet hastanesinde, hastaya cinsel taciz Zimbabve eski Devlet Başkanı Robert Mugabe 95 yaşında hayatını kaybetti Lübnan’ın Ankara Büyükelçisi Dışişleri Bakanlığı’na çağrıldı Samsun Valiliği’nden “sel” açıklaması

  

CUMHURİYET
Continue Reading

Forum

Konuşsana be adam…

AleviNet

Published

on

HAYKO BAĞDAT

Davutoğlu “Terörle mücadele konusunda defterler açılırsa birçok insan, insan yüzüne çıkamaz. Neden mi? Türkiye Cumhuriyeti tarihi yazıldığı zaman eminim en kritik dönemlerden biri 7 Haziran-1 Kasım arasındaki dönem olarak yazılacaktır” dedi.

Evet, öyle dedi. Ülkeyi yönettiği veya yönettiğini zannettiği kısa bir dönem hakkında (iki yazı önce “itirafçı ol” diye çağrıda bulunduğum) Davutoğlu pat diye bunları söyledi.

Peki, kime söyledi? Kendisini “teröre yakın olmak” ile suçlayan Cumhurbaşkanı Erdoğan’a söyledi…

Yani ne dedi?

Erdoğan’a, üstüne gitmeye ve kendisini tehdit etmeye devam etmesi halinde, şimdilik iki seçim arasında olanları kastederek “terör konusunda konuşursam sokağa çıkamazsın” dedi…

Peki, ne oldu o süreçte Davutoğlu konuşsana…

Erdoğan seni daha fazla sıkıştırmazsa, cılız siyasi varlığına bir süre daha yol verirse susacaksın yani öyle mi?

Ağzından çıkan bu cümleyi bizlerin unutmasını bekleyeceksin yani?

Türkiye halkının gözüne bakarak sarf ettiğin “iki seçim arası ülkenizi yönetenler terör eylemlerine karıştı” mealindeki cümleni tamamla Davutoğlu.

Hangi terör olayları bunlar?

20 Temmuz 2015’te, Suruç’ta, Kobani’deki çocuklara oyuncak taşıyan gençlere yönelik IŞİD tarafından canlı bomba saldırısı düzenlendi. 34 kişi yaşamını yitirdi. Polis, bombanın hemen ardından yerdeki yaralıların üzerine gaz kapsülü attı. Can çekişen gencecik çocukları gaza boğdu.

Bu eylemde Erdoğan’ın ne etkisi var hadi söyle…

34 çocuğumuz niye paramparça edildi anlat…

22 Temmuz’da Ceylanpınar’da görevli iki polis, yaşadıkları evde, başlarından vurularak öldürüldü. PKK, eylemi önce üstlendi, daha sonra ilgisi olmadığını açıkladı. Çözüm süreci bitirildi.

Bu polisler, tam da AKP’nin savaşa ihtiyaç duyduğu bir süreçte niye öldürüldü? Bize anlattığınız gibi PKK mi vurdu onları? Hemen arkasından Kandil’e hava saldırısı başlatılarak ne amaçlandı? İki gün önce “barış için kefenlerle çıktık bu yola, baldıran zehri içtik” diyenler niye dağı taşı vurmaya başladılar aniden?

Konuş Davutoğlu; 8 Eylül 2015’de ülke genelindeki HDP binalarına yönelik saldırıları kim organize etti? Bu dönemde, HDP Genel Merkezi bile saldırı altındayken “anketlerde yükseliyoruz” açıklamasını niye yaptın? HDP yakılırken senin oyun niye yükselmeye başladı? HDP’yi kim yaktı?

Anlat be adam; 10 Ekim’de Ankara’daki barış mitingine IŞİD’li iki canlı bombayı kim yolladı? Ya da onlara kim yol verdi?  Dediğin gibi IŞİD, PKK ve DHKP-C kokteyl örgüt halinde eylem mi düzenledi yani? Cumhuriyet tarihinin en vahşi saldırısı esnasında başbakandın sen. Saldırıda 102 kişi yaşamını yitirdi.

Anlat, Erdoğan’ı “gerçekleri açıklamak” ile tehdit ettiğin mevzuda bu 102 kişinin hakkı var mı? Yönettiğin devlet, bu canlara kast etti mi?

Saldırıdan 10 gün sonra, 20 Ekim’de, 1990’lı yıllardaki faili meçhul cinayetleri hatırlatarak “AK Parti giderse beyaz Toroslar gelir” derken bunu mu anlatıyordun bizlere? Beyaz Toroslu kimseyi hiç gördün mü Davutoğlu? Onlarla ortaklık yaptın mı?

Sizler bu ülkeyi yönetirken hangi terör yöntemlerine ihtiyaç duydunuz, kaç vatandaş öldü bu yüzden, hangi örgütleri taşeron olarak kullandınız, kendi vatandaşlarınızı öldürmesi karşılığında bu örgütlere ne vaat ettiniz, devlette, bürokraside, sivil toplumda hangi teröristleri kadroya aldınız anlat.

Erdoğan gibi bir lideri “sokağa çıkamaz” hale getirecek hangi bilgilerin var, nelere tanıksın, nelere suç ortağı oldun…

Erdoğan’ı sokağa çıkamaz hale getir, hadi…

Konuşsana be adam, henüz konuşabilirken bu halka gerçekleri anlatsana…

Buraya kadar söylediklerini biz de biliyorduk. Bilmediklerimizi ispat ile koysana meydana. İki seçim arası yakınları katledilmiş yüzlerce aile dinliyor seni. Onlara çocuklarının niye öldüğünü, kimin öldürdüğünü söylemeye mecbursun artık.

Konuşsana be adam…

Senin bildiğin Erdoğan’ı anlatsana bu halka…

Not: Garo Paylan (HDP Diyarbakır Milletvekili), Markar Esayan isimli Ermeni korucusu bir tetikçi tarafından hedef gösterildi. Latin Amerika’ya resmi bir ziyaret için giden, içinde Paylan’ın da olduğu parlamenter heyet için “Türkiye’ye dış müdahale istediler” dedi. Yani Markar’a göre, Garo ve arkadaşları, Arjantin ve Uruguay ordusunu ülkemize saldırmaya ikna etmeye çalıştı. Markar Esayan’ın bu iftirası ve ihbarı için tek bir sözüm var. Türk Devleti, iç siyaset, milletvekili kalma çabası vs. vs.  Bütün bunlar bir durumdur Markar. Fakat sana Ermenice bir şey söyleyeceğim ki bizlerin durumunun farklı olduğunu anlayasın.

“Yete Garo’in amenapokır vınas mı das, çes gırnar hantart abril asge verç. Hayerı kezi pınav çen mornar. Yes al nuynbes…”

Hadi bunu tercüme et de git beni de ihbar et…

kaynak: https://ahvalnews.com/tr/siyaset/konussana-be-adam

Continue Reading
Advertisement

HAFTANIN EN ÇOK OKUNANLARI