Connect with us

.

Mehmet Kabadayı

Çorum’da saldırı hazırlığı, katliam ve direnişin kronolojisi

MEHMET KABADAYI

Published

on

Türkiye’de Alevilere yönelik katliamlarla ilgili yazılar yazarken ve konuşurken, bu katliamların kimler tarafından ve nasıl gerçekleştirildiğinin ve hangi amaca ulaşmak için yapıldığının üzerinde önemle durulması gerekmektedir. Çorum katliamı da, aynı Maraş katliamı gibi Alevilerin ve Alevi inancının baskı altına alınması, devletin egemen “Sünni-Hanefi” (Türk-İslam sentezi) ideolojisine tâbi kılınması ve tarihler boyunca her zaman zulme karşı duran Alevilerin dönemin toplumsal muhalefetiyle bir araya gelmesinin engellenmesi amacıyla yapılmıştır.

ÇORUM’DA ALEVİLERE VE SOLCULARA SALDIRI İÇİN HAZIRLIK PLANLARI YAPILIYOR

Çorum’da Alevilere ve Devrimci güçlere karşı saldırı hazırlığı Ocak 1980’de başlatılır. Paramiliter güçler, ‘Sünnilerin ve Sağcıların’ yoğunlukla yaşadığı semtlerde “Alevileri ve Solu” hedef gösteren değişik bildiriler dağıtırlar. Bu bildirilerdeki amaç; “Türkçü ve İslamcı” güçleri harekete geçirerek Alevilere, Solculara ve Demokratlara karşı saldırıya hazırlamak!

1980 yılının başlarında askeri istihbaratçılar da Çorum’a sık sık gelmeye başlarlar. Çorum’da iş adamı, esnaf, sendikacı, siyasi parti yöneticisi ve köylerde ikamet eden bazı şahıslarla görüşürler. Askeri istihbaratçılar Çorum’a sık sık gelirken, yabancı  ‘ajanlar’ da Çorum’da ve çevre illerde dolaşmaya başlar. Amerikan Konsolosluğu ikinci kâtibi Robert Alexander Peck, (29 Şubat 1980) Çorum’da devlet yetkililerinin (Vali) yanı sıra o dönemin AP, CHP ve MHP İl Başkanı ve İl Yöneticileriyle görüşmeler yapar. Aynı zamanda CHP’li Belediye Başkanı Turhan Kılıçoğlu’yla da görüşmeler yapar ve Çorum’dan sonra Amasya ve Tokat’a gider.

GÖREVDEN ALAMALAR YAPILIYOR

Katliam tarihine yaklaşılırken (07.03.1980) Çorum Emniyet Müdürü Hasan UYAR görevinden alınıp, yerine Tunceli (Dersim) de birçok olaya adı karışan Nail BOZKURT atanır. Milli Eğitim Müdürlüğü’ne de MHP’nin militanı olarak tanınan Fethi KATAR Getirilir. Ve yine sağ görüşlü ve tarafgir (AP iktidarında İçişleri Bakanlığı yapmış Faruk SUKAN’ın bacanağı) Rafet ÜÇELLİ’de Çorum Valiliğine atanır. Bu atamalar sonrası, MHP’lilere yaygın bir şekilde silah ruhsatı verilmeye başlanır.

Bütün bunların yanında, demokrat olarak bilinen 40’a yakın polis memurunun da bir emirle başka illere atanması yapılır. Birçok demokrat okul yöneticisi ve öğretmenin, memurun sürgünü ve yer değişimi yapılır. Katliam sırasında saldırı üssü olarak kullanılan SSK Hastanesine ve Çorum Belediyesi de dâhil birçok kuruma MHP’li kadrolar yerleştirilir.

Çorum’da Katliamın alt yapısını oluşturmak için 19 Mayıs  “Gençlik ve Spor Bayramını” kutlama hazırlıkları sırasında, Bayram töreninde kızların kıyafetlerine çeşitli bahaneler uydurarak halkı kışkırtmak ve tahrik edip galeyana getirmek amacıyla bir bildiri hazırlarlar.

DAĞITILAN BİRİNCİ BİLDİRİ

Kızların tören kıyafetleri gerekçe gösterilerek hazırlanıp dağıtılan bildiri: “Müslüman namusuna sahip çık. 19 Mayıs gösterileri adı altında yine namus bacılarımızın iffet ve hayâsına kahpece ve haince saldıracak bir gün geliyor. Yüreklerimizi parçalıyor, içimize kan akıtılıyor. Namazını kıl, orucunu tut yeter; karışan mı var diyen gafil Müslüman sen de düşün… Düşün ki, haddini bilmeyenlere bildirelim hadlerini. Şu Hadis-i Şerifi asla unutma, haksızlık karşısında susan, dilsiz şeytandır. Ne mutlu canı ile kanı ile malı ile Cihad edenlere. İslamcı Gençlik.”

Bu bildiri örneğinde olduğu gibi egemenler, yani iktidar sahipleri dini ve ırkçılığı devamlı bir ideolojik argüman (kanıt) olarak halkı yönlendirmek için kullandılar. Ve dinle aldattıkları halkları Dersim’de, Maraş’ta, Sivas’ta-1, Sivas-2 örneğinde olduğu gibi Çorum’da da Alevilerin üzerine saldılar.

GÜN SAZAK’IN ANKARA’DA VURULMASIYLA BİRLİKTE ÇORUM’DA SALDIRILAR BAŞLATILIR

Cihad bildirisinden 8-9 gün sonra MHP’nin Genel Başkan Yardımcısı Gün SAZAK (1. MC hükümetinde Gümrük ve Tekel Bakanlığı yapmıştır.) 27 Mayıs 1980 günü kimliği belirsiz kişilerce Ankara’da vurularak öldürüldü. Bu cinayet gerekçe edilerek Çorum’da da gerginlik tırmandırılır. 28 Mayıs’ta Gün SAZAK’ın cenaze töreni yapılır. 29 Mayıs’ta Çorum’a yığılmış faşistlerce “Sazaklar ölmez”, “Kanımız aksa da zafer İslam’ın”, “Kana kan intikam” ve “ya kan kusturacağız, Ya tam susturacağız” naralarıyla saldırı başlatılır.

Saldırganlar Solculara ve Alevilere ait işyerlerini yağmalayıp talan ederler. Bu saldırılarda bir kişi hayatını kaybeder ve birçok kişi de yaralanır. Çorum’u bağlanan yollar; Çorum-Ortaköy, Çorum-Osmancık, Çorum-İskilip yolları, faşistler tarafından barikatlar kurularak kapatılır. 29 Mayıs gecesinden başlayarak, 30 Mayıs sabahına kadar  “şehrin Osmancık çıkışında bulunan Sarılık Köprüsü ve Çiftlik Pınarı mevkilerinde Aleviler maskeli kişilerin saldırısına uğrar.

SAVUNMA BARİKATLARI KURULMAYA BAŞLANIR

Artık saldırılara karşı Halk Komitelerinin ve Barikat kurulmasının zamanı gelmiştir. Halka açık yapılan bir toplantıda halkla birlikte barikatların kurulmasına karar verilir. Sayıları on binin üzerindeki halk kitlesiyle birlikte (kadın-erkek-genç-çocuk-ihtiyar) Milönü’nde başlayarak barikatlama çalışmasına başlanır. Ve hemen Yetiştirme Yurdu’nun önüne barikat kurulur. Bu barikat Samsun Yolu barikatıdır, kurulan barikatların en büyüğüdür.  İkinci en büyük barikat, Kız Sanat Lisesi’nin önüne yani polis karakolunun biraz gerisindeki TÖB-DER binasının ön tarafına kurulan barikattır. Gece saat 21.00 sıralarında 19 AN 709 plakalı ve kırmızı renkli Renault marka bir araçtan barikat kuranların üzerine ateş açılır.

Bu barikatla Samsun Yolu’nu tümüyle kapatılır ve savunma güçleri üstünlüğü ele geçirir. Hiç ara vermeden, durmaksın, eski Ekin Yolu’na, Emek Caddesine-Köpeklibağlar’a doğru uzanan barikatlar da kurulur. Ayrıca mahalle aralarında halkın kendi çabalarıyla komitelerin inisiyatifinde kurduğu küçük barikatlar da vardır. Karşıyaka, Köpeklibağlar, Etievleri, Terlemezevler, Kale mahallesi, Gazipaşa, Nadık, Şenyurt, Milönü’nün göbeği, bütün bu mahalleler savunma komiteleri tarafından kontrol altına alınır. 29 Mayıs Faşist güruhu durdurmak için, bedenlerini siper eden devrimcilerin savunma barikatlarını kurduğu ve direniş ateşini yaktığı ilk gündür…

Saldırıya uğrayan halk kendi içinde tam bir dayanışma ve birliktelik örneği sergileyerek sokakları terk etmez. Halk direnişte, sonuna kadar Devrimcilerle omuz omuzadır. Halk tam anlamıyla ayaktadır ve deyim yerindeyse sokaklar komün havasına bürünür. Fırınlar halka bedava ekmek dağıtır. Esnaf ve Halk Devrimcilerin ihtiyaçlarını karşılar. Yaşlı-genç kadınlar, barikat nöbetçilerine yiyecek, su ve ayran taşır. 30 Mayıs günü sabahtan gece yarılarına kadar direnen Devrimciler tüm yorgunluklarına rağmen barikatlarda dimdik ayaktadırlar.

GÜVENLİK GÜÇLERİ BARİKATLARIN KALDIRILMASINI İSTER

Çorum’da faşist saldırılara karşı Anti-faşist direnişin başlamasıyla birlikte, Yozgat Jandarma Komando Taburu’ndan bir bölük, bir binbaşı komutasında Çorum’a sevk edilir. Binbaşı, yanında bir asteğmen bir astsubay ve askerleriyle birlikte barikatların bulunduğu bölgeye gider. Binbaşı barikata iki metre kadar yaklaşarak Devrimcileri tehdit edici bir şekilde uyarak, barikatların hemen kaldırılmasını ister. Barikatın arkasındakiler ise; “bizler barikatları savunma amacıyla kurduk, gördüğünüz gibi saldıranlar sivil faşistler, barikatları kaldırırsak yeni bir Maraş katliamı yaşanır” diyerek cevap verirler.

Samsun Karayolu üzerindeki barikat asker kuşatması altına alınır. Askerlerin başında Jandarma Yarbay Vural Güride vardır. Yarbay Güride’nin elinde Telsiz, Telsiz’in öbür ucunda Vali Rafet ÜÇELLİ vardır. Vali Rafet Üçelli barikatın kaldırılması için Jandarma Komutanı Yarbay Vural Güride’ye emir verir.

Vali ve Jandarma Yarbay arasında geçen konuşma şöyledir: Vali: “Lütfen Ankara-Samsun Kara yolu trafiğe açılsın.” Yarbay Güride: “Sayın Valim yolu açmak için silah kullanmak zorunda kalacağız. Kan akar, bu da olayları tırmandırır.” Vali: “Her şeye karşın yol trafiğe açılmalıdır.” Yarbay Güride: “Kan dökülür, ben açamam sayın valim. Buyurun siz açın.” Halk, her türlü baskıya rağmen barikatları kaldırmaz, toplu halde direnişe devam eder.

İÇİŞLERİ BAKANI VEKİLİ ORHAN EREN VE ORGENERAL SEDAT CELASUN ÇORUM’DA

Faşist güçler ilk saldırıda, yenilgiye uğrayıp Maraş katliamına benzer bir sonuç alamayınca ikinci kez Haziran ayı ortasında tekrar saldırıya geçer. Faşist saldırılar şiddetli bir şekilde artarak devam ederken, İçişleri Bakanı Vekili Orhan Eren, Jandarma Genel Komutanı Orgeneral Sedat Celasun’la birlikte Çorum’a gelirler. Çorum’da teşkilatı bulunan siyasi parti il yöneticileri, Çorum milletvekillerinin katılımıyla bir değerlendirme toplantısı düzenlenir

Vali Rafet Üçelli’nin sunumu üzerine,  Jandarma Genel Komutanı Sedat Celasun: “Biz gerekli yerlerden emir aldık. Milönü’ne tanklarla girip olaylara son vereceğiz” Celasun’un burada olaylar dediği şey halkın devrimcilerle birlikte kurduğu barikatlardır. Celasun’un derdi saldırıları durdurmak değildir, onun derdi barikatları kaldırmaktır. Sedat Celasun gibi düşünenlerin derdi, direnişçileri Alevilerin yoğun şekilde yaşadıkları Mahallelere hapsetmek. Geri kalan mahalleleri de korumasız bırakmak!

Dönemin Başbakanı Süleyman Demirel, saldırıları “Mezhap çatışması” olarak niteleyerek; Çorum’da faşist güçlerin etkilerini artırmasına katkı sunar. Diğer taraftan CHP’de sıkıyönetim çağrısı yaparak faşist güçlere cesaret verir. Mayıs’ın 28’inden 31’ine kadar dört gün boyunca karşılıklı çatışmalar sürer. Bu arada Alevilere ve Solculara ait bazı ev ve iş yerleri yakılıp tahrip edilir. Birçok kişi yaralanır ve öldürülür. Demokrat ve Sol görüşlü Çorum Gazetesi tüm olup bitenleri yerinde incelemekte, haber yapmaktadır.

2 Haziran’da Çorum Valisi Rafet Üçelli ve Emniyet Müdürü Nail Bozkurt görevden alınırlar. Ardından Yüksel Çavuşoğlu Çorum Valiliğine, Erdem Yurtsever’de İl Emniyet Müdürlüğüne atanırlar. 12 Eylül 1980 faşist darbe sonrası birçok insan görevden alınırken, bu Vali, İl Emniyet Müdürü ve CHP’li Çorum Belediye Başkanı Turan Kılıçoğlu makamlarını korumuşlardı. Acaba neden?

Haziran 1980’de, III. Ecevit Hükümetinin (Ocak 1978-Ekim 1979) 7 Mart 1978 tarihinde Genelkurmay Başkanlığı’na atadığı Kenan Evren, Demirel Hükümetinin (Kasım 1979-Eylül 1980) görev yaptığı dönemde, “Müesses Nizam” gereği çok gizli bir “baş emir dokümanı” yayınladı. Bu baş emir’in konusu ise “iç tehdit’tir.” Bu dokümana göre Aleviler “iç tehdit Unsuru”dur.

“İç tehdit unsuru” olarak görülen Alevilere saldırıyı başlatan; “Genelkurmay Harekât Başkanlığı, İstihbarat Başkanlığı ve Özel Harp Dairesidir.” 2 Haziran 1980 tarihinde hava karardıktan sonra kent merkezinde faşistler, makineli tüfek desteğinde büyük bir saldırı başlatırlar. 3 Haziran sabahına kadar karşılıklı çatışmalar devam eder.

Faşistler Çorum’da Mayıs ayı sonundaki saldırıda başarılı olamayınca, Haziran ayının ilk haftasında ikinci kez saldırı girişiminde bulunur. Milönü’ndeki barikatı aşan 19 AN 709 plakalı, kırmızı renkli Reno marka bir otomobil semti silahla boydan boya tarar, yaralananlar olur. Mahalleyi silahla tarayan otomobilin plakasının bir traktöre ait olduğu tespit edilir.

5 Haziran günü “Gazi Caddesine açılan sokakların ağzına da barikatlar kurulur. Aynı günde çatışmalar sürer. 6 Haziran’da, Alevilere ait Araba, Ev, İş yeri ve Fabrika gibi ne varsa yakılıp yıkılır. Halk direniş güçleriyle birlikte bu saldırıları etkisiz hale getirmeye çalışır. 7 Haziran günü  “Merkeze bağlı 211 Köyün 57’sinin giriş ve çıkışlarına barikatlar kurulur.

Çorum dışında da direnişçilerle dayanışmak için Devrimci gençler gelir. Haziran ayının sonlarına kadar yer yer karşılıklı çatışmalar yaşanır.  Daha önceleri Çorum’da var olmayan, fakat saldırılar sırasında türeyen küçük (sol) gruplar ortaya çıkar. Devlet görevlileri ve kimi ‘sol görünümlü’ şahıslar, Milönü Mahallesinde oturan “Sünni vatandaşların” evlerinin kapılarına tehdit pusulaları koyarak, göçe zorlama-ayırma girişiminde bulunurlar.

KATLİAM, KUNDAKLAMA VE YAĞMALAMA YAPILIYOR

23 Haziran’da gece saat 4.30 sıralarında Osmancık Caddesinde Ali Okan’a ait elektrik malzemesi satışı yapılan dükkâna patlayıcı atılır, dükkânda büyük hasar meydana gelir. Yine aynı Cadde üzerinde bulunan bir başka kişiye ait olan dükkânda öğle saatlerinde yağmalanır. 24 Haziran’da Eski Ekin Köyü sınırları içinde, Buğday tarlalarında işkence edilerek, kurşunla delik-deşik edilmiş iki gencin cesedi bulunur. Yine aynı gün Bayat’ın Gökboğaz mevkiinde bir gencin daha cesedi bulunur.

26 Haziran’da faşistlerce kaçırılan SSK Memurlarından Sol görüşlü Necati Göktaş’ın cesedi, Elvançelebi Köyü yakınlarında bir su kanalında bulunur. Çorum’da faşistler saldırılarına devam etmektedir. 28 Haziran’da saat 19.00 sıralarında Şenyurt Mahallesinde Murat marka bir arabadan ateş açılır, açılan ateş sunucu bir kız çocuğu yaralanır.

FAŞİSTLER BİLDİRİ DAĞITIYORLAR

30 Haziran’da faşistler tarafından dağıtılan bildirilerde cihat çağrısı yapılır. Alevilerin yoğun olduğu semtlere saldırılar yapılır. Çorum ve İlçelerinde Kontrgerillanın sivil uzantısı olan “Ülkücü Gençlik”; Halkı, Sosyalistlere, Alevilere ve Demokratlara karşı savaşa çağıran bir bildiriyi dağıtırlar.

İskilip’te dağıtılan bildiri aynen şöyledir: “Büyük Türk Milleti, Aziz İskilipliler! Son bağımsız Türk Devleti üzerinde oynana hain oyunları, komploları, planları görmemek için artık kör, hatta hain olmak gerekir.Türk Devleti’ni yok etmek isteyen bu hain güçlere karşı yılmadan çekinmeden, canı pahasına mücadele veren ülkücü Türk Gençliği’ ne destek olalım. Büyük cihada hazırlanalım. Kanımız aksa da zafer İslam’ın. Yolumuz Allah’ın yolu.” Ülkücü Gençlik.

Bu bildiriler, Solculara, Alevilere ve Demokratlara yönelik saldırıları başlatmak için “Sünnileri” harekete geçirmeye yönelik psikolojik harekâtın bir parçasıdır. Bu bildiriler; din ve vicdan özgürlüğü olduğunu iddia eden anayasaya rağmen devlet kurumları aracılığıyla tekçi “Sünni-Hanefi” politikalar doğrultusunda bürokrasinin ve hükümetlerin, kültürel ırkçı, inkârcı, baskıcı icraatları ile de uyuşuyordu. Kontrgerilla eylemlerinin paramiliter vurucu gücü olarak kullanılan ülkücü gençlik Maraş’ta olduğu gibi Çorum’da da görev başındaydı.

Özel harp dairesine bağlı paramiliter örgütlerin dağıttığı bu bildirilerle, öyle bir ortam oluşturulmuştu ki, Çorum’da yaşam özgürlüğü ve can güvenliği kalmamıştı. Faşistlerin katliama hazırlandıkları Valiye bildirildiği halde, ayrıca ülkücülerin halkı savaşa çağırdıkları bildiri ortadayken, “Çorum Vali’si ve Emniyet hiçbir önlem almaz. Paramiliter güçler çatılarda, tepelerde mevzilerini kurmakta, ağır makineli tüfeklerini yerleştirmektedirler. Ayrıca faşistler SSK Hastanesini de üs olarak kullanmaktadırlar.

 İKİNCİ SALDIRI BAŞLATILIR

1 Temmuz Salı’yı Çarşamba’ya bağlayan gecedir. “Ya susturacağız, ya kan kusturacağız” sloganıyla ikinci katliam başlatılır. Terlemez Evler ile SSK Hastanesi civarında yerleştirilen uzun menzilli silahlarla Solcu ve Alevi evlerine ateş açılır. Alevi, Sol-Devrimci ve Demokrat görüşlü yurttaşların evlerine girişilen saldırılar sonucunda 4 Can hayatını kaybeder, 50’ye yakın ev ve işyeri tahrip edilerek yakılır. Faşistlerin egemen olduğu Bahçelievler, Mutluevler, Etievler, Yavrutuna, Terlemez Evler, Ulukavak, Çatalhavuz, SSK Semt ve mahallelerinde silah sesleri kenti inletmektedir. Çorum’un üstüne kara duman çökmüştür. Semtin tüm telefon şebekeleri kesilmiş, haber alınamamaktadır.

2 Temmuz Çarşamba günü Çorum’un halk pazarıdır. Köylülerin Çorum’a alışveriş amacıyla yoğun olarak geldikleri gündür. Pazarda satılacak ürünlerini yanlarına alıp Traktör ve Minibüslerle Çorum’a doğru yola çıkarlar. Yollar maskeli ve silahlı faşistlerce tutulmuştur. Köylerden Çarşamba pazarına gelen tüm araçlar durdurulur, kimlik kontrolü yapılır, Alevileri ve Solcuları alıp kendi karargâhlarına götürürler. Götürdükleri insanların ellerini ve ayaklarını bağlayıp işkence ederler. Köylülerin satmak için pazara getirdikleri ürünleri yağmalayıp, Traktörleri ve Minibüsleri yakarlar.

TRT BİLDİRİYOR: “KOMÜNİSTLER CAMİLERİ YAKTI!”

TRT’de “Çorum’da Alaaddin Camisi’ne patlayıcı madde atılması ve dışarıdan ateş açılması ile olaylar başladı” haberini aralıklarla sık sık vermektedir. Çorum’da “Komünistler, Aleviler Cami’yi bombaladı” söylentisi polis telsizinde de devamlı yaygın bir şekilde anons edilir. Oysa Cami’ye ne patlayıcı madde atılmış, ne de dışarıdan ateş edilmiştir, bu koca bir senaryo ve uydurma haberdir. Bu uydurma-yalan haberin yaymasıyla birlikte faşistler yığınak yapmaya başlar.

Çorum Cumhuriyet Savcısı Ertem TÜRKER, bu konuyla ilgili olarak şu açıklamayı yapar: “Alaaddin Camisi’nin bombalandığı haberi olaydan bir saat önce bütün şehirde duyulmuştu. O sırada ben Merkez Jandarma Karakolu’ndaydım. Cami bombalandı diye polis telsizi duyurdu. Bu telsizin hemen arkasından bir askeri telsiz duyuldu. Yüzbaşı Naiz “Bombalama olanağı yok, hangi polis bu haberi verdi?” diye bağırıyordu. TRT’nin Çorum muhabiri de böyle bir haber vermediğini söylemiştir. Askeri yetkililer ve Vali’de haberi doğrulayıcı veya yalanlayıcı bir açıklama yapmamışlardır.

Bu yalan haberi, TRT’nin Çorum muhabiri bu haberi kendisinin yapmadığını söylese de, TRT polis kaynaklı olduğunu söylediği haberde ısrar eder ve ard arda haber yapar. (Haberi telsizle yayan polis ortaya çıkarılamamıştır.) Bu yalan haber; hizmet kusuru değil; “görevi” yerine getirmek amacıyla duyuruldu. TRT bu haberi verirken “devlet” talimatı doğrultusunda hareket etmişti. Çünkü 2 Haziran 1980 günü Genel Kurmay Başkanı Kenan Evren’in Aleviler “iç tehdit Unsuru”dur, talimatı vardı. TRT’de bu talimat gereği hareket etmeye kendini kodlamıştı.

HEDEF BELLİDİR

Aynı anda bütün Camilerde de “Komünistlerin Camileri yaktığına dair benzer propagandalar yapılır. “Cuma namazı” sırasında bütün Camilerden aynı anda birer kişi ayağa (birer faşist) kalkarak Alaaddin Cami’sinin “komünistler” tarafından bombalandığını söyler. Hedef bellidir: Milönü Mahallesi, Aleviler, Solcular ve Demokratlar! Bir anda Çorum’un tüm Camileri “Komünistlere Ölüm” çığlıklarıyla boşalmaya başlar. Saldırılar doruk noktasına çıkar.Saldırgan faşistler, Alevilerin toplu olarak yaşadıkları Milönü ve Nadık semtine giremezler. Çünkü devrimcilerle birlikte halk barikatlar arkasında yoğun bir direniş sergilemektedir.

Bu gelişmeler üzerine Vali sokağa çıkma yasağı ilan eder. Solcular, Aleviler ve Demokratlar sokağa çıkma yasağına uyarken, devlet destekli faşist saldırganlar ellerini kollarını sallayarak rast gele ateş eder, ev ve işyerlerini yakarlar. Devlet güvenlik güçleri, Alevilerin, Devrimcilerin ve Demokratların yoğunlukta olduğu semt ve mahallelerde silahtan arındırma, taciz ve tutuklama eylemleri gerçekleştirip 100’e yakın insanı gözaltına alırken, faşistlerin örgütlü olup, saldırı üssü olarak kullanıldığı semt ve mahallerde hiç bir şey yapmaz.

KATLİAM BAŞLIYOR   

İçişler Bakanlığından gelen bir tel emrinin gereği yapılarak; Alevi köylerini Çorum’a yollar kontrol altına alınarak izole/enterne edilir. 4 Temmuz 1980 Cuma sabahı, Vali bir gün önce koyduğu sokağa çıkma yasağını kaldırır. Kontgerillaya bağlı birimler, paramiliter güçler ve faşistler kendi adamlarını saldırıların organize edildiği, Ulu Cami, Alâadin Cami, Belediye Garajı gibi yerlere mevzilendirirler.  Eski Samsun Yolu Milönü’nün ortasından geçer, stratejik bir noktadır. Ülkücüler devletin kolluk güçleriyle işbirliği yaparak stratejik noktalara konumlanmaya başlar. Buralardan uzun menzilli silahlarla topyekûn bir saldırıya geçerler…

Eski Ekin Yolunun bulunduğu yerdeki Cami’nin üstüne otomatik silah yerleştiren faşistler, oradan halkın üzerine ateş açarlar. Caniler, aynı gün esir aldıkları biri kadın olmak üzere 10’a yakın insanı katlederler. O günün haberleri iç açıcı değildir. İskilip yolu üzerinde Yazı Mahallesinin çıkışında bir kadın 7 kişinin elleri bağlı olarak silahla öldürülmüş bulunur. SSK Hastanesinin morgunda 7 ceset bulunmaktadır.

KAYSERİ HAVA İNDİRME TUGAYI ÇORUM’DA

Kayseri Hava İndirme Tugayı Nevşehir’den hareket eden bir Jandarma komando birliğini havadan indirme ile Çorum’a sevk eder. Polis panzerleriyle Kayseri’den getirilen Jandarma komando birlikleri, “ortak karar gereği” halkın üzerine ateş açar. Öğretmen Mustafa Yıldırım ve Raif Erden bu saldırıda katledilir. Mustafa Yıldırım Eti Ortaokulunun arkasında, halka ateş açan bir polis panzerinin kurşunlarıyla, Raif Erden’de “ince esmer ve 1.70 boylarında bir asteğmen” tarafından ilk önce arkasında ateş edilerek yaralandıktan sonra panzer de açılan ateş ile katledilir.

SSK HASTANESİ, “CİNAYET VE İŞKENCE MERKEZİ”

Polis panzeri ve arkasındaki üç sivil araç ile Alevilerin ve Sol görüşlü halkın oturduğu mahallelere operasyona girişirler. Bir yandan faşistler tarafından silahlı saldırıya uğrayan halkın üzerine panzerlerle ateş edilirken diğer yandan da evler yakılır. Saldırı esnasında, açılan ateş sonucu Hüseyin Özdemir ve Tıp öğrencisi Süleyman Atlas’ın da içinde olduğu 10’un üzerinde insan yaralanır. Tıp öğrencisi Süleyman Atlas omuzundan vurularak hafif bir şekilde, yaralanmıştır. Polisler, Süleyman Atlas’ı alıp SSK Hastanesine götürmek isterler, ancak orada bulunan kadınlar, “aman ha çocuğu vermeyin, bunlar SSK hastanesine götürüp orada öldürecekler” diye bağırırlar. Polisler yaralı Süleyman Atlas’ı panzere alarak SSK Hastanesine götürürler. Süleyman Atlas hastanenin bodrum katında vahşice işkence edilerek katledilir.

Bir Polis panzeri ve arkasındaki üç sivil araba Nadık mahallesinden geçerken, içerisindekiler,  hedef gözetmeden her tarafa ateş açarlar. 23 yaşındaki üç çocuk annesi ve hamile; Hatem (Hatun) Dursun isimli kadın, kafasına isabet eden iki kurşunla yaşamını yitirir. Barikatların dışındaki insanlar, kuytu ve çukur yerlere saklanarak; panzerlerin hedefi olmaktan kurtulurlar.

SSK Hastanesi başından beri faşistlerin kontrolündeydi. Sigorta Hastanesi, “cinayet ve işkence merkezidir.” Yaralı bir şekilde, faşistlerce ele geçirilen halktan (Alevi-Solcu) insanlar SSK Hastanesine götürülüp, hastanenin bodrum katında işkence edilerek katledildiler. Milönü’nün Samsun Yolu’na bakan kısmının tamamı polis panzerleriyle kuşatılıp, savunma komiteleri tarafından kurulan barikatlar kaldırılır.

Böylelikle savunma komitelerinin çok önemli stratejik noktası kaybedilmiş olunur. Panzerli saldırıdan sonra, Ortaköy, Ankara, Osmancık, Merzifon, Mecitözü ve tüm yollar faşistlerin ve devletin kolluk güçlerinin denetimine geçer. Aynı gün Alaca ilçesinde de Alevilerin ve Solcuların yoğun bir şekilde oturduğu Denizhan Mahallesine de faşistler tarafından saldırı düzenlenir. Savunma komitesi derhal bir görevlendirme yaparak, Alaca’ya gönderir.

SONUÇ:

27 Mayıs’ta başlatılıp 6 Temmuz’a (1980) kadar süren katliamda 57 Alevi, Solcu, Devrimci, Emekçi canımız katledildi. 200’ün üstünde canımız yaralandı; Yüzlerce iş yeri ve ev tahrip edilerek yakıldı, yıkıldı. Çorum’da tam bir vahşet yaşandı ve bu vahşet binlerce ailenin göçüyle sonuçlandı. Diğer katliamlarda ve saldırılarda olduğu gibi, Çorum katliamında da devlet güvenlik güçleri, ülkücüler ve gericiler el ele verdiler. Bu faşist zihniyete karşı, demokratlar, devrimciler ve Aleviler birlikte ortak hareket ettiler, ortak kararlar ve ortak savunma tedbirleri aldılar. Eğer barikatlar kurulup direniş ateşi yakılmasaydı, Maraş katliamından çok daha büyük vahşet, çok daha büyük bir katliam Çorum’da gerçekleşirdi.

Çorum’da katledilen Canlarımızın ve Yoldaşlarımızın anıları önünde saygıyla eğiliyorum. Ve faşist güruhu durdurmak için savunma barikatlarını kurup direniş ateşini yakan ve bedenlerini siper eden Devrimci Yoldaşlarımızı ve Halkımızı Saygıyla ve Sevgiyle Selamlıyorum. Çorum Katliamını Unutma, Unutturma!

 

KAYNAKLAR.

1- Çorum Gazetesi, 23.07.1980.

2- Nokta Dergisi, Sayı: 22 (08.06.1986) .

3- Cumhuriyet Gazetesi, 02.06.198.

4- Sadık Eral, Anadolu’da Alevi katliamı, Yalçın Yayınları.

5- Gazi Eke, Yaz Mevsiminde Katliam ve Direniş, Nitelik Kitap Yayınevi.

6- İbrahim Satılmış, Barikatlar Düşerken, Hazırlayan Oktay Duman, Ozan Yayıncılık.

7- Mehmet Kabadayı, Osmanlı ve Cumhuriyet Dönemi Kitle Katliamları, Vesta Yayınları.

 

 

Mehmet KABADAYI.İletişim: Mehmet_k.34@hotmail.com

Mehmet Kabadayı

12 Eylül 1980 Darbe

MEHMET KABADAYI

Published

on

“Hiçbir şey bilmeyen cahildir, ama bilip de susan ahlaksızdır!” Bertolt BRECHT.

Genelkurmay Başkanı Orgeneral Kenan Evren, Hava Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Tahsin Şahinkaya, Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Nurettin Ersin, Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Nejat Tümer, Jandarma Genel Komutanı Orgeneral Sedat Celasun, 11 Eylül’ü 12 Eylül’e bağlayan gece saat 04.00’te yönetime el koydular. Darbeye liderlik eden 5 generalin oluşturduğu Milli Güvenlik Konseyi bütün yetkileri ele aldı. Dönemin siyasilerine siyaset yasağı getirildi. Parlamento feshedildi. 14 Eylül 1980’de ülkedeki tüm grevler kaldırıldı. Bir sonraki gün, DİSK, MİSK ve Hak-İş’in hesapları bloke edildi: evraklarına sıkıyönetimce el kondu. 17 Eylül 1980’de gözaltı süresi uzatıldı. 18 Eylül 1980’de Milli Güvenlik Konseyi’nin başkan ve dört üyesi TBMM Onur Salonu’nda törenle yemin etti.  19 Eylül 1980’de 1402 sayılı yasa, sıkıyönetim komutanlarının bütün kamu personelini gerekçesiz görevden alabilecek şekilde yeniden düzenlendi. Tüm il, ilçe belediye başkanları görevden alındı, yerlerine sıkıyönetim komutanlıklarınca atama yapıldı, birçok belediye başkanı gözaltına alındı.

21 Eylül’de eski Deniz Kuvvetleri Komutanı Bülent Ulusu tarafından kurdurulan darbe hükümeti göreve başladı. Darbe öncesinin Başbakanlık Müsteşarı Turgut Özal’a darbe hükümetinde ekonomiden sorumlu başbakan yardımcılığı görevi verildi. 29 Eylül’de, hükümet programı açıklandı, programda 24 Ocak kararlarının uygulanacağı beyan edildi. 24 Ocak kararları silahların gölgesinde uygulanmaya konuldu. ABD’nin eski Ankara Büyükelçisi Robert KOMER 1981 yılında yankı Dergisi’nde yayınlanan röportajında açık sözlü ve biraz şaşkın bir şekilde 24 Ocak-12 Eylül ilişkisine dair görüşleri açıklıyor: “Askerler beni şaşırtan bir tutumla “serbest Pazar” ekonomisini onayladılar. Bu çözüm genç ve yetenekli uzmanlarca bir reçete dâhilinde Demirel’e önerilmişti. Bunlar acı ilaçlardı! Bu programı Demirel hiçbir zaman uygulayamazdı, çünkü gerekli kanunları çıkaracak meclis çoğunluğu yoktu. MGK; Turgut Özal’ın yerinde kalmasını hatta başbakan yardımcılığı vererek daha yetkili yere gelmesini söyleyince bundan çok etkilendim. Çok isabetli bir iş oldu. Onu zor politikasında desteklediler. 12 Eylül olmasaydı bu programla ilgili önlemler alınamazdı. Bu konuda generallerin payı çok büyük” diyordu.

9 Ekim 1980’de Ankara Merkez Kapalı Cezaevi’nde sabaha karşı, solcu Necdet Adalı ve sağcı Mustafa Pehlivanoğlu infaz edildi. (2012 yılında görülen 12 Eylül Davası’nda, Kenan EVREN bu iki idamı kastederek “bir sağdan, bir soldan astık” diyerek tarafsız davrandıklarını ima etti.)  7 Kasım 1980’de Onur Yayınları Sahibi İlhan ERDOST, Mamak Askeri Cezaevi’ne götürülürken, dövülerek öldürüldü. Darbe öncesinde bir askeri inzibat erini öldürdüğü gerekçesiyle yargılanan 17 yaşındaki Erdal EREN 19 Mart 1980 tarihinde idama mahkûm edildi. Erdal EREN’in idam kararı Yargıtay tarafından iki kere bozulmasına rağmen, Milli Güvenlik Konseyi tarafından onaylanan kararla 17 olan yaşı büyütülerek 13 Aralık 1980’de Ankara Merkez Ulucanlar Cezaevi’nde infaz edildi. Erdal EREN’in yaşının tespiti için kemik muayenesi bile yapılmadı! “Kenan EVREN, 3 Ekim 1984’deki Muş gezisi sırasında yaptığı konuşmada Erdal Eren’in idamına ilişkin şunları söylüyordu: “Şimdi ben, bunu yakaladıktan sonra mahkemeye vereceğim ve ondan sonra da idam etmeyeceğim, ömür boyu ona bakacağım. Bu vatan için kanını akıtan bu mehmetçiklere silah çeken o haini ben senelerce besleyeceğim. Buna siz razı olur musunuz?”

6 Kasım 1981’de çıkarılan 2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu ile YÖK kuruldu. Yüksek Öğretim Yasası (YÖK) ile üniversitelerde bilimsel özerkliği yok eden yasal düzenlemeler yapıldı. Bu “düzenlemelerden” sonra sıkıyönetim komutanları “güvenlik soruşturması” adı altında 1402 sayılı sıkıyönetim kanununun 2301 ve 2766 sayılı kanunun değişik maddelerine dayanarak özellikle solcu-ilerici olduğu düşünülen Üniversite personelini görevlerinden uzaklaştırdı. Açıkçası, sıkıyönetim komutanları YÖK eliyle üniversitelerdeki nitelikli öğretim kadrosunu tasfiye ediyordu. Genelkurmayın açıklamalarına göre toplam 4891 kamu personeli görevden alınmış ve 38 profesör, 25 doçent, 10 yardımcı doçent 1402’lik olmuştur. Ancak 1402’lik olmak istemediğinden bizzat istifa yolunu seçenler de dâhil edildiğinde bu sayının 20.000 civarında olduğu ileri sürülmektedir. Bütün bunların yanında, öğretmenlerin büyük çoğunluğunun üyesi bulunduğu TÖB-DER’in merkezi ve 670 şubesi kapatıldı, merkez ve şube yöneticileri, üyeleri gizli örgüt üyesi olmak suçlamasıyla yargılandılar. Bu dönem Kürtlerin “Dağ Türkleri” olduğu ilan edilmiş, Genelkurmay Başkanlığı’nın bastırdığı “Beyaz Kitap”ta bu şekilde açıklanmıştır.

12 Eylül faşizminin halklarımız üzerinde terör estirdiği o dönemde, 3 milyon kişi soruşturmadan geçirildi. “650.000 kişi gözaltına alındı. 1 milyon 683 bin kişi fişlendi.  Açılan 210 bin davada 230 bin kişi yargılandı. 7 bin kişi için idam cezası istendi. 517 kişiye idam cezası verildi. Askeri Yargıtay bunlardan 124’ünü onayladı. Haklarında idam cezası verilenlerden 50’si asıldı (26 siyasi suçlu, 24 adli suçlu). İdamları istenen 259 kişinin dosyası Melis’e gönderildi. 71 bin kişi TCK’nin 141, 142 ve 163. maddelerinden yargılandı. 98 bin 404 kişi örgüt üyesi olmak suçundan yargılandı. 388 bin kişiye pasaport verilmedi. 30 bin kişi sakıncalı olduğu için işten atıldı.14 bin kişi yurttaşlıktan çıkarıldı. 30 bin kişi siyasi mülteci olarak yurtdışına gitti. 300 kişi kuşkulu bir şekilde öldü. 171 kişinin işkenceden öldüğü belgelendi. 937 film sakıncalı bulunduğu için yasaklandı.

23 bin 677 derneğin faaliyeti durduruldu. 3 bin 854 öğretmen, üniversitede görevli 120 öğretim üyesi ve 47 hâkimin işine son verildi.  400 gazeteci için toplam 4 bin yıl hapis cezası istendi. Gazetecilere 3 bin 315 yıl 6 ay hapis cezası verildi. 31 gazeteci cezaevine girdi, 300 gazeteci saldırıya uğradı, 3 gazeteci silahla öldürüldü. Gazeteler 300 gün yayın yapamadı. 13 büyük gazete için 303 dava açıldı. 39 ton gazete ve dergi imha edildi. Cezaevlerinde toplam 299 kişi yaşamını yitirdi.144 kişi kuşkulu bir şekilde öldü. 14 kişi açlık grevinde öldü. 16 kişi kaçarken vuruldu. 95 kişi çatışmada öldü.73 kişiye doğal ölüm raporu verildi. 43 kişinin intihar ettiği bildirildi.” Ayrıca; Askeri mahkemeler hapis cezalarına ek olarak binlerce kişiye sürgün ve kamu hizmetlerinden men cezası verdi. Zorunlu din dersi getirildi; Türk İslam sentezci bir kültürün milli kültür olarak kabul edilmesi kararlaştırıldı…

Sonuç: 12 Eylül darbesinin son şefleri de öldü ama 12 Eylül rejimi bugünde sürüyor.  Nasıl mı? 12 Eylül rejiminin darbe anayasası delik deşik olmasına ve onlarca kez değişikliğe uğramasına rağmen yerinde duruyor. 12 Eylül darbe anayasasının “değiştirilemez maddeler” üst başlığı altında, tekçilik ideoloji tanımıyla ve zorunlu din dersleriyle,  siyasi partiler kanunu ve %10 seçim barajı sistemiyle sürüyor. Güce, özel olarak devlet gücüne atfettiği merkezi değerler sistemiyle sürüyor. Yüzleşmeden yaralar kapanmayacaktır, yüzleşme sürecini tamamlamak gerekiyor. Unutmayalım ki; geçmişle yüzleşmek bugünle yüzleşmektir! Aşk ile.

   DİP NOTLAR:

 

1- Gazi Eke, Yaz Mevsiminde Katliam ve Direniş, Nitelik Kitap Yayınevi, s. 261.

2- Siyasihaber. Org .

3- Yıldırım Türker, Erdal’ı unutmadık, Radikal Gazetesi, 6 Temmuz 2008.

4- Yıldırım Baskı, http://www.msxlabs.org/forum/siyasal-bilimler/19969–12-eylul–1980-darbesi.

5- Odatv.com, 15.11.2012.

6- Mehmet Kabadayı, Osmanlı ve Cumhuriyet Dönemi Kitle Katliamları, Vesta Yay.

Continue Reading

Mehmet Kabadayı

1955- 6–7 EYLÜL SALDIRILARI

MEHMET KABADAYI

Published

on

“Hiçbir bayrak masum insan öldürmenin utancını örtecek kadar büyük değildir…” Howard ZİNN.

6-7 Eylül saldırılarına “ortam hazırlamak” için, Atatürk’ün Selanik’te ki evine, MAH (MİT) elemanı (ajanı) Oktay ENGİN tarafında, “tahrip gücü düşük” bir bomba atılır. 6 Eylül 1955 günü devlet radyosundan (trt) Selanik’te Atatürk’ün doğduğu evin bombalı saldırıya uğradığı haberi verilir. Aynı gün, dönemin İstanbul Ekspres Gazetesi öğleden sonra yaptığı ikinci baskıda, olayı manşetten duyurarak haberin yayılmasını sağlar. Dönemin teknik koşullarında, normalde 20–30 bin civarında tiraj (baskı sayısı) yapan gazete o gün 200 binin üzerinde bir baskı yapar.

İstanbul Exspres Gazetesinin yayını üzerine, “Kıbrıs Türk’tür Derneği, acil olarak bir toplantı yapar. Toplantı sonrası bir bildiri yayınlar. Bu bildiriyle saldırıların başlaması için işaret fişeğini ateşleyen dernek, görevini yerine getirmiş ve hazır kıta bekletilen saldırgan güruhun harekete geçmesini sağlamıştır.”(1) Saldırgan güruhu harekete geçiren bu bildiriyi, Orhan BİRGİT, Marks’tan alıntı yaparak, yazmıştır. Hayatını dünya emekçilerinin kurtuluşuna adamış olan MARKS, günün birinde yaptığı doğru belirlemelerin, bir saldırı için kullanılacağını bilseydi, acaba ne düşünürdü?

İstanbul Ekspres gazetesinin verdiği haberle ve devamında Kıbrıs Türk’tür Derneği’nin yayınladığı bildiriyle ve yaptığı yoğun ve gayretli çalışmalarla, İstanbul, Ankara ve İzmir’de “Müslüman olmayan yurttaşlar hedef haline getirilir. 6 Eylül günü daha önceden saldırıya hazır hale getirilmiş çok sayıda saldırgan-talancı kamyonlarla Beyoğlu’na getirilir. “Ya Taksim ya ölüm” ve “Kıbrıs Türk’tür” sloganları atarak Taksim’de toplanırlar. Taksim’de toplanan saldırgan gruplar, akşam saatlerinde ellerinde tek tip sopa, balta ve kazma gibi aletlerle İstiklal Caddesi’ne doğru yürüyüşe geçerler. Daha evvelden Rumlara ait olduğu tespit edilerek duvarları kırmızı boyayla işaretlenmiş, tabelâsı yabancı dille yazılmış, Tünel’e kadar uzanan güzergâhta bulunan tüm mekânlar yağmalanır.

Gözü dönmüş saldırgan-talancı gruplar, Kumkapı, Samatya, Yedikule, Bakırköy ve Beyoğlu’na dağılarak, önce Rumların, ardından da Ermeni, Yahudi ve hatta yanlışlıkla bazı Türklerin dükkânlarına saldırırlar. Saldırgan gruplar İstanbul’da ne kadar Rum, Ermeni ve Yahudilere ait ev ve işyeri varsa, hepsine girerler, yakarlar-yıkarlar-dağıtırlar, bütün varlıkları yağmalarlar. İnsanları yaralarlar-öldürürler, kadınlara tecavüz ederler. İstanbul’da ve İzmir’de aynı anda gerçekleştirilen saldırılarda Müslüman olmayan yurttaşlara ait ev ve işyerlerinin tahrip edilmesinin yanında yine Müslüman olmayan yurttaşlara ait çok sayıda tarihsel yapı da harabeye çevrilir.

6–7 Eylül 1955 saldırılarında, Türk basınına göre 11, bazı Yunan kaynaklarına göre ise 15 kişi öldürülür. Akademisyen Dr. Dilek GÜVEN’e göre, “ölü sayısının ‘az’ oluşu, gruplara “ölü olmasın” emri verilmesi sebebiyledir. Resmî rakamlara göre 30 kişi, gayri resmî rakamlara göre 300 kişi yaralanır. Yine Dilek GÜVEN’e göre “resmi rakamlara göre 60 olan tecavüze uğrayan kadın sayısının, 400’e yakın olduğu tahmin edilmektedir. Aynı gün ve gece, 4.214 ev, 1.004 işyeri, 73 kilise, 1 Sinagog, 2 Manastır, 26 Okul, yüzlerce mezar ile aralarında fabrika, otel gibi yerlerin bulunduğu 5.317 mekân saldırıya uğrayarak tahrip edilir. Yakıp yıkılan işyerlerinin yüzde 59’u Rumlara, kalan yüzde 17’si Ermenilere, yüzde 12’si Yahudilere aittir.”(2) Emekli Hâkim Amiral Fahri Çoker’in Tarih Vakfı’na bıraktığı belgelerde yer alan verilere göre, saldırılara katılmak için Sivas’tan 145, Trabzon’dan 117, Kastamonu’dan 116, Erzincan’dan 111 kişi getirilmiş.”(3) Devletin güvenlik güçleri, tam iki gün boyunca devam eden saldırıları sadece seyretmekle yetinir.

İkinci günün akşamı, sıkıyönetim ilan edildikten sonra ordu birlikleri gelip saldırılara müdahale edip bitirir. Saldırıların hemen ardından basında (gazeteler) önce, “halkın duygusal tepkisi”, “milli galeyan” gibi ifadeler yer alırken, kısa bir süre sonra durduk yerde “komünistler” suçlanmaya başlanır. Elli kadar solcu olarak bilinen insan tutuklanır, tutuklananlar 8 ay cezaevinde tutulduktan sonra serbest bırakılırlar. Saldırıların figüranları devlet tarafından çeşitli görevlere getirilirler. Orhan BİRGİT, CHP (Ecevit dönemi) hükümetinde, Turizm ve Tanıtma Bakanı, Atatürk’ün evine bomba atan Oktay ENGİN ise yıllar sonra Vali, (22 Şubat 1992–18 Eylül 1993) tarihleri arasında Nevşehir Valiliği yapar) olurlar.

6–7 Eylül saldırılarının üzerinden yıllar geçtikten sonra, 1988–1990 yılları arasında Milli Güvenlik Kurulu (MGK) Genel Sekreterliği yapan Sabri YİRMİBEŞOĞLU’nun, Gazeteci Fatih GÜLLAPOĞLU’na verdiği röportajda,  GÜLLAPOĞLU’na söyledikleri: “Bak ben sana bir örnek daha vereyim. 1974’teki Kıbrıs Harekâtı, eğer Özel Harp Dairesi (ÖHD) olmasaydı, o harekât, yani iki harekât da o kadar başarılı olabilir miydi? (…) Ada’ya, bankacı, gazeteci, memur görüntüsü altında Özel Harp Dairesi elemanları gönderildi ve bu arkadaşlarımız, adadaki sivil direnişi örgütlediler ve halkı bilinçlendirdiler. Silahları 10 tonluk küçük teknelerle adaya soktular. Sonra 6–7 Eylül olaylarını ele al…(…) Pardon Paşam anlamadım! 6–7 Eylül olayları mı? Tabii. 6–7 Eylül’de, bir Özel Harp işiydi. Ve muhteşem bir örgütlenmeydi. Amaca da ulaştı” (4) diyor. 6–7 Eylül saldırıları, General Sabri YİRMİBEŞOĞLU’nun sözleri (itirafı) başka bir açıklamaya gerek bırakmayacak kadar nettir. 6–7 Eylül saldırılarının, kimler tarafından düzenlendiğini, bu röportajla oldukça açık bir biçimde ortaya konmuştur.  Aşk İle.

DİP NOTLAR.

 

1- Aziz Tunç, Maraş Kıyımı, Tarihsel Arka planı ve Anatomisi, Belge Yay, 4. Baskı.

2 –  Dr. Dilek Güven, 6–7 Eylül Olayları, Radikal Gazetesi, 06.09.2005.

3- Emekli Hâkim Fahri Çoker’in Tarih Vakfı’na bıraktığı belgelerde yer alan rakamlar.

4- “Türk Gladio’su İçin Bazı İpuçları,” Tempo Dergisi, S. 24, 9–15 Haziran 1991.

5-  Ayşe Hür, 07 Eylül 2008,Taraf Gazetesi.

6- Mehmet Kabadayı, Osmanlı ve Cumhuriyet Dönemi Kitle Katliamları, Vesta Yay.

Continue Reading

Mehmet Kabadayı

Hakikat arayışı

MEHMET KABADAYI

Published

on

“Her sabah kalktığım zaman kendi kendime şöyle söz veririm: Dünya üzerinde vicdanımdan başka kimseden korkmayacağım!”  Mahatma GANDHİ.

Tarih ve zaman içinde yürüyüş yani “hakikat arayışı”, yaşama anlam yükleme çabası olarak hep var olmuştur. Peki, hakikat nedir?  Özgür kimlik, Özgür toplum için mücadele etmektir hakikat! Güzelliğin en değerlisine ulaşmaktır, Zerdüşt’te, iyilik ve aydınlıktır hakikat! Mansur’da, Enel Hakk’tır, Nesimi’de Kul’a minnet eylememektir, Şeyh Bedreddin’de direnmektir, Pir Sultan’da, Yol’unda dönmemektir hakikat! Davaya inanmaktır, uğruna fedakârlık yapılacak kadar yüceden de yücedir hakikat! Koçgiri’de Zarife Ana ve Alişer, Dersim’de Pir Seyid Rıza olup boyun eğmemektir hakikat! Deniz’ler de, Mahir’ler de, İbrahim’ler de, Kemal’ler de, Mazlum’lar da, Erdal Eren’ler de, Özgürlük ateşidir hakikat!

Bilim, Sosyoloji ve Felsefede doğruya ve bilgeliğe ulaşmaktır hakikat! Demokrasi, barış, eşitlik ve özgürlük için mücadeledir hakikat! Özgürlük ve barış sevdalılarının gözlerindeki umut ışığı, yüreklerindeki inanç ve dava adanmışlığıdır hakikat! “Keşke canımdan daha kıymetli bir şeyim olsaydı da verebilseydim” demenin yüceliğidir hakikat! İnsanlığa, doğaya, özünde tüm evrene, demokrasiye, barışa, özgürlüğe ve eşitliğe sevdalı olmaktır hakikat! Aşk-ı özgür kılan bilgeliktir hakikat! Hep birlikte bir CAN olmaktır hakikat!  Derviş-i bir aşk’tır hakikat! ! Kısacası ben kimime aranan cevaptır HAKİKAT!

Hakikat arayışı uğruna yürütülen tüm mücadeleler tarihsel ve toplumsaldır. Tarih içinde toplumun adalet, özgürlük ve eşitlik arayışı yürüyüşü bugüne dek süre gelmiştir. Var olan bu hakikat asla inkâr edilemez, görmezden gelinemez ve yok sayılamaz. Bazı şeyler yaşanırken belki fark edilmeyebilir ama tarih devam eden bu yürüyüşü bundan öncekiler gibi yine kaydedecektir. Yürüyüş derken hakikate sahip çıkmayı kast ediyorum. Bu mücadeleci yürüyüşü tarihi kılan, hakikatten yola çıkıp bu temelde bunun ideolojisini, ilkelerini, vicdanını, politikasını, kültürünü, ahlakını, tarzını oluşturmak ve bunları en güzel, en doğru şekilde hayata geçirmek içindir bütün çabamız…

Bu toprakların bir kültürel, ahlaksal ve de siyasal rönesans’a (yeni laik-demokratik-eşitlikçi ve özgürlükçü bir anayasaya) ihtiyacı olduğunu hepimiz biliyoruz ve bu yönde toplumda yaygın kabul gören bir düşünce de var. Yeni bir uygarlık’sal sentezin neden kültürel, ahlaksal ve siyasal dayanaklara bağlı olarak gelişebileceği, kültürün ve ahlakın neden temel faktör olarak öne çıktığı yıllardır yaşadıklarımızdan (‘çektiklerimizden’) anlaşılmıştır. Yeni bir uygarlık’sal doğuş için, iktidarlaşmış siyasal ahlakın yerine, temel rol oynayacak faktör olarak çoğulcu demokratik kültür olgusunun ön plana çıkması, aynı zamanda mevcut yıkıcı kapitalist uygarlığın anti tezini doğuracak mekânların bu kadim topraklar olacağı da kesin ve kaçınılmaz bir gerçekliktir.

Bu kadim topraklar neolitik çağdan bu yana yaklaşık 10-12 bin yıllık (Urfa/Göbekli Tepe ve Çorum/Alacahöyük) geçmişe dayanan köklü bir kültürel birikim ve kimliğe sahiptir. Görülüyor ki; insanlığa yeniden bir çıkış yaptıracak olgu, kökleri tarihin derinliklerinde bulunan bu topraklar üzerindeki zengin kültürel mirastır! O halde şunu söylemek yanlış olmayacaktır. Bundan 12 bin yıl önce ilk kez bu topraklarda neolitiği doğuran kültür geleneği, insanlığın yeni bir arayış içinde bulunduğu çağımızın bu kaotik döneminde uygarlık nehrinin kendine yeni bir mecra bulup yoluna devam etmesinde başat rol oynayacaktır.

Her şeyden önce bu kaotik ortamdan çıkmak için zamanın ruhu iyi anlaşılmalıdır. Zamanın ruhunu anlamayanlar, adalet, özgürlük ve eşitlik hakikatini de anlayamazlar. Adalet, özgürlük ve eşitlik hakikatinin merkezinde insan vardır. Ama nasıl bir insan? Tarih ve zaman bilincine kavuşmuş ahlak ve vicdan sahibi bir insan… Eğer bir toplum (insan-birey) gaflet içindeyse, tarih ve zaman o toplumun (insanın-bireyin) şahsında durmuştur. Bir doğruyu ortaya çıkarmak önemlidir, fakat daha da önemli olan doğruya gerçeklik kazandırmaktır. Doğrunun düşünce tarzında dile getirilişi, yeşerme şansı olan ama henüz yeşermemiş bir bitkiye ya da tohuma benzer. Pratik ise sabırla büyük bir azimle onun yeşermesini sağlamaktır. Bu, aynı zamanda hakikate ulaşmanın temel yasasını da oluşturur…

İnsanlık tarihi hak arama (adalet-eşitlik-özgürlük) tarihi ile doludur! Hakikatin temel yasasına uyulması halinde, imkânsızlık imkâna dönüştürülür, güçsüzlük güç olmakla telafi edilir. Çözümsüzlük çözümle, çürümüşlük onurlu duruşla ortadan kaldırılır. Asimilasyonun ve manipülasyonun önüne bilgiyle geçilir. Tarihten günümüze kadar da hep böyle olmuştur. Her dönem imkânsızlıklar imkâna, güçsüzlükler güce, çözümsüzlükler çözüme kavuşturulduğunda hakikate ulaşılmıştır. Emekçilerin, ezilenlerin ve inkâr edilenlerin oluşturdukları demokratik güç birliktelikleriyle bu topraklar üzerinde hak ve adalet anlayışı yeşerecek ve ülkenin dört bir yanına kök salınacaktır.

“Adalet yürüyüşü”nde çekilen bu fotoğraf vicdanı ve siyasal ahlakı temsil ediyor… “Bedeli ne olursa olsun, onurlu bir gün yaşamak, onursuz 100 yıl yaşamaktan iyidir!” Büyük bilge Orhan DOĞAN; “bir yerde zulüm varsa ve tek tükürük hakkım olsaydı, zulmü yapana değil sessiz kalanın yüzüne tükürürdüm” diyor. Çünkü zulme sessiz kalanlar, zulme sesiz kalarak zulüm yapanların safında yer alarak toplumsallığın önüne çit çekiyorlar…   Aşk İle.

Continue Reading
Advertisement

HAFTANIN EN ÇOK OKUNANLARI