Connect with us

.

Forum

Medya Alevileri Tanımıyor

AleviNet

Published

on

CAFER SOLGUN

Aleviler, “ana akım” denilen medyanın kendilerini ya görmezden geldiği ya da haberi genellikle iktidar lehine manipüle ettiği görüşünde. “Muhalif ” olarak adlandırılan medyanın ise yetersiz kaldığına inanılıyor.

Talepleri ve sorunları kapsamında Aleviler, yer yer gündemin üst sıralarında yer yer de gündem dışında görünmesine karşın aslında hep gündemde. Başka gündemlerin gölgesi altında kalması, görünürde üzerinde konuşulmuyor, tartışılmıyor olması meselenin önem ve ağırlığını azaltmıyor, aksine artırıyor. Fakat en azından gelinen nokta itibarıyla Türkiye’nin toplumsal bütünlüğü içerisinde Alevilerin varlığı, artık herkesin malumu olan bir gerçeklik. Farklı yaklaşımlara konu olmakla beraber Alevilerin sorunları, talepleri olduğu da, aynı şekilde herkesin malumu olan bir başka gerçeklik.

Bilindiği üzere bir toplumsal meselenin sonuç alıcı, kalıcı bir çözüm noktasına varabilmesi, yaşadığımız çağın gerçekleri ve gerekleri de dikkate alındığında, medya bağlamında yansımasını bulmadan kolayca gerçekleşememektedir.

Tam da bunun için Alevilerin medyaya ihtiyaç duydukları çok açık. Ne var ki Alevilerin medyayla ilişkileri burada izah edildiği gibi “düz” bir hat izlemiyor; oldukça sorunlu. Bunun medyanın mevcut yapısından ileri gelen boyutları olduğu gibi Alevi kurumları ve bir bütün olarak Alevilerden kaynaklanan boyutları da var…

Aleviler Medyaya Güvenmiyor

İletişim çağında yaşıyoruz. İletişim araç ve imkanları son derece çeşitli. Dünyanın herhangi bir köşesinde yaşanan bir olaydan anında herkes haberdar olabiliyor. Ama Aleviler, kendileri söz konusu olunca “ana akım” denilen medyanın kendilerini ya görmezden geldiği ya da haberi genellikle iktidar lehine manipüle ettiği görüşünde. “Muhalif ” olarak adlandırılan medyanın ise yetersiz kaldığına inanılıyor. Yetersizliğin yanı sıra, Alevi yazar ve yayıncı Şükrü Yıldız‘ın şöyle bir tespiti var: “Merkez medya ve kendisini alternatif veya sol medya olarak tanımlayan basın-yayın organları Alevilik meselesini Alevilerden bağımsız olarak ele almışlardır. Özellikle cumhuriyetin ilk yıllarından başlayarak 80’li yıllara kadar Sünni İslam kökenli Türk aydınları Aleviler adına konuşmuş, toplumda da bu kişilerin çoğu Aleviymiş gibi  algılanmıştır.”

2000’li yıllarla birlikte önce Avrupa’da sonra da Türkiye’de peş peşe kurulan ama kısa süre içinde kapanan uydu üzerinden yayın yapan Alevi televizyon kanallarının birçoğunu kuran, yöneticiliğini yapan ve halen merkezi Avrupa’da bulunan Semah Medya’nın yönetim kurulu başkanı Şükrü Yıldız, Alevi hareketinin gelişmesine paralel olarak kendisini “Alevi televizyonu” olarak tanımlayan televizyon kanallarının ortaya çıktığını hatırlattıktan sonra, “Tabii ki” diyerek ekliyor: “Merkez medya veya alternatif medya organları Alevilerin dünyasını işleyen program, çalışma ve yayınlara yer verseler böylesine kimlikli yayınlara ihtiyaç olmayacaktır. Zaten ilk dönem Alevi kanallarının hedefi medyada Alevileri görünür kılmaktı. Baskı oluşturmaktı.”

“Mevcut medya Alevilerin yaşadığı sorunlara yeterince, gereğince yer vermiyor” düşüncesini paylaşan bir başka isim ise, Alevi Düşünce Ocağı Başkanı Doğan Bermek. Bermek’in dikkat çektiği bir başka husus daha var: “Mevcut medya Alevilerin yaşadıkları sorunlara gereğince yer vermiyor. Yeterli uzmanlık bilgileri yok ve olayları arka planlarını, geçmişlerini ve başka olaylar ile bağlantılarını irdelemeden sadece haber olarak veriyor. Çok önemli sorunları ya da girişimleri de farkında olmadan değersizleştiriyor. Aleviler medyada yer bulamıyor, ayrıca bulsalar da, medyada Alevileri ve Aleviliği anlamış yönetici ve programcı o kadar az ki sorunlar soyutlaştırılıyor.”

Önemli medya kuruluşlarının hemen tamamında iç ve dış siyasetle, toplumsal meselelerle, örneğin Kürt sorunuyla veya söz gelimi çevre sorunlarıyla ilgili gelişmeleri izleyen muhabirler, editörler, yazarlar olduğu düşünülecek olursa Doğan Bermek‘in işaret ettiği eksikliğin önemi daha iyi anlaşılır olmaktadır.

_________________________________________________________________________________
Mevcut medya Alevilerin yaşadıkları sorunlara gereğince yer vermiyor. Yeterli uzmanlık bilgileri yok ve olayları arka planlarını, geçmişlerini ve başka olaylar ile bağlantılarını irdelemeden sadece haber olarak veriyor. Aleviler medyada yer bulamıyor, ayrıca bulsalar da, medyada Alevileri ve Aleviliği anlamış yönetici ve programcı o kadar az ki sorunlar soyutlaştırılıyor.
________________________________________________________________________________

Bunu bir “örnek” üzerinden irdelemek yararlı olabilir. 30 Temmuz 2012’de Alevi ve Sünni yurttaşların birlikte yaşadığı Malatya’nın Doğanşehir ilçesine bağlı Sürgü beldesinde bir “olay” yaşandı. Bir ramazan davulcusu Alevi olduğunu, oruç tutmadığını bildiği halde sahur vakti Evli ailesinin önünde ev ahalisini uyandırana değin davul çaldı. Söz konusu tarihte davulcunun bu tutumuna adeta “isyan” eden ev sahibi, “Biz oruç tutmuyoruz, sabah erken bu evden 4-5 kişi işe gidiyor, hastamız var” diyerek davulcuyu uyardı. Davulcunun buna karşılığı ise “Ramazana hakaret ettiler” diye feryat ederek belde halkını ayağa kaldırmak oldu. Gecenin o vakti Evli ailesinin evi önünde tekbir getirerek toplanan kalabalık, evin yanındaki ahırı ateşe verdi. Evi taşladı, camları kırdı. Olay yerine gelen jandarma kalabalığı yatıştırmakta zorlandı, ilçe merkezinden takviye birlikler istendi. Jandarma komutanı “linç” histerisine kapılmış kalabalığı, ancak “Sabah olunca bu aileyi buradan göndereceğiz” diyerek yatıştırabildi ve insanlar evlerine geri döndü. Bu “haber” dönemin medyasında kendisine “Tehlikeli gerginlik” türü başlıklarla yer buldu. Ama gerçekte bu “nötr” imiş gibi görünen başlık daha az “tehlikeli” değil. Çok açık ki “olayın” baş aktörü, ne tür bir niyetle hareket ettiği araştırılması gereken davulcudur. Ama hiçbir medya grubu bu davulcuya mercek tutma gereği duymadı. (Aynı şekilde savcılar da buna gerek duymadı.) Evlerinde saatlerce ışıklarını kapatıp korku içerisinde güvenlik güçlerinin kalabalığı dağıtmasını bekleyen insanların yaşadığı psikoloji ve canlanan tarihi hafızalarını “merak” eden de olmadı. Tıpkı o beldede yaşayan diğer Alevi yurttaşların neler hissettiğini de merak eden olmadığı gibi. Tabii olaya karışan ya da uzak duran Sünni yurttaşlara da mikrofon uzatan ve “Ne oldu? Niye oldu?” diye soran da olmadı. Bir başka ayrıntı: Niyetleri içindekilerle birlikte evi yakmak olan kalabalık, jandarma müdahalesinin ardından “Alevilere ölüm!” sloganlarına ara verip adeta “düşmana” karşı verdikleri mücadeleden dolayı duydukları “gururu” tatmin etmek istercesine İstiklal Marşı okudu. Bu, nasıl bir marazi psikolojik motivasyondur; kimseler merak etmedi, araştırmadı…

Bir başka örnek… Bilindiği üzere dini veya resmi bayram, anma, yıldönümü gibi özel günlerde medya “günün anlam ve önemine uygun” yayınlar yapar. Bu, gayet “anlaşılır” bir hassasiyet. Ama merkez medyadaki bu olağan “hassasiyete”, Alevilerin örneğin 12 İmam orucu, Hızır orucu gibi günlerinde rastlamak mümkün değil. Tek başına bu iki örnek üzerinden bile düşünülecek olursa Alevilerin mevcut medyaya neden güven duymadıkları gayet açık ve anlaşılır olmaktadır.

Zaten denilebilir ki “Alevi medyası” da bu tablonun doğrudan sonucudur.  Alevi gazeteci, yazar ve aktivistlerin tamamının altını çizdiği husus bu oldu. Aleviler, tıpkı Doğan Bermek’in vurguladığı gibi kendi medyalarının olmasını bir “ihtiyaç” görüyorlar.

“Medya insanlara ulaşmanın en etkili yolu” diyen gazeteci Hatice Çevik, merkez medyanın yetersizliğine vurgu yaptıktan sonra, “Aleviler sorunların artarak devam etmesi ve seslerini duyurmak, kendi inanç ve kültürlerini yaşatmak ve doğru bir şekilde ortaya koymak, Aleviler arasında iletişimi sağlamak amacıyla kendi alternatif medyalarını oluşturdular” diyor.

PİRHA’dan gazeteci Nilgün Mete de mevcut medyanın Alevileri ve Alevilerle ilgili gelişmeleri görmezden geldiği inancında. Mete’ye göre “yandaş” olarak adlandırılan iktidar yanlısı medya kuruluşlarında Alevilere yönelik bir “nefret dili” de görülmeye başlamış. Alevi meselesine hakim insanların görüşlerine başvurularak hazırlanan özel haberler ise “hiç yok denecek kadar az” diyen Mete, bu konuda Alevilerin de eksikleri olduğunu savunuyor: “Alevilerin de mevcut medyada yer bulmak için özel bir çaba sarf ettiklerini düşünmüyorum,  görmüyorum. Gündemi takip ederek bir açıklama yapmak ya da kendileriyle ilgili kitlesel eylemler düzenleyerek görünür olmak gibi bir çabaları pek yok. Dolayısıyla haberciler de durağan bir toplumun sorunlarını, taleplerini dillendirmekten uzak duruyorlar. Alevi kurumları daha aktif olabilirler. Basın birimleri oluşturabilirler ve bu birimin aktif çalışmasını sağlayabilirler. Medya organlarıyla, çalışanlarıyla daha aktif, birebir iletişim kurabilirler. Bu da seslerini duyurmalarında bir yol olacaktır.”

Merkezi Almanya’da bulunan Yol TV temsilcisi Mahmut Akgül‘ün mevcut medya organlarının Alevilere bakış açısıyla ilgili daha kesin ve doğrudan bir görüşü var: “Medya siyasi iktidarlarla kurdukları çapraz ilişkiler nedeniyle genelde hükümetlerin sözcüsü durumundadır.” Akgül’e göre merkez medya sadece Alevileri değil, tüm “ötekileştirilenleri” yansıtmaktan uzak durmaktadır. Akgül, “Kimi zaman irili ufaklı haberler görülebiliyor, ama onlar da genellikle algı operasyonlarına hizmet ediyor” inancında.

Hatice Çevik, Alevi dernekleri, kentlere göçle beraber ortaya çıkan “yeni durum” nedeniyle Alevilerin “bir arada olmak” ihtiyacının ürünü olarak ortaya çıktıklarını belirtiyor. Çevik, bu dernekler ve yöre dernekleri bünyesinde çıkarılan yayınlar olduğunu hatırlatarak şöyle devam ediyor: “Bireysel çabalarla çıkarılan dergi ve gazetelerin yanı sıra derneklerin çıkardığı bu yayınlar da Alevi medyasının zeminini oluşturdu.  Pir Sultan Abdal, Alevilerin Sesi, Zülfikar, Serçeşme, Yol, Cem, Kızılbaş, Semah, Alevilik Araştırmaları, Nefes, Dem, Ehlen, Dersim, Divriği, Pazarcık, Arguvan, vs. Bunlardan bazıları hala yayınına devam etmektedir.”

Çevik, 1990’lı yıllardan itibaren daha çok Alevilere hitap eden radyoların yayına başladığını, ancak bir “iletişim aracı” olarak televizyonların Aleviler için daha büyük bir önem taşıdığını savunuyor: “2004 yıllarında başlayan TV yayıncılığı tüm zorluklara rağmen devam etmektedir. Su TV, Dem TV, Barış TV, TV 10, Yol TV, Cem TV, Can TV deneyimleri ile Aleviler televizyonculuk alanında da bir hayli tecrübe kazandılar. Birçoğu kapanmış, kapatılmış olsa da bütün olanaksızlıklarına rağmen Can TV ve Yol TV yayınlarına devam etmektedir.”

İnternet yayıncılığının da özellikle kamuoyu oluşturma bakımından “önemli” olduğunu söyleyen Çevik, “Ancak” diyerek ekliyor: “Bütün Alevilerin internet kullandığını düşünemeyiz. Bu yüzden televizyon kadar etkili olamıyorlar.”

Yarın: Alevi Medyası İhtiyaç Mı?

 

kaynak: http://www.sivilsayfalar.org/2019/06/20/medya-alevileri-tanimiyor/

Continue Reading
1 Comment

1 Comment

  1. Pingback: Alevi Medyası İhtiyaç mı? – alevi gazetesi

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Forum

ALEVİ İBADET YERLERİ İŞGAL ALTINDA

AleviNet

Published

on

RESUL ERENLER 

Osmanlıdan bugüne Devlet Alevileri hep yok saymış. Alevilerin kendisi olmayı, kendi ibadethanelerinde- Cemevlerinde- ibadetlerini yapmayı hep engellemekle meşguldur devlet. Osmanlı’dan cumhuriyete Alevilere yaklaşımda tek bir amaç vardı: Alevi-Bektaşi öğretisini yok etmek ve ağır asimilasyona tabi tutarak, içini boşaltarak orta çağ gericiliğinin karanlığına çekerek kendilerine benzetmek olmuştur.

Yıllardır Hacı Bektaş Veli Dergâhı bu nedenle baskı ve zulüm kuşatması altındadır. Hacı Bektaş Veli Dergâhı, Aleviler için sosyal ve kültü faaliyetlerin geliştirilmesi yanında Alevi öğretisi içinde bir eğitim merkezi niteliği taşımaktadır. Asırlardır insanlığın özgürleşme ve Çağdaş gelişmelere ayak uydurmak için adeta bir eğitim görevi taşımaktadır HBV Dergâhı. Dogmatik yaklaşımdan uzak ve hurafelerin peşinde koşmayan insanın günlük yaşamında bilim ve aklın ön plana çıkarıldığı bir mekandır HBV Dergâhı.

13 yüzyılda itibaren akıl ve bilimi İlke edinmiş HBV Dergahı Alevilerin Semah döndüğü, Cem oldukları ve muhabbet ettikleri eğitim, dayanışma sosyal ve toplumcu paylaşımın eşitlikçi bir öğretinin kültürlere taşındığı bir mekan olmuştur HBV Dergahı. Osmanlı’nın medreselerde din ağırlıklı eğitim politikalarına karşı HBV Dergâhı aydınlanmayı bilimi ve sosyalleşmeyi ön plana çıkaran ve Aleviler için kutsallık atfedilin bir mekandır. Orayla ilgili tek söz sahibi olması gerekenler yalnızca ve yalnızca Aleviler olduğunu herkesin bilmesi gerektiğinin zamanıdır. Nasıl ki devletin resmi ve hakim inancı Sunniliğin-İslamın- ibadet yerlerine kimse müdahale etme hakını kendinde görmüyorsa Alevilerinde ibadet yerlerine de aynı yaklaşımı bekleriz.

II Mahmut 1826’da HBV Dergâhını işgal edip yüzlerce Bektaşi öldürüp ve geriye kalanları Sürgün ederek Alevi-Bektaşi inancına bir kez daha darbe indirmiştir. Ve HBV dergâhını işgal edip Nakşibendi medresesine dönüştürmüştür. Bugün HBV dergahını bir Nakşibendi dergahı gibi gösterme uğraşı içinde olanları da biliyoruz.

Cumhuriyetin kurulmasından hemen sonra 1925 yılında tekke ve zaviyelerin kapatılması kanunu ile asıl amaçlanan Alevi dergahları ve Alevilerin ibadet yerlerini kapatmaktı.

Diyanet; Cumhuriyetçi kadrolarının en köklü ve en dokunulmaz kurumudur. Bugün cumhuriyet savunucuları ve sistemin koruyucu kadroları, partiler vs Diyanet’in varlığının başka inançlar üzerinde bir baskı ve tahakküm aracı olduğunu söyleyebiliyorlarmı acaba. Eğer söyleyemiyorlarsa demektir ki; bu devlet tüm varlığıyla, kurucu kadrolarıyla Sünni olmayanlara karşı birlikte hareket etmeyi ve farklı inançları yok etmeyi kendilerine bir görev saymaktalar. İşte bundan dolayıdır ki Alevilerin devlete karşı ciddi bir örgütlülük içerisinde olması gerekir. Bu yetmez kendi müttefiklerini ve dayanışmacı güçlerini çok iyi bir biçimde tespit ederek onlarla ortak hareket etmenin yollarını aramak zorundalar. Aksi takdirde yarın kendilerine dönüldüğü zaman iş işten çoktan geçmiş olacaktır. Ne tutulacak bir el, nede sığınılacak bir yer bulunamıyabilir. Alevi tarihi bu tür olaylarla (kırım ve katliamlarla) doludur. Eğer bir daha böyle kırım ve katliamlarla karşılaşmak istemiyorsak, Alevilerin geleceğini sağlam temeller üzerine oturtmak için elimizden gelen her şeyi yapmak zorundayız.

Bugün bir takım yetersizlikleride olsa, Alevi örgütlülüğü önemli bir aşama kayd etmiştir. Bunu dahada ileri taşımak hem gerekli hemde zorunludur. Alevileri kendi içinde bölmek, parçalamak ve birbiriyle uğraştırmak için devlet ve onun resmi inancı sünnilik elinden geleni ardına koymuyor. Diyanet üzerinde örgütlediği yeşil pasaportlu dedelerle Alevileri kendi içinde parçalamaya ve kaleyi içeriden fethetmek gibi bir anlayışla hareket içindeler.

Bu tür saldırı ve yıkım faliyetleri karşısında Alevi örgütlerinin birtakım eksikleri, zaafları olduğu bir gerçek. Ama bu durum, Alevilerin geçmişte karşılaştıkları saldırılar karşısında ki gibi, bugün pasif ve edilgen bir tutum sergileyecekleri anlamına gelmez. Alevilerin birincil sorunu kendi örgütlülüğünü sağlama almak ve korumak olmalıdır. Bugün Avusturyada olduğu gibi, Alevilerin kendi içinde bir takım sunni sorunlarla boğuşturmayı: İslamın içi dışı ve Şia ile ilişkilendirerek daha  kolay sunnileştirme stratejisi güdülerek kendi gerçekliğinden uzaklaştırmaya, zayıf düşürmeye çalışanlara karşı uyanık olmak zorundalar. Gençlerini bu temelde eğitip örgütlemek yerine biri biri ile uğraşmayı marifet sanan ve Aleviliği kendi içinde bölüp parçalamak çeşitli tarikat şeyhlerinin propagandasını ön plana çıkararak Tıpkı Osmanlı’da olduğu gibi II Mahmut döneminde nasıl ki Nakşibendiliğin Aleviliği üzerinde hakim kılma uğraşı içine girildiyse, bugün aynı oyunlarla Aleviliği kendi mecrasında çıkarmaya çalışan birtakım unsurlar renk vermeden çalışmalarına başlamış durumdalar. Alevilerin bu konuda uyanık olmaları kaçınılmazdır. İnancın, kendi içindeki kurtlardan kurtulması gerekir. İnanç gövdesini sarmaya çalışan bu kurt misali düşkünler, inancı zayıf düşürdüklerinde geç kalmışlığın ızdırabı içinde kıvrılmanın bir çare olmadığını anlamış olsakta bir getirisi olmıyacaktır.
Alevilik kendine özgü bağımsız insan hak ve özgürlükleri esas alan Mazlum’dan yana zalime karşı duran yeryüzünün en gerçekçi inanç biçimidir. Bu inancı kimsenin kirletmesine müsaade etmemeliyiz. İster sağdan, ister soldan nereden gelirse gelsin Alevilik kendi örgütünü yaratmalı ve kendi inancı doğrultusunda sisteme karşı örgütlenmesi gerekiyorsa kendi örgütlüğünü kendisi yaratmalı.

1934 yılında- HBV dergahı içine cami yapanlar Alevi karşıtlıklarını tescillemişlerdir. Cumhuriyet diyanet eliyle, Sünni bir Hacı Bektaşi Veli figürü ve dergâhı medreseye dönüştürme çabası içinde olmuştur. Bu zihniyet bugün hala kendisini dayatmaktadır.

Hacı Bektaşi Veli’nin insan merkeze koyan felsefi, düşüncesi, devletin ve Sünni İslam’ın dar, gerici ve çağdışı anlayışı içinde hapsedilerek, Türk İslam Sentezi içinde eriterek yok etmek ve dönüştürülmek isteniyor.

Alevili inancını, kendi gerici, çağdışı inancı içinde yok etmek için her tür entrika ve oyunlara geçmişte olduğu gibi bugünde devam etmekteler. Hemde devşirme, çatma bir takım dedeler üzerinde bunu yapmaktalar. Yani Alevilerin içindeki hızır paşalar üzerinde amaçlarına ulaşmaya çalışmak istiyorlar.

Dünyanın hiçbir yerinde insanlar kendi ibadet yerlerinde ibadet etmeleri için devletten izin aldıkları ya da izin almaları gerektiği biçiminde bir durumla karşılanmamıştır. Ama bu ülkede -Türkiye’de- Alevilerin HBV Dergâhında ibadet etmek istemeleri izne tabi tutulmuştur. Alevilik bu ülkede tüm kurum ve kuruluşlarıyla işgal altındadır.

4 Temmuz’da Alevilerin HBV Dergâhında karşılaştıkları durum tamda budur. Cem olup, deyişler eşliğinde semah dönmek Alevilere yasak. “Burası müzedir, bakanlıktan izin almadan burada cem yapamazsınız” diyebiliyorlar. II Mahmudun 1826’da başlattığı işgal bugün hala yürürlükte demeki!.

Alevilerin kendi ibadethanelerinde ibadet etmelerinin izine tabi tutmak bir hak ihlalidir. Anlaşılıyor ki Alevilik bu ülkede halen yasaklı ve istenmeyen bir inanç. O çatma ve diyanetten icazetili dedelere ve bu konuda onlara önderlik yapan İzzettin Doğan efendinin Alevi asimilasyonuna yaptıkları katkı bu olsa gerek. Aleviliği sunni İslamın içinde eritip yok etmek. Merek ediyorum, işgal altındaki HBV Dergâhı içinde yaptıkları camide, işgalcilerin namaz kılmaları için devleten iznmi gerekiyor?

Bu ülkede insani tüm değerler: vicdan, ahlaki, adalet ve hukuk yerlerde sürünüyor. Bu konuda mevcut iktidardan bir beklentim yok şahsen. Ama toplumsa bir baş kaldırıyla bu tür yozlaşmalara son verilmesi beklentim hep var olmuştur.

19-Temuz-2019

Continue Reading

Forum

Alevilik ve Pirlik

AleviNet

Published

on

Cihan EREN

Pir Alevi inancının yol rehberidir. İnancın bilgesi yani Zana’sıdır. Zana, Kürtçede ‘bilen, bilgili’ anlamlarına gelmektedir. Bunun içindir ki İngilizcedeki ‘Science’ bilim kavramı da Zana’dan türetilmiştir. Aleviler özü itibarıyla Zana’ların yolunda gidenler, onları takip edenler olmaktadır. Bu nedenledir ki ‘destur ya pir’ denilerek ibadete başlanır, ‘Pir’in desturu ile- Bi Desturê Pîr’ denilerek yol yürünür.

Yol ilkesinin böyle olduğunu Hak inancına karşı olanların saldırı ve hakaretlerinde de görüyoruz. Örneğin Sasaniler zamanında iktidar ve egemenlere karşı başkaldıran rehberleri Mazdek olan inançlılar, Zındık denilerek kötülenmiş. Zındık’ı İslam ve kapitalist dönemdeki egemenler de aynı anlama gelmek üzere Aleviler için kullanmış.

Zındık Kürtçedeki Zana’nın daha evvelki telaffuz biçimlerinden Zenadık’tan gelen bir adlandırmadır. Yani Zana, Zenadık ve Zındık aynı kavramlardır. Ancak Zındık topluma ‘inançsız, kötülük yapan, tanrıya karşı gelen vb…’ algısıyla verilmiştir.

Pir doğal Zana’dır. Sözlü geleneğin ‘konuşan Mıshafı’dır.’ İnanç dünyasının kanunları ile düşündüğümüzde kitap denilen şeyin ile de yazılmış eser olması gerekmiyor. Kaldı ki İbrahimi dinin kitapları bile peygamberlerinden çok sonraları yazılmış; Tevrat ve İncil peygamberlerinden yüzlerce yıl, Kur’an ise onlarca yıl sonra ancak yazıla bilinmiş. Pir aynı zamanda ‘Pîl’ yani büyük ve uludur. Çünkü O, hafıza taşıyan kitaptır. Pir böyle olmak zorundadır. Dikkat edilirse Alevi süreklerinin adlarına yemin ettiği, adlarını dualarında andıkları evveldekiler ya Hallac, Nesimi, Sohrewerdî gibi ermiş büyük filozof ya da Eba Müslüm, Baba İshak, Pir Sultan gibi feda olmuş hakikat savaşçılarıdır. Pir bildikleri uğruna Hallac gibi Nesimi gibi derisi yüzülmeyi göze alacak kadar inançlıdır. Sohrewerdî gibi ışık saçan bilge olup katledildikten sonra nuru artandır. Özcesi Pir’in bilen birinden farkı, bildiklerine inanması, inanarak yaşaması ve gerektiğinde inandıkları için savaşmasıdır.

Aslında her inanç, inanmamızı istediği değerleriyle bir yoldur. Bir inanca girmek aynı zamanda bir yola girmektir. Her inanç gibi Alevilikte de yolda bir rehberin peşinde gitmek, mürşit olanı takip etmek esastır. Hiç bir Yol rehbersiz yürünmez. Bu Alevilik gibi devlet dışı toplum inancıysa çok daha fazla geçerli bir kuraldır. İnanç Yol, talip ise Yol’un yolcusudur. Yürüyenleri oldukça, Yol her zaman sağlam ve sonu gelmez oluyor. Yani inançlarda Yol yolcuyu, yolcu da Yol’un durumunu belirliyor. Bu Yol’da ‘yolcular’ her daim Rehberlerine bakıyor. Bu diyalektik de tüm inançlarda çoğu zaman rehber ile Yol’u bir yapabiliyor. Hal bu olunca da inanca bakıp rehberleri, rehberlere bakıp inancı anlamak mümkün olabiliyor.

Bu kopmaz bağ üzerinden Aleviliğin de Alevilerin de günümüzdeki en ciddi sorunlarının başında ‘Pirlik Makamı’ sorunu geldiğini, Alevi inancının en temel sorunu olarak bunu görmek gerektiğini belirtmek yanlış olmayacaktır. Yazımızın ilk paragraflarında Pirlik Makamından ne anlamak gerekir sorusuna cevap olabilecek cümleleri bu nedenle belirtme gereği duyduk. Bu pencereden bakınca ilk paragraflarda hatırlatmaya çalıştığımız hususların aynı zamanda Yol rehberlerinin tarifi, tanımı, ölçüsü için ‘terazi’ olduğu da kendiliğinden anlaşılmış olur.

Pir yoksa Yol nasıl yürünecek?

Dolayısıyla günümüz sorunlarını dikkate alarak Alevilere bakarsak şunu çok rahat belirtebiliriz; Genel olmasa da Ocakzade Pirlerin çoğunda temsil ettikleri makama inanmama olduğu görülüyor. Yine son yıllarda Alevi ritüellerinin manevi yaptırım gücünü yitirmesini de buna bağlamak gerekiyor. Çünkü inanmayan talipten inanmasını isteyemez. İnanmayana talip de Rızalık veremez. Gerçekten de Rızalık-Helallik desturu ve düşkünlük yasası, hakikatiyle işletilse Alevilerin Cem olmalarının çok zor olacağını belirtebiliriz. O zaman şu soru sorulmak durumundadır; Pir yoksa Yol nasıl yürünecek? Alevilerin inanç meselesinde işe buradan başlamaları, tamda sorgu-sual desturları gereği olmaktadır.

Günümüz dünyasında Alevi kelamında dile gelmiş hakikatte göre Pir olmak dünyanın en zor şeyini başarmak olduğuna şüphe yoktur. Aslında bu kanun tüm inançlar için böyledir. İnançların özünde dile gelmiş hak ve hakikat ile meselelere bakarsak inanç temsilcisi olmak gerçekten gerçekleşmesi zor bir kişilik düzeyi gerektiriyor. Günümüzün paracı, maddiyatçı ve çıkar dünyasında ‘bir lokma bir hırka’ ile yaşamak mucizevi ve keramet sahibi olmayı gerektiriyor dersek bir doğruyu hatırlatmış oluruz.

Alevi Pirlerinden bazıları hakikat ile arasındaki mesafe yerine kimi Alevi değerlerini yanlış yöntemle sorgularken aslında belirttiğimiz sorunu ifşa ediyor. Ne kadar Alevi olduğunu, hakikati ne kadar yaşadığını, özcesi kamil insan Yol’una yönelip yönelmediğini değil de ‘şu neden var, bu da nereden çıktı, bu bizde yoktu vb…’ türündeki söylemlerle farkında olmadan mevcuduna don biçmeye çalışıyor. ‘Çocuktan’ ve ‘kuştan’ öğren diyen Yol’a rağmen ‘ben her şeyi bilirim’ demek, ‘hakikat birdir’ diyen ilkeye rağmen parçalayıcı olmak çok derin inanç sorunları yaşanıyor demektir. Ciddi inançsal, toplumsal ve siyasal sorunlarla yüz yüze getirilmiş bir topluluğu sorguya yöneltmek yerine sanki her şeyi ile doğruluk sorunsuz yaşanıyormuş gibi bakmak yaşanan sorunun başka biçimdeki tezahürü oluyor. Özellikle de güncel siyasi gelişmelerin ve kimi güçlerin etkisinde kalarak ‘cahilce’ değerlerini sorgulamak ve anlamsızlaştırmaya çalışmak Aleviliğe en tehlikeli yaklaşımlardan biri olarak yaşanıyor.

Unutmamalıyız ki, inanmanın ve inanç dilinin hakikatini, toplum-ahlak ve inanç ilişkisindeki diyalektiği bilmeden inançta anlama kavuşturulmuş değerleri ele almaya kalkışmak çok ciddi sorunları beraberinde getirir. Örneğin bilimsel bir ilkeden duyulan kuşku ile inanç ilkesine duyulan kuşku aynı kelime ve kavramlarla hatta aynı tonda dile gelirse buhran çıkar. Akıl ile duygu karışır. Alevilerde bazı Pirler ve kimi aydın ve entelektüeller bu yöntem yanlışına düşebiliyor. Bu yanlış da inanç kimliğinde yitimi, toplumsal kimlikte erozyonu ve savrulmaya yol açıyor. Parçalanma da cabası oluyor.

Bir Pirden duyduğum şudur, Pirler tartışır konuşur ama hep bir sır da olur, sorgular ama inançlı olur. En nihayetinde birlikte Pir olunur.

Continue Reading

Forum

“YOLUN SONU GÖRÜNÜYOR!”

AleviNet

Published

on

ALİ ERDOĞAN

Merhum yazar Sebahattin Ali’nin bir eserinden esinlenerek “SIRÇA KÖŞK ÇATIRDIYOR” başlıklı bir yazı yazmıştım. O yazımla ilgili olumlu ve olumsuz görüş iletildi bana. Tüm okurlarıma şükranlarımı sunuyorum. Her zaman onların görüşlerine ihtiyacım var.

Tespitimde yanılmadığımı sanıyorum. Bir yapının yıkılması için önce, çatırdıyor dediğimiz bina bir ses çıkarır; sonra yer yer bina yarılır. Sonunda binanın yerinde sadece molozlar kalır. Molozu görenler: “eskiden burada şahane bir bina vardı” derler.

Yüz yıllar önce halkın dile getirdiği bir söz vardı: “Sultan Süleyman’a kalmayan dünya” derlerdi. Bu söz: Bir Padişah’ın, yenilmez görünen, ülkeleri yöneten liderlerin yaşantısını ve sonuncunu özetler.

İstanbul’da bir seçim yapıldı. İmamoğlu seçimi 13 bin oy fak ile seçimi kazandı. Tek adamın lider olduğu partinin adayı seçimi kazanamadı. Sünni gerekçeler yaratılarak, İstanbul halkın iradesi yok sayıldı. Seçim yenilendi. İstanbul halkı kendi iradelerini tanımayan lidere büyük bir ders vererek 800 000 oy farkıyla tekrar İmamoğlu’nu tercih etti

İktidardaki partiler, bu seçime ülkenin beka sorunu olarak baktılar. Propagandalarını bunun üzerine kurmuşlardı. İmamoğlu seçimi kazandı. Ülke bekasına bir şey olmadı. Her şey yerli yerinde duruyor.

Şunu bilelim ki, halkın iradesi üzerinden hiç bir kuvvetin uzun süre etki yapamayacağı bir kez daha ispatlandı.

Yabancı basın, İstanbul seçimine çok önem veriyorlardı. New York Times: “Erdoğan ağır bir yenilgi aldı”, Alman Die Welt ise, “Erdoğan dönemi sona eriyor” başlığını atmıştı. AKP de kazanlar kaynıyor. Eski Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ile yıpranmamış Maliye bakanı Ali Babacan’la kuracakları yeni parti, AKP’nin sonunu getirecektir. Bu nedenle yolun sonu görünüyor dedik.

Bu seçimde önemli iki faktör, Adayı başarıya götürdü:

BİR: Başta İmamoğlu’nun gösterdiği performans. Alevi felsefesinin mihenk taşı olan “İnsanı” ön plana aldı. Türkü, Kürdü, Çerkez’i, Laz’ı , Kadını, erkeği ve çocukları ayırım yapmaksızın insanı insan olarak içtenlikle kucaklaştı ve kucaklaşacağının güvencesini verdi. Teşbihte hata olmaz misali: bir tokat yiyince öbür yüzünü çevirdi, İmamoğlu. İnsanlara inşaca yanıtlar verdi. Ülkede yeni bir siyasetin yolunu açtı. “İNSANİ SİYASET”. Bu tanım benim değildir. Yazar Ahmet Tulgar’ın, 25 Haziran 2019 tarihli Yeni Yaşam gazetesinde yazdığı “Demirtaş Faktörü ve 3 Fragman başlıklı yazısından aldım. Beni hoş görür umarım.

İKİ: Sağ duyu ile düşünülürse, İstanbul belediye seçiminde siyasal aktör olarak, ülkenin bütünün kaderi üzerinde belirleyici hale geldiği, “Kör Sultan bile görmüştür ki: Türkiye’nin demokrasileşmesı için Türklerin sahip olduğu hakların Kürtlere de verilmesi gerektiğinin bilinen bir gerçek. Buda ancak, Selahattin Demirtaş’ın ve İmamoğlu’nun uyguladığı “İnsani bir siyasetle Türkiye’de yaşam bulur. Bunun yolu: Türkiye’de yaşayan tüm emekçilerin, aydınların, barıştan yana olanların ve ülkede kan dökülmesinden yana olmayanların birlikte demokratik bir ortam yaratarak verilecek bir mücadele ile gerçekleşeceği bilinen bir durumdur.

Düşlerimizin yaşam bulması umuduyla kalın sağlıcakla…

Continue Reading
Advertisement

HAFTANIN EN ÇOK OKUNANLARI