Connect with us

.

Forum

Alevi Medyası İhtiyaç mı?

AleviNet

Published

on

CAFER SOLGUN

Kendisini ‘sol’ olarak tanımlayan medya Alevileri doğal bir ‘muhalefet’ aracı olarak görüyor. Ancak Alevilerin ‘Alevi’ oluşlarından kaynaklanan sorunlarının çözülmesi, taleplerinin karşılanması ile çok da ilgili oldukları söylenemez. Aleviler ‘zorda’ oldukları müddetçe Aleviler üzerinden de ‘muhalefet’ yapılabilmektedir ve onları ilgilendiren de budur.

Görüştüğümüz Alevilere yönelik medya kuruluşlarında çalışmış veya halen çalışmakta olan gazeteci, yazar, sivil toplum aktivistleri mevcut medyanın Alevilerin sorun ve taleplerine ilgisiz kalmaları nedeniyle bir “Alevi medyası”nın gerekli olduğuna işaret ediyorlar. Ana akım medya Alevilerle ilgili gelişmelere duyarsız kalıyor, konuyla ilgili bir “uzmanlaşma” ihtiyacı hissetmiyor ve iktidardan esen rüzgarlara göre tutum belirliyorsa, Aleviler ya medyadan hiçbir şey beklemeyecekler ya da kendi medyalarını oluşturacaklardır. “Ne gerek var Alevi medyasına?” şeklinde özetlenebilecek düşünce sahipleri de var. Bu şekilde düşünenlerin genel olarak kendini “sol” olarak tanımlayan çevreler olduğu görülüyor. Madem “sol” medya bütün ezilenler, emekçiler, “ötekiler” için yayın yapmaktadır, mazlum ve mağdur Alevilerin hakları için de yayın yapılmaktadır, o halde “Alevi medyasına” da gerek yoktur! Kimi kendini “solda” tanımlayan Alevilerin de benimsediği bu eleştirel düşüncenin kendince “tutarlı” görünen gerekçesi bu şekilde özetlenebilir.’

_____________________________________________________________________
Alevi bölgelerinin ekrana yansıtılması Aleviler arasında ilişkilerin gelişmesine ve bir birini tanımalarına vesile olmuştur. Bir izleyicinin ‘Lo em çikastar pirbine (oğul ne kadar çokmuşuz)’ cümlesinde ifadesini bulan ruhi durum bu yayınlarla sağlandı’
_____________________________________________________________________

Fakat bu yaklaşım ilk bakışta göründüğü kadar “tutarlı” değil. Çünkü Alevileri “muhalefet” yapmanın “araç” ve “argümanlarından” biri olarak görmekle malul. Aleviler, mazlum ve mağdur oluşları nedeniyle doğal bir “muhalefet” yapma aracı olarak ele alınıyor. Alevilerin “Alevi” oluşlarından, yani inançlarından kaynaklanan sorunlarının çözülmesi, taleplerinin karşılanması ile çok da ilgili oldukları söylenemez. Aleviler “zorda” oldukları müddetçe Aleviler üzerinden de “muhalefet” yapılabilmektedir ve “önemsenen” de budur. Bu açıdan Doğan Bermek‘in merkez medya için dile getirdiği eksiklik (Konuyu bilen uzman çalıştırma gereği duymama) “sol” veya “alternatif” ya da “muhalif” denilen medya için de kendisini göstermektedir.

Realite bu olunca “Alevi medyası”, Aleviler için bir ihtiyaç olmaktadır. Bunun aksini düşünmek, Alevilerin sorun ve taleplerinin karşılanması istek ve beklentilerinden vazgeçmelerini istemekten farksızdır.

Belirtmek gerekir ki, “Alevi medyası” derken bir kurumsal yapıdan söz etmiyoruz. Alevilere yönelik yayın yapan TV kanalları, radyolar, internet siteleri var. Biraz yakından bakıldığında bunların da birbiriyle kayda değer bir iletişim veya koordinasyon içerisinde olmadıkları görülür. Bunun da en önemli nedeni, ideolojik tercihlerdeki farklılıklardır denebilir.

Bir dönem (2006) Alevilere yönelik yayın yapan bir TV kanalında program yapan Alevi dedesi Ergül Şanlı, “Alevi televizyonu diye yayın yapanlar aslında siyaset yapıyorlardı. Bu kanalların bazı patronları TV aracılığıyla sanki Alevileri temsil ediyorlarmış gibi davranıp siyasi hesaplar yapıyorlardı” diyor.

Bununla birlikte 2000’li yıllarla birlikte önce Avrupa’da yayına başlayıp sonra merkezlerini Türkiye’ye taşıyan Alevi TV kanalları bir “ilk” olmaları itibarıyla önemli bir misyonu da yerine getirdiler. Çoğu kısa süre sonra ekonomik nedenlerle kapanan bu televizyonlar vesilesiyle yurdun dört bir yanındaki Aleviler, denilebilir ki ilk defa birbirlerinden haberdar oldular, “görünür” oldular.

Şükrü Yıldız bu durumu şu sözleriyle dile getiriyor: “Alevi televizyonları, Alevileri gerçek anlamda yansıtma gücünün çok gerisinde bir alt yapı ile yayına girmiştir. Bu kanalların böyle bir iddiada bulunması da doğru değildir. Fakat verili durumu tespit ve ekrana taşımada büyük rol oynamışlardır. Alevi bölgelerinin ekrana yansıtılması Aleviler arasında ilişkilerin gelişmesine ve bir birini tanımalarına vesile olmuştur. Bir izleyicinin ‘Lo em çikastar pirbine (oğul ne kadar çokmuşuz)’ cümlesinde ifadesini bulan ruhi durum bu yayınlarla sağlandı.”

“Aslında 90ların sonu ve 2000’lerin başında bir dönem Alevi medyasından söz edilebilecek bir ortam vardı. Ama Alevi medyası bu fırsatı kullanamadı ya da çok yetersiz kaldı. O günler iyi değerlendirilebilse idi bugün çok güçlü bir Alevi medyamız olabilirdi” diyen Doğan Bermek, mevcut Alevi kanalların yetersizliğini ise şu sözleriyle dile getiriyor: “Bugün Alevilere dönük yayın yapan medya, sadece Alevi müziğinden örnekler sunuyor, ama sunumlarda müziğin arka planı, nefesin sözleri ve anlamı çoğunlukla kayıp. Haberler herhangi bir günlük haber gibi veriliyor bir süreğin içinde oldukları fark edilmiyor. Anma günleri herhangi bir biçimde kültürel bağlamları içinde anlatılamıyor. Kısaca yeterli ve etkili olamıyor.”

Alevi Medyası Gerçekten ‘Alevi Medyası’ mı?

Nilgün Mete “Patronları Alevi olan medya organları var, evet” diyerek ekliyor: “Ama bu TV ve radyo kanalları, internet gazeteleri ne kadar Alevi medyası? Alevi medyası tanımına uyuyorlar mı? Alevilerin yaşadıkları sorunları sayfalarına, stüdyolarına ne kadar, nasıl taşıyorlar? Sadece türkü programlarıyla, muharrem ayında 12 gün yapılan programlarla Alevi medyası tanımı içine girmemeli bu söz konusu medya organları.”

Mete’nin eleştirisinin temelinde ise “asimilasyon” kaygısı var: “Türkiye’de Alevilik Yolu, yoğun bir Sünni ve Şii müdahalesiyle karşı karşıya. Aleviler, özellikle Alevi çocuklar, gençler asimile ediliyor. Bu yönde uygulanan devlet ya da iktidar destekli projeler var. Kendisine Alevi medyasıyız diyen bu medya organları asimilasyon politikalarına karşı duruş sergiliyor mu? Karşı haberler yapıyor mu? Asimilasyon çalışmalarını, uygulamalarını dillendiriyor mu? Gerçek anlamda Alevi medyası olamamalarının sebepleri var elbette. Patronun, çalışanların niteliğinin, Alevi Yolu’na ilgisinin, yakınlığının, duyarlılığının önemli olduğunu düşünüyorum. “

Yol TV’den Mahmut Akgül, “Alevi medyası” şeklindeki bir tanımlamanın baskı, asimilasyon ve inkar politikalarıyla ilgili olduğunu savunarak “Bu nedenle Alevilerin medyaya şüphesiz ki ihtiyacı var” diyor ve devam ediyor: “Aleviler 2000’li yıllarda, kendi medyası ile, hem yaşamsal hem de kamusal alanda görülmeye başlamıştır. Bununla birlikte ana akım medyada Alevilik ile ilgili söylenen tüm çarpık sözler ve tanımlamalar tartışılmaya başlanarak, kendi dilleri ile kendilerini anlatmaya başlamışlardır. Bu başlangıç, ayni zamanda Alevilerin kimlik mücadelesinin daha belirginleştiği dönem olmuştur.”

‘Alevilere dönük yayın yapan medya, sadece Alevi müziğinden örnekler sunuyor, ama sunumlarda müziğin arka planı, nefesin sözleri ve anlamı çoğunlukla kayıp. Haberler herhangi bir günlük haber gibi veriliyor bir süreğin içinde oldukları fark edilmiyor. Anma günleri herhangi bir biçimde kültürel bağlamları içinde anlatılamıyor’

Alevi Medyası Ne Kadar Etkili?

Alevi medyası olarak adlandırılsın ya da adlandırılmasın, esas olarak Alevi yurttaşlara yönelik yayın yapan, diğer medya organ ve araçlarının aksine esas olarak Alevilik ve Alevilerle ilgili gelişmeleri duyuran az sayıda da olsa TV kanalı, internet haberciliği yapan web siteleri, kişisel ya da gençlik ve kadınlar başta olmak üzere çeşitli gruplaşmaların koordine ettiği sosyal medya sayfaları var. Ama kuşkusuz “medya” deyince halen yazılı ve görsel basın araçları akla geliyor. Sahipleri ve çalışanlarının fedakarlığıyla yayın yapan, ayakta kalmaya ve okuruyla buluşmaya çalışan bazı dergiler var; ama genel olarak hedeflediği kitleye ulaşma bakımından etkili bir yazılı medya aracının varlığından bahsetmek mümkün değil. Bazıları ekonomik nedenlerle, bazıları KHK’lerle kapatılan TV kanalları bir yana halen uydu üzerinden güç şartlarda yayın yapan televizyonlar var. Fakat denilebilir ki bundan ortalama bir tarih vermek gerekirse 10 yıl öncesi kadar etkin ve etkili olamıyorlar.

Çeşitli Alevi televizyon kanallarında yaptığı programlarda izleyicilerine yurt sathındaki Alevi yurttaşların yaşamlarından, kültürlerinden, tarihlerinden kesitler sunan Hüseyin Kelleci, “Şu anda etkili bir Alevi medyası yok, Aleviler üzerinde olması gereken etkiyi yaratmaktan uzak kalıyorlar” diyor. Ergül Şanlı da aynı kanaati paylaşıyor.

Şükrü Yıldız‘ın da bu konuda ilginç bir gözlemi var; “Temelde Aleviler kendilerine yönelik yayınların olmasından ve bu yayınlarda kendilerini görmekten memnuniyet duyuyorlar. Lakin bunu ifade ediş biçimleri her halde yayınların durduğu veya kapatmaların yaşanmasından sonra daha iyi ifade etmeye başladılar.”

PİRHA’dan gazeteci Nilgün Mete, Alevilerin Alevi medyasına bakışını değerlendirirken “Mevcut medya içinde kendilerini göremeyen Alevi yurttaşlar, biraz olsun seslerini duyuran medyayı önemsiyor. Alevi medyası olarak gördükleri televizyon kanallarını, ajansını, radyoları, gazeteleri ellerinden geldiğince destekliyorlar” diyor ve daha başarılı ve etkin bir gazetecilik için PİRHA deneyiminden hareketle, Alevi yurttaşlarla yerlerinde buluşmanın önemine dikkat çekiyor: “Biz ajans olarak köylere kadar gidiyoruz. Oradaki canlarla kucaklaşıyoruz. Bundan çok mutlu oluyorlar ve kendi sesleri olan ajansla tanışıyorlar. Ciddi bir şekilde Alevi toplumuyla buluşmak lazım. Bu başarıldığı sürece Aleviler de umduğunu mutlaka bulacaktır, medyasına sahip çıkacaktır. Bu karşılıklı etkileşim meselesi. Çok emek vermek gerekiyor.”

Yol TV’dem Mahmut Akgül, Alevi televizyonların “Toplumdaki aidiyet duygusunu öne çıkardıklarını” belirterek Yol TV deneyiminin “Alevi kimliği, Alevilerin istemleri ve Alevilik konularında aidiyet duygusu yaratırken, toplumda ötekiler diye adlandırılan kesimlerin de sesi olmuştur” görüşünü savunuyor.

___________________________________________________________________________________
Patronları Alevi olan medya organları var, evet. Ama bu TV ve radyo kanalları, internet gazeteleri ne kadar Alevi medyası? Alevi medyası tanımına uyuyorlar mı? Alevilerin yaşadıkları sorunları sayfalarına, stüdyolarına ne kadar, nasıl taşıyorlar? Sadece türkü programlarıyla, muharrem ayında 12 gün yapılan programlarla Alevi medyası tanımı içine girmemeli bu söz konusu medya organları’
___________________________________________________________________________________

Doğan Bermek ise Alevilere yönelik yayın yapan televizyonlar için farklı bir gözleme sahip: “Alevi yurttaşlar biraz çaresizlikten, biraz da alışkanlıktan izliyorlar ama dinlemiyorlar. Yani ekran açık ama müzik yoksa çok özel haller dışında yayını dinleyen de pek yok sanıyorum.” Bermek bunun nedenini ise esas olarak söz konusu medya kuruluşlarının gerekli bilgi ve donanıma, vizyona sahip olmada yetersiz oluşlarına bağlıyor ve aynı yetersizliğin Alevi kurumlarında da var olduğunu savunuyor: “Alevi kurumlarının medya ile ilişkileri çok çok zayıf. Ana akım ya da yaygın medyanın aradığı araştırmacı, birikimli kişiler kurumlarda yoklar veya çok çok azlar.” Bermek, Alevi-Kızılbaş deyişlerini cd’ler üreterek belgeleştiren Kalan Müzik’i de “Alevi medyası” deyince hatırlamak gerektiğini ekliyor sözlerine.

Genç kesimin Alevi televizyonlarına genellikle “ilgisiz” olduğunu ifade eden Şükrü Yıldız, “En çok bölge ve yöre programları izleniyor, insanlar kendilerine mikrofon tutulmasını istiyor” diyor. Yıldız, Alevilerin kendi medyalarını yeterince sahiplenmemeleri şeklindeki görüş için ise, “Sahiplenecek güçlerinin, alt yapılarının olmamasından ileri geldiği” kanısında.

Haberin 1. bölümü: Medya Alevileri Tanımıyor

YARIN: Alevi Medyası Nasıl Daha Etkili Olur?

Continue Reading
Click to comment

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Forum

ALEVİ İBADET YERLERİ İŞGAL ALTINDA

AleviNet

Published

on

RESUL ERENLER 

Osmanlıdan bugüne Devlet Alevileri hep yok saymış. Alevilerin kendisi olmayı, kendi ibadethanelerinde- Cemevlerinde- ibadetlerini yapmayı hep engellemekle meşguldur devlet. Osmanlı’dan cumhuriyete Alevilere yaklaşımda tek bir amaç vardı: Alevi-Bektaşi öğretisini yok etmek ve ağır asimilasyona tabi tutarak, içini boşaltarak orta çağ gericiliğinin karanlığına çekerek kendilerine benzetmek olmuştur.

Yıllardır Hacı Bektaş Veli Dergâhı bu nedenle baskı ve zulüm kuşatması altındadır. Hacı Bektaş Veli Dergâhı, Aleviler için sosyal ve kültü faaliyetlerin geliştirilmesi yanında Alevi öğretisi içinde bir eğitim merkezi niteliği taşımaktadır. Asırlardır insanlığın özgürleşme ve Çağdaş gelişmelere ayak uydurmak için adeta bir eğitim görevi taşımaktadır HBV Dergâhı. Dogmatik yaklaşımdan uzak ve hurafelerin peşinde koşmayan insanın günlük yaşamında bilim ve aklın ön plana çıkarıldığı bir mekandır HBV Dergâhı.

13 yüzyılda itibaren akıl ve bilimi İlke edinmiş HBV Dergahı Alevilerin Semah döndüğü, Cem oldukları ve muhabbet ettikleri eğitim, dayanışma sosyal ve toplumcu paylaşımın eşitlikçi bir öğretinin kültürlere taşındığı bir mekan olmuştur HBV Dergahı. Osmanlı’nın medreselerde din ağırlıklı eğitim politikalarına karşı HBV Dergâhı aydınlanmayı bilimi ve sosyalleşmeyi ön plana çıkaran ve Aleviler için kutsallık atfedilin bir mekandır. Orayla ilgili tek söz sahibi olması gerekenler yalnızca ve yalnızca Aleviler olduğunu herkesin bilmesi gerektiğinin zamanıdır. Nasıl ki devletin resmi ve hakim inancı Sunniliğin-İslamın- ibadet yerlerine kimse müdahale etme hakını kendinde görmüyorsa Alevilerinde ibadet yerlerine de aynı yaklaşımı bekleriz.

II Mahmut 1826’da HBV Dergâhını işgal edip yüzlerce Bektaşi öldürüp ve geriye kalanları Sürgün ederek Alevi-Bektaşi inancına bir kez daha darbe indirmiştir. Ve HBV dergâhını işgal edip Nakşibendi medresesine dönüştürmüştür. Bugün HBV dergahını bir Nakşibendi dergahı gibi gösterme uğraşı içinde olanları da biliyoruz.

Cumhuriyetin kurulmasından hemen sonra 1925 yılında tekke ve zaviyelerin kapatılması kanunu ile asıl amaçlanan Alevi dergahları ve Alevilerin ibadet yerlerini kapatmaktı.

Diyanet; Cumhuriyetçi kadrolarının en köklü ve en dokunulmaz kurumudur. Bugün cumhuriyet savunucuları ve sistemin koruyucu kadroları, partiler vs Diyanet’in varlığının başka inançlar üzerinde bir baskı ve tahakküm aracı olduğunu söyleyebiliyorlarmı acaba. Eğer söyleyemiyorlarsa demektir ki; bu devlet tüm varlığıyla, kurucu kadrolarıyla Sünni olmayanlara karşı birlikte hareket etmeyi ve farklı inançları yok etmeyi kendilerine bir görev saymaktalar. İşte bundan dolayıdır ki Alevilerin devlete karşı ciddi bir örgütlülük içerisinde olması gerekir. Bu yetmez kendi müttefiklerini ve dayanışmacı güçlerini çok iyi bir biçimde tespit ederek onlarla ortak hareket etmenin yollarını aramak zorundalar. Aksi takdirde yarın kendilerine dönüldüğü zaman iş işten çoktan geçmiş olacaktır. Ne tutulacak bir el, nede sığınılacak bir yer bulunamıyabilir. Alevi tarihi bu tür olaylarla (kırım ve katliamlarla) doludur. Eğer bir daha böyle kırım ve katliamlarla karşılaşmak istemiyorsak, Alevilerin geleceğini sağlam temeller üzerine oturtmak için elimizden gelen her şeyi yapmak zorundayız.

Bugün bir takım yetersizlikleride olsa, Alevi örgütlülüğü önemli bir aşama kayd etmiştir. Bunu dahada ileri taşımak hem gerekli hemde zorunludur. Alevileri kendi içinde bölmek, parçalamak ve birbiriyle uğraştırmak için devlet ve onun resmi inancı sünnilik elinden geleni ardına koymuyor. Diyanet üzerinde örgütlediği yeşil pasaportlu dedelerle Alevileri kendi içinde parçalamaya ve kaleyi içeriden fethetmek gibi bir anlayışla hareket içindeler.

Bu tür saldırı ve yıkım faliyetleri karşısında Alevi örgütlerinin birtakım eksikleri, zaafları olduğu bir gerçek. Ama bu durum, Alevilerin geçmişte karşılaştıkları saldırılar karşısında ki gibi, bugün pasif ve edilgen bir tutum sergileyecekleri anlamına gelmez. Alevilerin birincil sorunu kendi örgütlülüğünü sağlama almak ve korumak olmalıdır. Bugün Avusturyada olduğu gibi, Alevilerin kendi içinde bir takım sunni sorunlarla boğuşturmayı: İslamın içi dışı ve Şia ile ilişkilendirerek daha  kolay sunnileştirme stratejisi güdülerek kendi gerçekliğinden uzaklaştırmaya, zayıf düşürmeye çalışanlara karşı uyanık olmak zorundalar. Gençlerini bu temelde eğitip örgütlemek yerine biri biri ile uğraşmayı marifet sanan ve Aleviliği kendi içinde bölüp parçalamak çeşitli tarikat şeyhlerinin propagandasını ön plana çıkararak Tıpkı Osmanlı’da olduğu gibi II Mahmut döneminde nasıl ki Nakşibendiliğin Aleviliği üzerinde hakim kılma uğraşı içine girildiyse, bugün aynı oyunlarla Aleviliği kendi mecrasında çıkarmaya çalışan birtakım unsurlar renk vermeden çalışmalarına başlamış durumdalar. Alevilerin bu konuda uyanık olmaları kaçınılmazdır. İnancın, kendi içindeki kurtlardan kurtulması gerekir. İnanç gövdesini sarmaya çalışan bu kurt misali düşkünler, inancı zayıf düşürdüklerinde geç kalmışlığın ızdırabı içinde kıvrılmanın bir çare olmadığını anlamış olsakta bir getirisi olmıyacaktır.
Alevilik kendine özgü bağımsız insan hak ve özgürlükleri esas alan Mazlum’dan yana zalime karşı duran yeryüzünün en gerçekçi inanç biçimidir. Bu inancı kimsenin kirletmesine müsaade etmemeliyiz. İster sağdan, ister soldan nereden gelirse gelsin Alevilik kendi örgütünü yaratmalı ve kendi inancı doğrultusunda sisteme karşı örgütlenmesi gerekiyorsa kendi örgütlüğünü kendisi yaratmalı.

1934 yılında- HBV dergahı içine cami yapanlar Alevi karşıtlıklarını tescillemişlerdir. Cumhuriyet diyanet eliyle, Sünni bir Hacı Bektaşi Veli figürü ve dergâhı medreseye dönüştürme çabası içinde olmuştur. Bu zihniyet bugün hala kendisini dayatmaktadır.

Hacı Bektaşi Veli’nin insan merkeze koyan felsefi, düşüncesi, devletin ve Sünni İslam’ın dar, gerici ve çağdışı anlayışı içinde hapsedilerek, Türk İslam Sentezi içinde eriterek yok etmek ve dönüştürülmek isteniyor.

Alevili inancını, kendi gerici, çağdışı inancı içinde yok etmek için her tür entrika ve oyunlara geçmişte olduğu gibi bugünde devam etmekteler. Hemde devşirme, çatma bir takım dedeler üzerinde bunu yapmaktalar. Yani Alevilerin içindeki hızır paşalar üzerinde amaçlarına ulaşmaya çalışmak istiyorlar.

Dünyanın hiçbir yerinde insanlar kendi ibadet yerlerinde ibadet etmeleri için devletten izin aldıkları ya da izin almaları gerektiği biçiminde bir durumla karşılanmamıştır. Ama bu ülkede -Türkiye’de- Alevilerin HBV Dergâhında ibadet etmek istemeleri izne tabi tutulmuştur. Alevilik bu ülkede tüm kurum ve kuruluşlarıyla işgal altındadır.

4 Temmuz’da Alevilerin HBV Dergâhında karşılaştıkları durum tamda budur. Cem olup, deyişler eşliğinde semah dönmek Alevilere yasak. “Burası müzedir, bakanlıktan izin almadan burada cem yapamazsınız” diyebiliyorlar. II Mahmudun 1826’da başlattığı işgal bugün hala yürürlükte demeki!.

Alevilerin kendi ibadethanelerinde ibadet etmelerinin izine tabi tutmak bir hak ihlalidir. Anlaşılıyor ki Alevilik bu ülkede halen yasaklı ve istenmeyen bir inanç. O çatma ve diyanetten icazetili dedelere ve bu konuda onlara önderlik yapan İzzettin Doğan efendinin Alevi asimilasyonuna yaptıkları katkı bu olsa gerek. Aleviliği sunni İslamın içinde eritip yok etmek. Merek ediyorum, işgal altındaki HBV Dergâhı içinde yaptıkları camide, işgalcilerin namaz kılmaları için devleten iznmi gerekiyor?

Bu ülkede insani tüm değerler: vicdan, ahlaki, adalet ve hukuk yerlerde sürünüyor. Bu konuda mevcut iktidardan bir beklentim yok şahsen. Ama toplumsa bir baş kaldırıyla bu tür yozlaşmalara son verilmesi beklentim hep var olmuştur.

19-Temuz-2019

Continue Reading

Forum

Alevilik ve Pirlik

AleviNet

Published

on

Cihan EREN

Pir Alevi inancının yol rehberidir. İnancın bilgesi yani Zana’sıdır. Zana, Kürtçede ‘bilen, bilgili’ anlamlarına gelmektedir. Bunun içindir ki İngilizcedeki ‘Science’ bilim kavramı da Zana’dan türetilmiştir. Aleviler özü itibarıyla Zana’ların yolunda gidenler, onları takip edenler olmaktadır. Bu nedenledir ki ‘destur ya pir’ denilerek ibadete başlanır, ‘Pir’in desturu ile- Bi Desturê Pîr’ denilerek yol yürünür.

Yol ilkesinin böyle olduğunu Hak inancına karşı olanların saldırı ve hakaretlerinde de görüyoruz. Örneğin Sasaniler zamanında iktidar ve egemenlere karşı başkaldıran rehberleri Mazdek olan inançlılar, Zındık denilerek kötülenmiş. Zındık’ı İslam ve kapitalist dönemdeki egemenler de aynı anlama gelmek üzere Aleviler için kullanmış.

Zındık Kürtçedeki Zana’nın daha evvelki telaffuz biçimlerinden Zenadık’tan gelen bir adlandırmadır. Yani Zana, Zenadık ve Zındık aynı kavramlardır. Ancak Zındık topluma ‘inançsız, kötülük yapan, tanrıya karşı gelen vb…’ algısıyla verilmiştir.

Pir doğal Zana’dır. Sözlü geleneğin ‘konuşan Mıshafı’dır.’ İnanç dünyasının kanunları ile düşündüğümüzde kitap denilen şeyin ile de yazılmış eser olması gerekmiyor. Kaldı ki İbrahimi dinin kitapları bile peygamberlerinden çok sonraları yazılmış; Tevrat ve İncil peygamberlerinden yüzlerce yıl, Kur’an ise onlarca yıl sonra ancak yazıla bilinmiş. Pir aynı zamanda ‘Pîl’ yani büyük ve uludur. Çünkü O, hafıza taşıyan kitaptır. Pir böyle olmak zorundadır. Dikkat edilirse Alevi süreklerinin adlarına yemin ettiği, adlarını dualarında andıkları evveldekiler ya Hallac, Nesimi, Sohrewerdî gibi ermiş büyük filozof ya da Eba Müslüm, Baba İshak, Pir Sultan gibi feda olmuş hakikat savaşçılarıdır. Pir bildikleri uğruna Hallac gibi Nesimi gibi derisi yüzülmeyi göze alacak kadar inançlıdır. Sohrewerdî gibi ışık saçan bilge olup katledildikten sonra nuru artandır. Özcesi Pir’in bilen birinden farkı, bildiklerine inanması, inanarak yaşaması ve gerektiğinde inandıkları için savaşmasıdır.

Aslında her inanç, inanmamızı istediği değerleriyle bir yoldur. Bir inanca girmek aynı zamanda bir yola girmektir. Her inanç gibi Alevilikte de yolda bir rehberin peşinde gitmek, mürşit olanı takip etmek esastır. Hiç bir Yol rehbersiz yürünmez. Bu Alevilik gibi devlet dışı toplum inancıysa çok daha fazla geçerli bir kuraldır. İnanç Yol, talip ise Yol’un yolcusudur. Yürüyenleri oldukça, Yol her zaman sağlam ve sonu gelmez oluyor. Yani inançlarda Yol yolcuyu, yolcu da Yol’un durumunu belirliyor. Bu Yol’da ‘yolcular’ her daim Rehberlerine bakıyor. Bu diyalektik de tüm inançlarda çoğu zaman rehber ile Yol’u bir yapabiliyor. Hal bu olunca da inanca bakıp rehberleri, rehberlere bakıp inancı anlamak mümkün olabiliyor.

Bu kopmaz bağ üzerinden Aleviliğin de Alevilerin de günümüzdeki en ciddi sorunlarının başında ‘Pirlik Makamı’ sorunu geldiğini, Alevi inancının en temel sorunu olarak bunu görmek gerektiğini belirtmek yanlış olmayacaktır. Yazımızın ilk paragraflarında Pirlik Makamından ne anlamak gerekir sorusuna cevap olabilecek cümleleri bu nedenle belirtme gereği duyduk. Bu pencereden bakınca ilk paragraflarda hatırlatmaya çalıştığımız hususların aynı zamanda Yol rehberlerinin tarifi, tanımı, ölçüsü için ‘terazi’ olduğu da kendiliğinden anlaşılmış olur.

Pir yoksa Yol nasıl yürünecek?

Dolayısıyla günümüz sorunlarını dikkate alarak Alevilere bakarsak şunu çok rahat belirtebiliriz; Genel olmasa da Ocakzade Pirlerin çoğunda temsil ettikleri makama inanmama olduğu görülüyor. Yine son yıllarda Alevi ritüellerinin manevi yaptırım gücünü yitirmesini de buna bağlamak gerekiyor. Çünkü inanmayan talipten inanmasını isteyemez. İnanmayana talip de Rızalık veremez. Gerçekten de Rızalık-Helallik desturu ve düşkünlük yasası, hakikatiyle işletilse Alevilerin Cem olmalarının çok zor olacağını belirtebiliriz. O zaman şu soru sorulmak durumundadır; Pir yoksa Yol nasıl yürünecek? Alevilerin inanç meselesinde işe buradan başlamaları, tamda sorgu-sual desturları gereği olmaktadır.

Günümüz dünyasında Alevi kelamında dile gelmiş hakikatte göre Pir olmak dünyanın en zor şeyini başarmak olduğuna şüphe yoktur. Aslında bu kanun tüm inançlar için böyledir. İnançların özünde dile gelmiş hak ve hakikat ile meselelere bakarsak inanç temsilcisi olmak gerçekten gerçekleşmesi zor bir kişilik düzeyi gerektiriyor. Günümüzün paracı, maddiyatçı ve çıkar dünyasında ‘bir lokma bir hırka’ ile yaşamak mucizevi ve keramet sahibi olmayı gerektiriyor dersek bir doğruyu hatırlatmış oluruz.

Alevi Pirlerinden bazıları hakikat ile arasındaki mesafe yerine kimi Alevi değerlerini yanlış yöntemle sorgularken aslında belirttiğimiz sorunu ifşa ediyor. Ne kadar Alevi olduğunu, hakikati ne kadar yaşadığını, özcesi kamil insan Yol’una yönelip yönelmediğini değil de ‘şu neden var, bu da nereden çıktı, bu bizde yoktu vb…’ türündeki söylemlerle farkında olmadan mevcuduna don biçmeye çalışıyor. ‘Çocuktan’ ve ‘kuştan’ öğren diyen Yol’a rağmen ‘ben her şeyi bilirim’ demek, ‘hakikat birdir’ diyen ilkeye rağmen parçalayıcı olmak çok derin inanç sorunları yaşanıyor demektir. Ciddi inançsal, toplumsal ve siyasal sorunlarla yüz yüze getirilmiş bir topluluğu sorguya yöneltmek yerine sanki her şeyi ile doğruluk sorunsuz yaşanıyormuş gibi bakmak yaşanan sorunun başka biçimdeki tezahürü oluyor. Özellikle de güncel siyasi gelişmelerin ve kimi güçlerin etkisinde kalarak ‘cahilce’ değerlerini sorgulamak ve anlamsızlaştırmaya çalışmak Aleviliğe en tehlikeli yaklaşımlardan biri olarak yaşanıyor.

Unutmamalıyız ki, inanmanın ve inanç dilinin hakikatini, toplum-ahlak ve inanç ilişkisindeki diyalektiği bilmeden inançta anlama kavuşturulmuş değerleri ele almaya kalkışmak çok ciddi sorunları beraberinde getirir. Örneğin bilimsel bir ilkeden duyulan kuşku ile inanç ilkesine duyulan kuşku aynı kelime ve kavramlarla hatta aynı tonda dile gelirse buhran çıkar. Akıl ile duygu karışır. Alevilerde bazı Pirler ve kimi aydın ve entelektüeller bu yöntem yanlışına düşebiliyor. Bu yanlış da inanç kimliğinde yitimi, toplumsal kimlikte erozyonu ve savrulmaya yol açıyor. Parçalanma da cabası oluyor.

Bir Pirden duyduğum şudur, Pirler tartışır konuşur ama hep bir sır da olur, sorgular ama inançlı olur. En nihayetinde birlikte Pir olunur.

Continue Reading

Forum

“YOLUN SONU GÖRÜNÜYOR!”

AleviNet

Published

on

ALİ ERDOĞAN

Merhum yazar Sebahattin Ali’nin bir eserinden esinlenerek “SIRÇA KÖŞK ÇATIRDIYOR” başlıklı bir yazı yazmıştım. O yazımla ilgili olumlu ve olumsuz görüş iletildi bana. Tüm okurlarıma şükranlarımı sunuyorum. Her zaman onların görüşlerine ihtiyacım var.

Tespitimde yanılmadığımı sanıyorum. Bir yapının yıkılması için önce, çatırdıyor dediğimiz bina bir ses çıkarır; sonra yer yer bina yarılır. Sonunda binanın yerinde sadece molozlar kalır. Molozu görenler: “eskiden burada şahane bir bina vardı” derler.

Yüz yıllar önce halkın dile getirdiği bir söz vardı: “Sultan Süleyman’a kalmayan dünya” derlerdi. Bu söz: Bir Padişah’ın, yenilmez görünen, ülkeleri yöneten liderlerin yaşantısını ve sonuncunu özetler.

İstanbul’da bir seçim yapıldı. İmamoğlu seçimi 13 bin oy fak ile seçimi kazandı. Tek adamın lider olduğu partinin adayı seçimi kazanamadı. Sünni gerekçeler yaratılarak, İstanbul halkın iradesi yok sayıldı. Seçim yenilendi. İstanbul halkı kendi iradelerini tanımayan lidere büyük bir ders vererek 800 000 oy farkıyla tekrar İmamoğlu’nu tercih etti

İktidardaki partiler, bu seçime ülkenin beka sorunu olarak baktılar. Propagandalarını bunun üzerine kurmuşlardı. İmamoğlu seçimi kazandı. Ülke bekasına bir şey olmadı. Her şey yerli yerinde duruyor.

Şunu bilelim ki, halkın iradesi üzerinden hiç bir kuvvetin uzun süre etki yapamayacağı bir kez daha ispatlandı.

Yabancı basın, İstanbul seçimine çok önem veriyorlardı. New York Times: “Erdoğan ağır bir yenilgi aldı”, Alman Die Welt ise, “Erdoğan dönemi sona eriyor” başlığını atmıştı. AKP de kazanlar kaynıyor. Eski Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ile yıpranmamış Maliye bakanı Ali Babacan’la kuracakları yeni parti, AKP’nin sonunu getirecektir. Bu nedenle yolun sonu görünüyor dedik.

Bu seçimde önemli iki faktör, Adayı başarıya götürdü:

BİR: Başta İmamoğlu’nun gösterdiği performans. Alevi felsefesinin mihenk taşı olan “İnsanı” ön plana aldı. Türkü, Kürdü, Çerkez’i, Laz’ı , Kadını, erkeği ve çocukları ayırım yapmaksızın insanı insan olarak içtenlikle kucaklaştı ve kucaklaşacağının güvencesini verdi. Teşbihte hata olmaz misali: bir tokat yiyince öbür yüzünü çevirdi, İmamoğlu. İnsanlara inşaca yanıtlar verdi. Ülkede yeni bir siyasetin yolunu açtı. “İNSANİ SİYASET”. Bu tanım benim değildir. Yazar Ahmet Tulgar’ın, 25 Haziran 2019 tarihli Yeni Yaşam gazetesinde yazdığı “Demirtaş Faktörü ve 3 Fragman başlıklı yazısından aldım. Beni hoş görür umarım.

İKİ: Sağ duyu ile düşünülürse, İstanbul belediye seçiminde siyasal aktör olarak, ülkenin bütünün kaderi üzerinde belirleyici hale geldiği, “Kör Sultan bile görmüştür ki: Türkiye’nin demokrasileşmesı için Türklerin sahip olduğu hakların Kürtlere de verilmesi gerektiğinin bilinen bir gerçek. Buda ancak, Selahattin Demirtaş’ın ve İmamoğlu’nun uyguladığı “İnsani bir siyasetle Türkiye’de yaşam bulur. Bunun yolu: Türkiye’de yaşayan tüm emekçilerin, aydınların, barıştan yana olanların ve ülkede kan dökülmesinden yana olmayanların birlikte demokratik bir ortam yaratarak verilecek bir mücadele ile gerçekleşeceği bilinen bir durumdur.

Düşlerimizin yaşam bulması umuduyla kalın sağlıcakla…

Continue Reading
Advertisement

HAFTANIN EN ÇOK OKUNANLARI