Connect with us

.

Mehmet Kabadayı

Çorum’da saldırı hazırlığı, katliam ve direnişin kronolojisi

MEHMET KABADAYI

Published

on

Türkiye’de Alevilere yönelik katliamlarla ilgili yazılar yazarken ve konuşurken, bu katliamların kimler tarafından ve nasıl gerçekleştirildiğinin ve hangi amaca ulaşmak için yapıldığının üzerinde önemle durulması gerekmektedir. Çorum katliamı da, aynı Maraş katliamı gibi Alevilerin ve Alevi inancının baskı altına alınması, devletin egemen “Sünni-Hanefi” (Türk-İslam sentezi) ideolojisine tâbi kılınması ve tarihler boyunca her zaman zulme karşı duran Alevilerin dönemin toplumsal muhalefetiyle bir araya gelmesinin engellenmesi amacıyla yapılmıştır.

ÇORUM’DA ALEVİLERE VE SOLCULARA SALDIRI İÇİN HAZIRLIK PLANLARI YAPILIYOR

Çorum’da Alevilere ve Devrimci güçlere karşı saldırı hazırlığı Ocak 1980’de başlatılır. Paramiliter güçler, ‘Sünnilerin ve Sağcıların’ yoğunlukla yaşadığı semtlerde “Alevileri ve Solu” hedef gösteren değişik bildiriler dağıtırlar. Bu bildirilerdeki amaç; “Türkçü ve İslamcı” güçleri harekete geçirerek Alevilere, Solculara ve Demokratlara karşı saldırıya hazırlamak!

1980 yılının başlarında askeri istihbaratçılar da Çorum’a sık sık gelmeye başlarlar. Çorum’da iş adamı, esnaf, sendikacı, siyasi parti yöneticisi ve köylerde ikamet eden bazı şahıslarla görüşürler. Askeri istihbaratçılar Çorum’a sık sık gelirken, yabancı  ‘ajanlar’ da Çorum’da ve çevre illerde dolaşmaya başlar. Amerikan Konsolosluğu ikinci kâtibi Robert Alexander Peck, (29 Şubat 1980) Çorum’da devlet yetkililerinin (Vali) yanı sıra o dönemin AP, CHP ve MHP İl Başkanı ve İl Yöneticileriyle görüşmeler yapar. Aynı zamanda CHP’li Belediye Başkanı Turhan Kılıçoğlu’yla da görüşmeler yapar ve Çorum’dan sonra Amasya ve Tokat’a gider.

GÖREVDEN ALAMALAR YAPILIYOR

Katliam tarihine yaklaşılırken (07.03.1980) Çorum Emniyet Müdürü Hasan UYAR görevinden alınıp, yerine Tunceli (Dersim) de birçok olaya adı karışan Nail BOZKURT atanır. Milli Eğitim Müdürlüğü’ne de MHP’nin militanı olarak tanınan Fethi KATAR Getirilir. Ve yine sağ görüşlü ve tarafgir (AP iktidarında İçişleri Bakanlığı yapmış Faruk SUKAN’ın bacanağı) Rafet ÜÇELLİ’de Çorum Valiliğine atanır. Bu atamalar sonrası, MHP’lilere yaygın bir şekilde silah ruhsatı verilmeye başlanır.

Bütün bunların yanında, demokrat olarak bilinen 40’a yakın polis memurunun da bir emirle başka illere atanması yapılır. Birçok demokrat okul yöneticisi ve öğretmenin, memurun sürgünü ve yer değişimi yapılır. Katliam sırasında saldırı üssü olarak kullanılan SSK Hastanesine ve Çorum Belediyesi de dâhil birçok kuruma MHP’li kadrolar yerleştirilir.

Çorum’da Katliamın alt yapısını oluşturmak için 19 Mayıs  “Gençlik ve Spor Bayramını” kutlama hazırlıkları sırasında, Bayram töreninde kızların kıyafetlerine çeşitli bahaneler uydurarak halkı kışkırtmak ve tahrik edip galeyana getirmek amacıyla bir bildiri hazırlarlar.

DAĞITILAN BİRİNCİ BİLDİRİ

Kızların tören kıyafetleri gerekçe gösterilerek hazırlanıp dağıtılan bildiri: “Müslüman namusuna sahip çık. 19 Mayıs gösterileri adı altında yine namus bacılarımızın iffet ve hayâsına kahpece ve haince saldıracak bir gün geliyor. Yüreklerimizi parçalıyor, içimize kan akıtılıyor. Namazını kıl, orucunu tut yeter; karışan mı var diyen gafil Müslüman sen de düşün… Düşün ki, haddini bilmeyenlere bildirelim hadlerini. Şu Hadis-i Şerifi asla unutma, haksızlık karşısında susan, dilsiz şeytandır. Ne mutlu canı ile kanı ile malı ile Cihad edenlere. İslamcı Gençlik.”

Bu bildiri örneğinde olduğu gibi egemenler, yani iktidar sahipleri dini ve ırkçılığı devamlı bir ideolojik argüman (kanıt) olarak halkı yönlendirmek için kullandılar. Ve dinle aldattıkları halkları Dersim’de, Maraş’ta, Sivas’ta-1, Sivas-2 örneğinde olduğu gibi Çorum’da da Alevilerin üzerine saldılar.

GÜN SAZAK’IN ANKARA’DA VURULMASIYLA BİRLİKTE ÇORUM’DA SALDIRILAR BAŞLATILIR

Cihad bildirisinden 8-9 gün sonra MHP’nin Genel Başkan Yardımcısı Gün SAZAK (1. MC hükümetinde Gümrük ve Tekel Bakanlığı yapmıştır.) 27 Mayıs 1980 günü kimliği belirsiz kişilerce Ankara’da vurularak öldürüldü. Bu cinayet gerekçe edilerek Çorum’da da gerginlik tırmandırılır. 28 Mayıs’ta Gün SAZAK’ın cenaze töreni yapılır. 29 Mayıs’ta Çorum’a yığılmış faşistlerce “Sazaklar ölmez”, “Kanımız aksa da zafer İslam’ın”, “Kana kan intikam” ve “ya kan kusturacağız, Ya tam susturacağız” naralarıyla saldırı başlatılır.

Saldırganlar Solculara ve Alevilere ait işyerlerini yağmalayıp talan ederler. Bu saldırılarda bir kişi hayatını kaybeder ve birçok kişi de yaralanır. Çorum’u bağlanan yollar; Çorum-Ortaköy, Çorum-Osmancık, Çorum-İskilip yolları, faşistler tarafından barikatlar kurularak kapatılır. 29 Mayıs gecesinden başlayarak, 30 Mayıs sabahına kadar  “şehrin Osmancık çıkışında bulunan Sarılık Köprüsü ve Çiftlik Pınarı mevkilerinde Aleviler maskeli kişilerin saldırısına uğrar.

SAVUNMA BARİKATLARI KURULMAYA BAŞLANIR

Artık saldırılara karşı Halk Komitelerinin ve Barikat kurulmasının zamanı gelmiştir. Halka açık yapılan bir toplantıda halkla birlikte barikatların kurulmasına karar verilir. Sayıları on binin üzerindeki halk kitlesiyle birlikte (kadın-erkek-genç-çocuk-ihtiyar) Milönü’nde başlayarak barikatlama çalışmasına başlanır. Ve hemen Yetiştirme Yurdu’nun önüne barikat kurulur. Bu barikat Samsun Yolu barikatıdır, kurulan barikatların en büyüğüdür.  İkinci en büyük barikat, Kız Sanat Lisesi’nin önüne yani polis karakolunun biraz gerisindeki TÖB-DER binasının ön tarafına kurulan barikattır. Gece saat 21.00 sıralarında 19 AN 709 plakalı ve kırmızı renkli Renault marka bir araçtan barikat kuranların üzerine ateş açılır.

Bu barikatla Samsun Yolu’nu tümüyle kapatılır ve savunma güçleri üstünlüğü ele geçirir. Hiç ara vermeden, durmaksın, eski Ekin Yolu’na, Emek Caddesine-Köpeklibağlar’a doğru uzanan barikatlar da kurulur. Ayrıca mahalle aralarında halkın kendi çabalarıyla komitelerin inisiyatifinde kurduğu küçük barikatlar da vardır. Karşıyaka, Köpeklibağlar, Etievleri, Terlemezevler, Kale mahallesi, Gazipaşa, Nadık, Şenyurt, Milönü’nün göbeği, bütün bu mahalleler savunma komiteleri tarafından kontrol altına alınır. 29 Mayıs Faşist güruhu durdurmak için, bedenlerini siper eden devrimcilerin savunma barikatlarını kurduğu ve direniş ateşini yaktığı ilk gündür…

Saldırıya uğrayan halk kendi içinde tam bir dayanışma ve birliktelik örneği sergileyerek sokakları terk etmez. Halk direnişte, sonuna kadar Devrimcilerle omuz omuzadır. Halk tam anlamıyla ayaktadır ve deyim yerindeyse sokaklar komün havasına bürünür. Fırınlar halka bedava ekmek dağıtır. Esnaf ve Halk Devrimcilerin ihtiyaçlarını karşılar. Yaşlı-genç kadınlar, barikat nöbetçilerine yiyecek, su ve ayran taşır. 30 Mayıs günü sabahtan gece yarılarına kadar direnen Devrimciler tüm yorgunluklarına rağmen barikatlarda dimdik ayaktadırlar.

GÜVENLİK GÜÇLERİ BARİKATLARIN KALDIRILMASINI İSTER

Çorum’da faşist saldırılara karşı Anti-faşist direnişin başlamasıyla birlikte, Yozgat Jandarma Komando Taburu’ndan bir bölük, bir binbaşı komutasında Çorum’a sevk edilir. Binbaşı, yanında bir asteğmen bir astsubay ve askerleriyle birlikte barikatların bulunduğu bölgeye gider. Binbaşı barikata iki metre kadar yaklaşarak Devrimcileri tehdit edici bir şekilde uyarak, barikatların hemen kaldırılmasını ister. Barikatın arkasındakiler ise; “bizler barikatları savunma amacıyla kurduk, gördüğünüz gibi saldıranlar sivil faşistler, barikatları kaldırırsak yeni bir Maraş katliamı yaşanır” diyerek cevap verirler.

Samsun Karayolu üzerindeki barikat asker kuşatması altına alınır. Askerlerin başında Jandarma Yarbay Vural Güride vardır. Yarbay Güride’nin elinde Telsiz, Telsiz’in öbür ucunda Vali Rafet ÜÇELLİ vardır. Vali Rafet Üçelli barikatın kaldırılması için Jandarma Komutanı Yarbay Vural Güride’ye emir verir.

Vali ve Jandarma Yarbay arasında geçen konuşma şöyledir: Vali: “Lütfen Ankara-Samsun Kara yolu trafiğe açılsın.” Yarbay Güride: “Sayın Valim yolu açmak için silah kullanmak zorunda kalacağız. Kan akar, bu da olayları tırmandırır.” Vali: “Her şeye karşın yol trafiğe açılmalıdır.” Yarbay Güride: “Kan dökülür, ben açamam sayın valim. Buyurun siz açın.” Halk, her türlü baskıya rağmen barikatları kaldırmaz, toplu halde direnişe devam eder.

İÇİŞLERİ BAKANI VEKİLİ ORHAN EREN VE ORGENERAL SEDAT CELASUN ÇORUM’DA

Faşist güçler ilk saldırıda, yenilgiye uğrayıp Maraş katliamına benzer bir sonuç alamayınca ikinci kez Haziran ayı ortasında tekrar saldırıya geçer. Faşist saldırılar şiddetli bir şekilde artarak devam ederken, İçişleri Bakanı Vekili Orhan Eren, Jandarma Genel Komutanı Orgeneral Sedat Celasun’la birlikte Çorum’a gelirler. Çorum’da teşkilatı bulunan siyasi parti il yöneticileri, Çorum milletvekillerinin katılımıyla bir değerlendirme toplantısı düzenlenir

Vali Rafet Üçelli’nin sunumu üzerine,  Jandarma Genel Komutanı Sedat Celasun: “Biz gerekli yerlerden emir aldık. Milönü’ne tanklarla girip olaylara son vereceğiz” Celasun’un burada olaylar dediği şey halkın devrimcilerle birlikte kurduğu barikatlardır. Celasun’un derdi saldırıları durdurmak değildir, onun derdi barikatları kaldırmaktır. Sedat Celasun gibi düşünenlerin derdi, direnişçileri Alevilerin yoğun şekilde yaşadıkları Mahallelere hapsetmek. Geri kalan mahalleleri de korumasız bırakmak!

Dönemin Başbakanı Süleyman Demirel, saldırıları “Mezhap çatışması” olarak niteleyerek; Çorum’da faşist güçlerin etkilerini artırmasına katkı sunar. Diğer taraftan CHP’de sıkıyönetim çağrısı yaparak faşist güçlere cesaret verir. Mayıs’ın 28’inden 31’ine kadar dört gün boyunca karşılıklı çatışmalar sürer. Bu arada Alevilere ve Solculara ait bazı ev ve iş yerleri yakılıp tahrip edilir. Birçok kişi yaralanır ve öldürülür. Demokrat ve Sol görüşlü Çorum Gazetesi tüm olup bitenleri yerinde incelemekte, haber yapmaktadır.

2 Haziran’da Çorum Valisi Rafet Üçelli ve Emniyet Müdürü Nail Bozkurt görevden alınırlar. Ardından Yüksel Çavuşoğlu Çorum Valiliğine, Erdem Yurtsever’de İl Emniyet Müdürlüğüne atanırlar. 12 Eylül 1980 faşist darbe sonrası birçok insan görevden alınırken, bu Vali, İl Emniyet Müdürü ve CHP’li Çorum Belediye Başkanı Turan Kılıçoğlu makamlarını korumuşlardı. Acaba neden?

Haziran 1980’de, III. Ecevit Hükümetinin (Ocak 1978-Ekim 1979) 7 Mart 1978 tarihinde Genelkurmay Başkanlığı’na atadığı Kenan Evren, Demirel Hükümetinin (Kasım 1979-Eylül 1980) görev yaptığı dönemde, “Müesses Nizam” gereği çok gizli bir “baş emir dokümanı” yayınladı. Bu baş emir’in konusu ise “iç tehdit’tir.” Bu dokümana göre Aleviler “iç tehdit Unsuru”dur.

“İç tehdit unsuru” olarak görülen Alevilere saldırıyı başlatan; “Genelkurmay Harekât Başkanlığı, İstihbarat Başkanlığı ve Özel Harp Dairesidir.” 2 Haziran 1980 tarihinde hava karardıktan sonra kent merkezinde faşistler, makineli tüfek desteğinde büyük bir saldırı başlatırlar. 3 Haziran sabahına kadar karşılıklı çatışmalar devam eder.

Faşistler Çorum’da Mayıs ayı sonundaki saldırıda başarılı olamayınca, Haziran ayının ilk haftasında ikinci kez saldırı girişiminde bulunur. Milönü’ndeki barikatı aşan 19 AN 709 plakalı, kırmızı renkli Reno marka bir otomobil semti silahla boydan boya tarar, yaralananlar olur. Mahalleyi silahla tarayan otomobilin plakasının bir traktöre ait olduğu tespit edilir.

5 Haziran günü “Gazi Caddesine açılan sokakların ağzına da barikatlar kurulur. Aynı günde çatışmalar sürer. 6 Haziran’da, Alevilere ait Araba, Ev, İş yeri ve Fabrika gibi ne varsa yakılıp yıkılır. Halk direniş güçleriyle birlikte bu saldırıları etkisiz hale getirmeye çalışır. 7 Haziran günü  “Merkeze bağlı 211 Köyün 57’sinin giriş ve çıkışlarına barikatlar kurulur.

Çorum dışında da direnişçilerle dayanışmak için Devrimci gençler gelir. Haziran ayının sonlarına kadar yer yer karşılıklı çatışmalar yaşanır.  Daha önceleri Çorum’da var olmayan, fakat saldırılar sırasında türeyen küçük (sol) gruplar ortaya çıkar. Devlet görevlileri ve kimi ‘sol görünümlü’ şahıslar, Milönü Mahallesinde oturan “Sünni vatandaşların” evlerinin kapılarına tehdit pusulaları koyarak, göçe zorlama-ayırma girişiminde bulunurlar.

KATLİAM, KUNDAKLAMA VE YAĞMALAMA YAPILIYOR

23 Haziran’da gece saat 4.30 sıralarında Osmancık Caddesinde Ali Okan’a ait elektrik malzemesi satışı yapılan dükkâna patlayıcı atılır, dükkânda büyük hasar meydana gelir. Yine aynı Cadde üzerinde bulunan bir başka kişiye ait olan dükkânda öğle saatlerinde yağmalanır. 24 Haziran’da Eski Ekin Köyü sınırları içinde, Buğday tarlalarında işkence edilerek, kurşunla delik-deşik edilmiş iki gencin cesedi bulunur. Yine aynı gün Bayat’ın Gökboğaz mevkiinde bir gencin daha cesedi bulunur.

26 Haziran’da faşistlerce kaçırılan SSK Memurlarından Sol görüşlü Necati Göktaş’ın cesedi, Elvançelebi Köyü yakınlarında bir su kanalında bulunur. Çorum’da faşistler saldırılarına devam etmektedir. 28 Haziran’da saat 19.00 sıralarında Şenyurt Mahallesinde Murat marka bir arabadan ateş açılır, açılan ateş sunucu bir kız çocuğu yaralanır.

FAŞİSTLER BİLDİRİ DAĞITIYORLAR

30 Haziran’da faşistler tarafından dağıtılan bildirilerde cihat çağrısı yapılır. Alevilerin yoğun olduğu semtlere saldırılar yapılır. Çorum ve İlçelerinde Kontrgerillanın sivil uzantısı olan “Ülkücü Gençlik”; Halkı, Sosyalistlere, Alevilere ve Demokratlara karşı savaşa çağıran bir bildiriyi dağıtırlar.

İskilip’te dağıtılan bildiri aynen şöyledir: “Büyük Türk Milleti, Aziz İskilipliler! Son bağımsız Türk Devleti üzerinde oynana hain oyunları, komploları, planları görmemek için artık kör, hatta hain olmak gerekir.Türk Devleti’ni yok etmek isteyen bu hain güçlere karşı yılmadan çekinmeden, canı pahasına mücadele veren ülkücü Türk Gençliği’ ne destek olalım. Büyük cihada hazırlanalım. Kanımız aksa da zafer İslam’ın. Yolumuz Allah’ın yolu.” Ülkücü Gençlik.

Bu bildiriler, Solculara, Alevilere ve Demokratlara yönelik saldırıları başlatmak için “Sünnileri” harekete geçirmeye yönelik psikolojik harekâtın bir parçasıdır. Bu bildiriler; din ve vicdan özgürlüğü olduğunu iddia eden anayasaya rağmen devlet kurumları aracılığıyla tekçi “Sünni-Hanefi” politikalar doğrultusunda bürokrasinin ve hükümetlerin, kültürel ırkçı, inkârcı, baskıcı icraatları ile de uyuşuyordu. Kontrgerilla eylemlerinin paramiliter vurucu gücü olarak kullanılan ülkücü gençlik Maraş’ta olduğu gibi Çorum’da da görev başındaydı.

Özel harp dairesine bağlı paramiliter örgütlerin dağıttığı bu bildirilerle, öyle bir ortam oluşturulmuştu ki, Çorum’da yaşam özgürlüğü ve can güvenliği kalmamıştı. Faşistlerin katliama hazırlandıkları Valiye bildirildiği halde, ayrıca ülkücülerin halkı savaşa çağırdıkları bildiri ortadayken, “Çorum Vali’si ve Emniyet hiçbir önlem almaz. Paramiliter güçler çatılarda, tepelerde mevzilerini kurmakta, ağır makineli tüfeklerini yerleştirmektedirler. Ayrıca faşistler SSK Hastanesini de üs olarak kullanmaktadırlar.

 İKİNCİ SALDIRI BAŞLATILIR

1 Temmuz Salı’yı Çarşamba’ya bağlayan gecedir. “Ya susturacağız, ya kan kusturacağız” sloganıyla ikinci katliam başlatılır. Terlemez Evler ile SSK Hastanesi civarında yerleştirilen uzun menzilli silahlarla Solcu ve Alevi evlerine ateş açılır. Alevi, Sol-Devrimci ve Demokrat görüşlü yurttaşların evlerine girişilen saldırılar sonucunda 4 Can hayatını kaybeder, 50’ye yakın ev ve işyeri tahrip edilerek yakılır. Faşistlerin egemen olduğu Bahçelievler, Mutluevler, Etievler, Yavrutuna, Terlemez Evler, Ulukavak, Çatalhavuz, SSK Semt ve mahallelerinde silah sesleri kenti inletmektedir. Çorum’un üstüne kara duman çökmüştür. Semtin tüm telefon şebekeleri kesilmiş, haber alınamamaktadır.

2 Temmuz Çarşamba günü Çorum’un halk pazarıdır. Köylülerin Çorum’a alışveriş amacıyla yoğun olarak geldikleri gündür. Pazarda satılacak ürünlerini yanlarına alıp Traktör ve Minibüslerle Çorum’a doğru yola çıkarlar. Yollar maskeli ve silahlı faşistlerce tutulmuştur. Köylerden Çarşamba pazarına gelen tüm araçlar durdurulur, kimlik kontrolü yapılır, Alevileri ve Solcuları alıp kendi karargâhlarına götürürler. Götürdükleri insanların ellerini ve ayaklarını bağlayıp işkence ederler. Köylülerin satmak için pazara getirdikleri ürünleri yağmalayıp, Traktörleri ve Minibüsleri yakarlar.

TRT BİLDİRİYOR: “KOMÜNİSTLER CAMİLERİ YAKTI!”

TRT’de “Çorum’da Alaaddin Camisi’ne patlayıcı madde atılması ve dışarıdan ateş açılması ile olaylar başladı” haberini aralıklarla sık sık vermektedir. Çorum’da “Komünistler, Aleviler Cami’yi bombaladı” söylentisi polis telsizinde de devamlı yaygın bir şekilde anons edilir. Oysa Cami’ye ne patlayıcı madde atılmış, ne de dışarıdan ateş edilmiştir, bu koca bir senaryo ve uydurma haberdir. Bu uydurma-yalan haberin yaymasıyla birlikte faşistler yığınak yapmaya başlar.

Çorum Cumhuriyet Savcısı Ertem TÜRKER, bu konuyla ilgili olarak şu açıklamayı yapar: “Alaaddin Camisi’nin bombalandığı haberi olaydan bir saat önce bütün şehirde duyulmuştu. O sırada ben Merkez Jandarma Karakolu’ndaydım. Cami bombalandı diye polis telsizi duyurdu. Bu telsizin hemen arkasından bir askeri telsiz duyuldu. Yüzbaşı Naiz “Bombalama olanağı yok, hangi polis bu haberi verdi?” diye bağırıyordu. TRT’nin Çorum muhabiri de böyle bir haber vermediğini söylemiştir. Askeri yetkililer ve Vali’de haberi doğrulayıcı veya yalanlayıcı bir açıklama yapmamışlardır.

Bu yalan haberi, TRT’nin Çorum muhabiri bu haberi kendisinin yapmadığını söylese de, TRT polis kaynaklı olduğunu söylediği haberde ısrar eder ve ard arda haber yapar. (Haberi telsizle yayan polis ortaya çıkarılamamıştır.) Bu yalan haber; hizmet kusuru değil; “görevi” yerine getirmek amacıyla duyuruldu. TRT bu haberi verirken “devlet” talimatı doğrultusunda hareket etmişti. Çünkü 2 Haziran 1980 günü Genel Kurmay Başkanı Kenan Evren’in Aleviler “iç tehdit Unsuru”dur, talimatı vardı. TRT’de bu talimat gereği hareket etmeye kendini kodlamıştı.

HEDEF BELLİDİR

Aynı anda bütün Camilerde de “Komünistlerin Camileri yaktığına dair benzer propagandalar yapılır. “Cuma namazı” sırasında bütün Camilerden aynı anda birer kişi ayağa (birer faşist) kalkarak Alaaddin Cami’sinin “komünistler” tarafından bombalandığını söyler. Hedef bellidir: Milönü Mahallesi, Aleviler, Solcular ve Demokratlar! Bir anda Çorum’un tüm Camileri “Komünistlere Ölüm” çığlıklarıyla boşalmaya başlar. Saldırılar doruk noktasına çıkar.Saldırgan faşistler, Alevilerin toplu olarak yaşadıkları Milönü ve Nadık semtine giremezler. Çünkü devrimcilerle birlikte halk barikatlar arkasında yoğun bir direniş sergilemektedir.

Bu gelişmeler üzerine Vali sokağa çıkma yasağı ilan eder. Solcular, Aleviler ve Demokratlar sokağa çıkma yasağına uyarken, devlet destekli faşist saldırganlar ellerini kollarını sallayarak rast gele ateş eder, ev ve işyerlerini yakarlar. Devlet güvenlik güçleri, Alevilerin, Devrimcilerin ve Demokratların yoğunlukta olduğu semt ve mahallelerde silahtan arındırma, taciz ve tutuklama eylemleri gerçekleştirip 100’e yakın insanı gözaltına alırken, faşistlerin örgütlü olup, saldırı üssü olarak kullanıldığı semt ve mahallerde hiç bir şey yapmaz.

KATLİAM BAŞLIYOR   

İçişler Bakanlığından gelen bir tel emrinin gereği yapılarak; Alevi köylerini Çorum’a yollar kontrol altına alınarak izole/enterne edilir. 4 Temmuz 1980 Cuma sabahı, Vali bir gün önce koyduğu sokağa çıkma yasağını kaldırır. Kontgerillaya bağlı birimler, paramiliter güçler ve faşistler kendi adamlarını saldırıların organize edildiği, Ulu Cami, Alâadin Cami, Belediye Garajı gibi yerlere mevzilendirirler.  Eski Samsun Yolu Milönü’nün ortasından geçer, stratejik bir noktadır. Ülkücüler devletin kolluk güçleriyle işbirliği yaparak stratejik noktalara konumlanmaya başlar. Buralardan uzun menzilli silahlarla topyekûn bir saldırıya geçerler…

Eski Ekin Yolunun bulunduğu yerdeki Cami’nin üstüne otomatik silah yerleştiren faşistler, oradan halkın üzerine ateş açarlar. Caniler, aynı gün esir aldıkları biri kadın olmak üzere 10’a yakın insanı katlederler. O günün haberleri iç açıcı değildir. İskilip yolu üzerinde Yazı Mahallesinin çıkışında bir kadın 7 kişinin elleri bağlı olarak silahla öldürülmüş bulunur. SSK Hastanesinin morgunda 7 ceset bulunmaktadır.

KAYSERİ HAVA İNDİRME TUGAYI ÇORUM’DA

Kayseri Hava İndirme Tugayı Nevşehir’den hareket eden bir Jandarma komando birliğini havadan indirme ile Çorum’a sevk eder. Polis panzerleriyle Kayseri’den getirilen Jandarma komando birlikleri, “ortak karar gereği” halkın üzerine ateş açar. Öğretmen Mustafa Yıldırım ve Raif Erden bu saldırıda katledilir. Mustafa Yıldırım Eti Ortaokulunun arkasında, halka ateş açan bir polis panzerinin kurşunlarıyla, Raif Erden’de “ince esmer ve 1.70 boylarında bir asteğmen” tarafından ilk önce arkasında ateş edilerek yaralandıktan sonra panzer de açılan ateş ile katledilir.

SSK HASTANESİ, “CİNAYET VE İŞKENCE MERKEZİ”

Polis panzeri ve arkasındaki üç sivil araç ile Alevilerin ve Sol görüşlü halkın oturduğu mahallelere operasyona girişirler. Bir yandan faşistler tarafından silahlı saldırıya uğrayan halkın üzerine panzerlerle ateş edilirken diğer yandan da evler yakılır. Saldırı esnasında, açılan ateş sonucu Hüseyin Özdemir ve Tıp öğrencisi Süleyman Atlas’ın da içinde olduğu 10’un üzerinde insan yaralanır. Tıp öğrencisi Süleyman Atlas omuzundan vurularak hafif bir şekilde, yaralanmıştır. Polisler, Süleyman Atlas’ı alıp SSK Hastanesine götürmek isterler, ancak orada bulunan kadınlar, “aman ha çocuğu vermeyin, bunlar SSK hastanesine götürüp orada öldürecekler” diye bağırırlar. Polisler yaralı Süleyman Atlas’ı panzere alarak SSK Hastanesine götürürler. Süleyman Atlas hastanenin bodrum katında vahşice işkence edilerek katledilir.

Bir Polis panzeri ve arkasındaki üç sivil araba Nadık mahallesinden geçerken, içerisindekiler,  hedef gözetmeden her tarafa ateş açarlar. 23 yaşındaki üç çocuk annesi ve hamile; Hatem (Hatun) Dursun isimli kadın, kafasına isabet eden iki kurşunla yaşamını yitirir. Barikatların dışındaki insanlar, kuytu ve çukur yerlere saklanarak; panzerlerin hedefi olmaktan kurtulurlar.

SSK Hastanesi başından beri faşistlerin kontrolündeydi. Sigorta Hastanesi, “cinayet ve işkence merkezidir.” Yaralı bir şekilde, faşistlerce ele geçirilen halktan (Alevi-Solcu) insanlar SSK Hastanesine götürülüp, hastanenin bodrum katında işkence edilerek katledildiler. Milönü’nün Samsun Yolu’na bakan kısmının tamamı polis panzerleriyle kuşatılıp, savunma komiteleri tarafından kurulan barikatlar kaldırılır.

Böylelikle savunma komitelerinin çok önemli stratejik noktası kaybedilmiş olunur. Panzerli saldırıdan sonra, Ortaköy, Ankara, Osmancık, Merzifon, Mecitözü ve tüm yollar faşistlerin ve devletin kolluk güçlerinin denetimine geçer. Aynı gün Alaca ilçesinde de Alevilerin ve Solcuların yoğun bir şekilde oturduğu Denizhan Mahallesine de faşistler tarafından saldırı düzenlenir. Savunma komitesi derhal bir görevlendirme yaparak, Alaca’ya gönderir.

SONUÇ:

27 Mayıs’ta başlatılıp 6 Temmuz’a (1980) kadar süren katliamda 57 Alevi, Solcu, Devrimci, Emekçi canımız katledildi. 200’ün üstünde canımız yaralandı; Yüzlerce iş yeri ve ev tahrip edilerek yakıldı, yıkıldı. Çorum’da tam bir vahşet yaşandı ve bu vahşet binlerce ailenin göçüyle sonuçlandı. Diğer katliamlarda ve saldırılarda olduğu gibi, Çorum katliamında da devlet güvenlik güçleri, ülkücüler ve gericiler el ele verdiler. Bu faşist zihniyete karşı, demokratlar, devrimciler ve Aleviler birlikte ortak hareket ettiler, ortak kararlar ve ortak savunma tedbirleri aldılar. Eğer barikatlar kurulup direniş ateşi yakılmasaydı, Maraş katliamından çok daha büyük vahşet, çok daha büyük bir katliam Çorum’da gerçekleşirdi.

Çorum’da katledilen Canlarımızın ve Yoldaşlarımızın anıları önünde saygıyla eğiliyorum. Ve faşist güruhu durdurmak için savunma barikatlarını kurup direniş ateşini yakan ve bedenlerini siper eden Devrimci Yoldaşlarımızı ve Halkımızı Saygıyla ve Sevgiyle Selamlıyorum. Çorum Katliamını Unutma, Unutturma!

 

KAYNAKLAR.

1- Çorum Gazetesi, 23.07.1980.

2- Nokta Dergisi, Sayı: 22 (08.06.1986) .

3- Cumhuriyet Gazetesi, 02.06.198.

4- Sadık Eral, Anadolu’da Alevi katliamı, Yalçın Yayınları.

5- Gazi Eke, Yaz Mevsiminde Katliam ve Direniş, Nitelik Kitap Yayınevi.

6- İbrahim Satılmış, Barikatlar Düşerken, Hazırlayan Oktay Duman, Ozan Yayıncılık.

7- Mehmet Kabadayı, Osmanlı ve Cumhuriyet Dönemi Kitle Katliamları, Vesta Yayınları.

 

 

Mehmet KABADAYI.İletişim: Mehmet_k.34@hotmail.com

Continue Reading
Click to comment

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Mehmet Kabadayı

 BİZE NE OLDU?

MEHMET KABADAYI

Published

on

“İnsanlarla yüz yüze konuşarak her sorunu halledebilirsin; ama bazı insanlar gelir önüne, hangi yüzüne konuşacağını bilemezsin.” Pablo NERUDA.

Değerli okuyucular; gündemimizde birçok konu var ama yaklaşık bir aydır gündemimizi iki konu oluşturuyor. Biri “özel statülü” Alevi lisesi, bir diğeri de Alevi-Bektaşi Dergâhları konusu. Hepiniz de biliyorsunuz ki; Alevi toplumunun sorunu sadece bunlar değil.  Devletin anayasasının ilk maddelerinde bulunan demokratik, laik, sosyal hukuk devleti ilkelerinin uygulanmamasından kaynaklı olarak eşit yurttaşlık sorunu ve Zorunlu din dersleri sorunu da dâhil birçok sorunlar var.

Devlet aklı her dönem tüm kurum ve kuruluşlarıyla Alevi toplumunu asimile etmek için var gücüyle çalışmış, manipülasyon (hileyle yönlendirme) politikalarıyla elinde olan tüm olanakları kullanmıştır. Selçuklu ve Osmanlı’ döneminden hiç bitmeyen, Cumhuriyet döneminin ilk yıllarından başlayıp günümüze kadar devam eden yok etme, etkisizleştirme ve çürütmeyle karşı karşıyayız. 1924’ten günümüze Cumhuriyet kadroları ve tüm hükümetleri  (tüm iktidarları) Aleviliği dönüştürmeye, Alevileri de asimilasyon ve manipülasyon (hileli yönlendirme) yöntemiyle öz değerlerinden uzaklaştırmayı kendilerine şiar edindiler.

Öz değerlerinden uzaklaştırma, etkisizleştirilme ve çürütme politikaları günümüzde de tüm hızıyla devam ediyor.  İşte bu kendi değerlerinden uzaklaştırma ve kendi hakikatinden bihaber hale getirmenin örneklerinden biri de sözüm ona “özel statülü” Alevi lisesidir. Her dönemde olduğu gibi günümüzde de devlet, asimilasyon ve manipülasyon işini yalnız ve tek başına yapmıyor yine bu toplum içinde devşirdiği hınzır paşalarla yapıyor. Tarihin çöplüğünde yerini almış hınzır paşalar gibi, günümüzde de asimilasyona aracı olan hınzır paşalar da tarihin çöplüğünde yerlerini alacaklardır.

Bu yapı yıllardır devlet tarafından yürütülen Alevileri asimile etmenin ve içten çürütmenin bir başka ayağıdır. Bu yapı birkaç yıl önce Ankara-Mamak-Tuzluçayır’da uygulanmaya konulan Cami-Cemevi projesi kadar tehlikelidir. Hünkâr Hace Bektaş Veli’nin deyişiyle, “Bilimle gidilmeyen yolun sonu karanlıktır…” Bilimin ve ilimin ışığında yola revan olup, Hakk ve Hakikat aşkına yolu yürütenler, her türlü asimilasyonuna karşı mücadele ettikleri gibi bu ve benzeri oluşumlara karşı da mücadele edeceklerdir, bundan hiçbir şüphemiz yoktur…

Değerli okuyucular; bu konuları birçok kez yazdım ama yaşanılanları görünce anladım ki tekrar tekrar yazmak gerekiyor. Türkiye Cumhuriyeti Devlet tekçi, yasakçı yapılanmasına Mustafa Kemal Atatürk’ün emriyle Diyanet İşleri Başkanlığını kurarak başlıyor. Diyanet İşleri Başkanlığı, 3 Mart 1924 tarihinde 429 sayılı kanunla Şer’iye ve Evkaf Vekâleti’nin yerine kuruluyor. Devamında Türkiye Cumhuriyeti Başbakanlığına bağlanıyor. “İslâm dininin inançları, ibadet ve ahlâk esasları ile ilgili işleri yürütmek, din konusunda toplumu aydınlatmak ve ibadet yerlerini yönetmekle görevli kurumdur” diye Diyanet İşleri Başkanlığının görevleri sayılıyor. Diyanet’in varlığı ve sayılan bu görevleri başlı başına evrensel laiklik ilkesine aykırı değil midir? Laik devlet din işlerine karışır mı? Laik devlet Müslüman olmayan yurttaşlarından aldığı vergilerle bu kurumu finanse eder mi?

Devlet çıkardığı 429 sayılı kanunla da yetinmiyor, devamında 18 Mart 1924 tarihinde 442 sayılı Köy Kanununu çıkartıyor. Şimdi bu kanunda ne var diyeceksiniz; bu kanunun birinci maddesi yerleşim yerlerinin nüfus sayılarını belirterek il-ilçe (kasaba-nahiye) olmak için yeterliliklerini sayıyor. İkinci madde: “Cami, mektep, otlak, yaylak, baltalık, gibi ortak malları bulunan ve toplu veya dağınık evlerde oturan insanlar bağ ve bahçe ve tarlalarıyla birlikte bir köy teşkil ederler” diyor. Anlaşıldığı üzere bu kanunun ikinci maddesinde Müslüman köyü demediği için; bu kanun maddesi tüm köyleri kapsıyor. Şimdi anladınız mı Alevi köylerine niçin Cami yapılmak istendiğini ve bunda da ısrar edildiğini…

30 Kasım 1925 tarihinde Tekke, Zaviye ve Türbelerin kapatılması dair 677 Sayılı Kanunla da Hace Bektaş Veli Dergâhı ve tüm Alevi Bektaşi Dergâhları kapatılıyor. Yetmiyor Alevi-Bektaşi Yol Önderlerinin Pirlik, Mürşidlik, Dedelik, Babalık ve Çelebilik gibi unvanları yasaklanıp, falcılar, üfürükçüler ve muskacılarla aynı sepetin içine konuluyor. Değerli okuyucular; Alevi Bektaşi Dergâhları Alevilerin inançsal, sosyal, kültürel, muhabbet ve eğitim merkezidir. Alevi Dergâhları, eşitlikçi yaşamın, sosyal paylaşımın ve toplumcu dayanışmanın öğretisinin yapıldığı mekânlardır. Alevi-Bektaşi Yol önderlerinin falcılarla, üfürükçülerle ve muskacılarla uzaktan ve yakında hiçbir ilgisi olmaz…

23 Mayıs 1928 tarih ve 432 sayılı Heyeti Umumiye kararı ile Hace Bektaş Vakfının tüm hakları yok saylıyor. 05 Haziran 1935 tarih ve 2762 sayılı yasa ile Vakıflar Genel Müdürlüğüne devrediliyor. Tüm bu olup biteni açık bir şekilde anlatmak ister isek sözü edilen Genel Müdürlük, Hace Bektaş Vakfına ait mal ve mülklere el koyup, emlâk ve araziyi satarak paraya çeviriyor. Vakıflar Genel Müdürlüğü 1963 yılında Dergâhı Kültür Bakanlığı bünyesine veriyor ve 16 Ağustos 1964 yılında Dergâh müze olarak açılıyor. Bu tarihten itibaren, Dergâh müze statüsünde olduğu için Aleviler son 3-4 yıl önceye kadar Dergâha biletle giriyordu… Dünyanın hiçbir yerinde hiçbir inanç mensubu kendi inanç merkezi müze oldu diye kutlama (şölen) yapmaz. Ve yine dünyanın hiçbir yerinde hiçbir inanç mensubu kendi inanç merkezine biletle girmez! Bu konu ile ilgili Alevinet Haber’de yazdığım Tarihi Hakikatlerle Yüzleşme başlıklı yazıma da bakabilirsiniz.

Değerli okuyucular; Alevi kurumları 4 Temmuz’da Hace Bektaş Veli Dergâhını Ziyaret ettiler ve Dergâhta Cem olmak istediler. Ancak müze görevlisi “burası müzedir” kültür bakanlığından izin almadan buradan Cem yapamazsınız dedi ve karşı çıktı. Ardından bazı Alevi kurum başkan ve yöneticileri, bazı dedeler-babalar ve bazı yazarlar dünyanın hangi ülkesinde ibadet devlet iznine bağlıdır, Dergâhta Cem olmak için izin mi alacağız diye tepki gösterdiler. Evet, kanun ve yasa çerçevesinden baktığınızda müze müdürü görevini yapmaktadır. O kanun demokratiktir ya da değildir onun tartışması ayrıca yapılır. Naçizane bana göre o kanunların hiç biri demokratik değildir ve evrensel laiklik ilkesine de aykırıdır. Devlet, 95 yıldır laiklik ilkesini çiğneyerek  “din, vicdan, inanç ve düşünce özgürlüğü” gibi evrensel kuraları ihlal etmektedir.

Düz mantıkla baktığınızda Alevi kurum başkan ve yöneticilerinin, Dedelerin-Babaların ve kimi yazarların itirazları da yerindedir. Yalnız bu itirazlar “üstü kapalı ne şiş yansın ne kebap yansın” mantığıyla yapılmaktadır. Müze Müdürü, durup dururken Alevilerin kendi Dergâhında “Cem yapmasını, Semah dönmesini ve Muhabbet etmesini yasaklıyor ve izne bağlıyor” gibi bir algı yaratılıyor. 30 Kasım 1925 tarihinde Tekke, Zaviye ve Türbelerin kapatılması dair 677 Sayılı Kanun yürürlükte olduğu için Alevi-Bektaşi Dergâhlarının yasaklı, HBV Dergâhının müze statüsünde olduğu, Aleviliğin ve Alevi yol önderlerinin (Pir-Mürşid-Dede-Baba) bu ülkede yasaklı olduğu kamuoyuna gerçekler ortaya konularak açık ve net bir şekilde açıklanmıyor. Toplumsal değerlerimize karşı yapılan tarihsel ve güncel haksızlıklar yetmezmiş gibi içimizden çıkan birilerinin tüm bu olup bitenleri yok sayması yüreğimize sızı sokup canımızı yakıyor,  İşte bu nedenlerle içimiz sızlıyor…

Derviş diyor ki; “bilimin ışığında yürüyenler hakikati kendine yol edinirler.” Alevi kurumlarının başındaki pirler, dedeler,  babalar ve yöneticiler daha ne zamana kadar bu kanunlar yokmuş gibi davranacağız? İçimizden çıkmış kimi kariyer, menfaat ve çıkar düşkünleri, Aleviliği içten içe bir ağaç kurdu gibi kemiriyorlar. Bütün bunlar da yetmiyor birde toplumu manipüle ediyorlar. Aleviliği kendi egolarına ve hırslarına bulaştıranlara karşı daha ne kadar sessiz kalacağız?  İnanç önderlerimizin bize bıraktığı değerlerin içinin boşaltılmasına ve çürütülmesine daha ne kadar katlanacağız? Bizim biz olmaya hakkımız yok mu? Aşk İle.

 

Continue Reading

Mehmet Kabadayı

2 Temmuz 1993, Sivas Madımak Oteli Katliamını unutmadık!

MEHMET KABADAYI

Published

on

“Dünya Çok Acı Çekiyor. Ama Kötü insanların şiddetinden değil, iyi insanların sessizliğinden.”  NAPOLEON.

Pir Sultan Abdal büyük bir Alevi Ozanı ve Alevi halk önderidir. “O Anadolu halkının bağrında açmış bir kızıl güldür.” Pir Sultan Abdal, 16. yüzyılda Osmanlı’nın baskıcı, inkârcı, soyguncu ve katliamcı yönetimine başkaldırmış liderdir. Pir Sultan Abdal, “Kadılar, müftüler fetva yazarsa/  İşte kement, işte boynum asarsa/ İşte kılıç, işte kellem keserse/  Dönen dönsün, ben dönmezem yolumdan” dediği için, Hızır Paşa tarafından asılarak katledilmiştir. O yaşamı boyunca zalimin karşısında asla geri adım atmamış, dik duruşunu darağacında da sergilemiş ve düşünceleri için, inancı için, halk için serini (başını) meydana koymuştur. Osmanlı, bu büyük halk önderini sadece darağacında katletmekle yetinmemiş, deyişlerini ve şiirlerini de yasaklamıştır. Ama tarihin akışının önünde kimsenin duramayacağı gerçeği Pir Sultan Abdal ile de bir kez daha kanıtlanmış; halkımız 400 küsur yıldan fazla bir süredir ki, Pir Sultan’ın deyişlerini, türkülerini, şiirlerini kuşaktan kuşağa aktararak söyleyegelmiş ve bu büyük önderi sahiplenmiş davasını ve ilkelerini benimseyerek bu günlere kadar gelmiştir.

 4 EYLÜL 1978 SİVAS!

2 Temmuz 1993’te Sivas’ta yaşanan Madımak Oteli Katliamı, 1980 öncesi yaşanan Sivas Katliamı’nı “gölgede” bıraktığı için, Sivas Katliamı denince, akla ilk olarak, Madımak Oteli katliamı gelmektedir. “Bütün toplulukları dağıtıla, bütün malları talan edile, bir tek ferdi canlı bırakılmaya…” denilen 1514 Tarihli İbni Kemal Fetvası uygulanmaya sokularak, 4 Eylül 1978 sabahı; “Ey Müslümanlar ne duruyorsunuz, Aleviler, komünistler namazdan çıkan Müslümanlara saldırdı, Müslümanlar katledildi” anonslarıyla Aleviler üzerine saldırılar başlar. Bu saldırılarda, ilk olarak yaşlı bir kadın, katledilir. Çok sayıda da insan yaralanır. Saldırganlar tarafından pazar yeri ve sokaklar, yıkılır, tahrip edilir, evler yakılır, yıkılır. Halk, şaşkınlık ve panik içindedir. Sıkılan kurşunlar altında, sığınacak yer için, sağa sola kaçar. Megafonlarla slogan atarak dolaşan saldırganlar, “Aleviler camiyi bombaladı, 300 dindaşımız katledildi, gün cihat günüdür” propagandasıyla, saldırılarına destek aramaya çalışırlar.

Bu yalan ve kışkırtıcı anonslara karşı çıkan bir Cami imamı, saldırganlar tarafından dövülüp etkisizleştirilir. Saldırılarda 10 Can katledilir, 100 Can’da yaralanır.  Saldırılar, 1000’e yakın işyerinin tahribi, talanı ve çok sayıda evin yakılıp yıkılmasıyla sonuçlanır. Saldırılarda Alevi mahallelerine (Alibaba Mahallesi) ambargo uygulanır, mahalleye giriş ve çıkışlar engellenir. Bu saldırılar yaşanırken, güvenlik kuvvetleri, ya etkisizdirler veya saldırganların işini kolaylaştıran bir tutum içindedirler. Bu arada suçlular izlerini kaybettirmişler, bunların yerine, her zaman olduğu gibi, evleri ve işyerleri yıkılan yakılan, talan edilen ve saldırıya uğrayanlar gözaltına alınmışlardır. Yapılan sözde yargılamalarda, hiçbir sonuç çıkmadığı gibi, saldırılar, Alevilerin ve devrimcilerin üzerine yıkılmak istenmiş, mağdurlar suçlanmıştır.

1 VE 2 TEMMUZ 1993’TE SİVAS’TA YAŞANANLAR!

Dönem 1991’de kurulan DYP-SHP koalisyon hükümeti dönemidir! Sivas’ta,  1–4 Temmuz 1993’te, Pir Sultan Abdal etkinliklerinin dördüncüsü düzenlenecektir. Pir Sultan Abdal Kültür Derneği yöneticileri, etkinlikleri demokrasi ve özgürlük yanlısı kesimlerin temsilcileriyle ortaklaşa yapma kararı alır ve bu amaçla, çeşitli demokratik kitle örgütlerine, yazarlara, ozanlara, sanatçılara çağrı yaparlar. Derneğin çağrısına çok sayıda örgüt, yüzlerce yazar, ozan ve sanatçı olumlu yanıt verir. Pir Sultan Abdal Kültür Derneği’nin yöneticileri, Kültür Bakanlığı’nın ve Sivas Valiliğinin katkılarını da ister. Kültür Bakanlığı ve Sivas Valiliği, bu istemi olumlu karşılar ve mali katkı yanında, konaklama ve ağırlama konusunda da katkıda bulunulacağını bildirir. 4 günlük etkinlik programına katılmak için, 30 Haziran 1993 akşamı, ozanlar, yazarlar ve sanatçılardan oluşan yüzlerce kişi otobüslerle Ankara’dan Sivas’a hareket eder ve ertesi gün Sivas’a gelirler.

Sivas Kültür Merkezi’nin konferans salonunda yapılacak olan 1 Temmuz’daki program oldukça yoğundur.  Pir Sultan Abdal Kültür Derneği’nin Genel Başkanı Murtaza DEMİR bir açış konuşması yapar. Devamında Sivas Valisi Ahmet KARABİLGİN ve yazar Aziz NESİN’de birer konuşma yapar. Saat 17.00’de Kültür Merkezi’nde Hasret GÜLTEKİN’in dinletisinden sonra, “Çağların Pir Sultanlarından Günümüz Pir Sultanlarına” başlığıyla düzenlenen panel başlar. Yazar – Gazeteci Sami KARAÖREN’in yönettiği panele, Asım BEZİRCİ, Prof. Dr. Afşar TİMUÇİN, Aydın ÇUBUKÇU ve Hüseyin GÜLKANAT panelist olarak katılırlar. Pir Sultan Abdal etkinliklerinin birinci günü, halkın ilgisi ve coşkusuyla noktalanır.

2 Temmuz Cuma günü program saat 10.00’da başlar. Etkinliği düzenleyen ekip, gün içindeki çalışmaların daha başarılı ve coşkulu geçmesi için hazırlıklarını tamamlamaya çalışır. Buruciye Medresesi’ndeki fotoğraf ve kitap sergilerine gösterilen ilgi aynı yoğunlukta sürer. Saat 14.00’de Kültür Merkezi’nde Arif SAĞ’ın dinletisinden sonra, “medya ve emperyalizm” paneli yapılacaktır. Hasan UYSAL’ın yöneteceği panele, Sami KARAÖREN, Raif TÜRK, Şükrü GÜNBULUT, Mustafa YALÇINER ve Soner DOĞAN da panelist olarak katılacaktır. Etkinlik programı devam ederken,  bazı Cami önlerinde ve yakınlarında birtakım gruplaşmalar görüldüğü ve bir saldırı olabileceği haberi fısıltı halinde yayılır. Irkçı-gerici örgütler, Malatya, Maraş, Elazığ, Çorum, Tokat, Kayseri gibi çevre illerdeki deneyimli militanlarını Sivas’a taşımışlar ve militanlar, Belediye’nin ve dini vakıfların yurtlarında konuk edilmişler.

Sivas halkının dini duygularını “tahrik”  etmek amacıyla katliamdan iki gün önce bir bildiri dağıtılmış! Katliamdan iki gün önce dağıtılan bildirilerden biri aynen şöyle: “Müslüman Kamuoyuna, Bismillâhirrahmânirrahim, “Peygamber, müminlere kendi canlarından ileridir. Onun hanımları da müminlerin analarıdır.” (Ahzâb:6) “Müminlere öz canlarından daha ileri olan Allah Resulü (S.A.V.)’ne ve O’nun temiz zevcelerine, Allah’ın beytine (Kâbe’ye) ve Kitab-ı Kur’an’a alçakça küfredilmekte ve müminlerin izzet ve namuslarına saldırılmaktadır. Dünyanın bazı bölgelerinde şeytan ve onun yandaşları olan emperyalist kâfirler, dinimize ve mukaddes değerlerimize dil uzatmaktadırlar.

Bunun başını ise satılmış, mürtet Salman Rüşdi köpeği çekmektedir. Bu şeytanî oyunlara karşı, izzetli ve duyarlı Müslümanlar yiğitçe mücadele ortaya koyarak, bu uğurda canlarını feda etmekten çekinmemişlerdir. Bu iğrenç oyunların bir uzantısı olarak ülkemizde de; Aydınlık gazetesi denilen bir paçavrada, mel’un Rüşdi’nin figüranlığına soyunan, dünya emperyalizminin gönüllü uşağı Aziz NESİN, aynı şekilde, Kur’an’ın korunmuşluğuna dil uzatmış, Hazret-i Peygamber (S.A.V.)’in aile hayatını (hâşâ) bir genelev ortamına benzetmiş ve ümmetin anaları olan hanımlarına (hâşâ) fahişe deme cür’etinde bulunmuştur.

Bu olay, dünyanın değişik yerlerinde kâfir devletler tarafından dahi kabul görmezken, basımına müsaade edilmezken, ne yazık ki laik ve ikiyüzlü T.C. Devleti tarafından yayımlanmasına izin verilmiş, ayrıca bunu kabullenmeyip protesto eden izzetli Müslümanlar, devletin polis ve jandarması tarafından coplanmış, kurşunlanmış, bir kısmı da hapishanelere atılmıştır. “Salman Rüşdi köpeği Müslümanlar’ın çok az olduğu kâfir bir ülkede korkudan sokağa çıkmaya bile cesaret edemezken, onun yerli uşağı Aziz Nesin köpeği, yanında kendisiyle beraber bir ekiple birlikte, şehrimiz Valisi tarafından davet edilip, şehirde adeta Müslümanlarla alay edercesine gezebilmektedir. Kâfirler şunu iyi bilmeli ki: İslâm’ın Peygamber’ini ve kitab’ın izzetini korumak için, bu uğurda verilecek canlarımız vardır.ü

Gün, Müslümanlığımızın gereğini yerine getirme günüdür. Gün, Allah (C.C.)’ın vahyi Kur’an-ı Kerim’e, Allah’ın meleklerine, Allah’ın Resûlü Hz. Muhammed (S.A.V.)’e, o’nun ailesine ve ashabına yöneltilen çirkin küfürlerin hesabının sorulması günüdür. İman edenler, Allah yolunda savaşırlar. Kâfirler de tagut yolunda savaşırlar. O halde şeytanın dostlarıyla savaşın. Çünkü şeytanın hilesi zayıftır.’ ( Nisa:76) “Galip gelecek olanlar, şüphesiz ki Allah taraftarı olanlardır.” Müslümanlar!  Aslında bu bildiri ileride olacakların da habercisidir.

Birinci bildiriye ek olarak, 1 Temmuz gecesi de başka bir bildiri de evlere dağıtılır: “Halkımıza Çağrı; “Müslüman halkın yaşadığı bu ülkede, İslam için binlerce şehit verilmiş bu topraklarda, bir kesim tarafından, ‘basın özgürlüğü, düşünce hürriyeti’ adı altında, Müslümanların kutsal değerlerine sözlü veya yazılı olarak kimse saldıramaz. “Biz Müslümanlar, canımız pahasına da olsa, bu değerlerimizi korumakta kararlıyız.” Müslüman halkımızdan bu konularda duyarlı olup, İslam’ın değer yargılarını alaya alanlara izin vermemelerini, ne pahasına olursa olsun bunu engellemeyi dini bir görev olarak bilmelerini, bu alçaklar karşısında susulduğunda, yarın mahşerde Allah’a nasıl hesap vereceğimizi düşünmelerini istiyoruz.

‘Müminlerin, Peygamberi kendi nefislerinden çok sevmeyi gerekir. O’nun eşleri, onların anneleridir…’ ( Ahzâb Suresi, Ayet: 6) ‘Ve kâfirlerin hesapları varsa, Allah’ın da bir hesabı vardır. Allah hesabı çabuk görendir.’ (Enfal Suresi, Ayet: 30)“ “Kâfirler istemese de, Allah nurunu tamamlayacaktır.” ( Saff Suresi, Ayet:8) “Not: Bu yazıyı okuyan, Allah rızası için çoğaltarak dağıtsın.” Müslümanlar! Dağıtılan bu bildirilerin yanında, etkinliklerin ikinci günü, Sivas’taki sağ eğilimli yerel basında (Hürdoğan, Bizim Sivas, Hakikat, Anadolu, Yeni Ülke, vb. Gazetelerde) halkı “tahrik” edici başlıklarla donatılmış haberler çıkar. Dağıtılan bu iki bildiriye ve sağ eğilimli yerel basında çıkan haberlere rağmen, devlet yetkilileri gerekli güvenlik tedbirlerini almamışlardır!

Bu kışkırtıcı bildirilerin ve ‘tahrik edici’ yayınların ardından, 2 Temmuz Cuma günü saat 13.00 sularında değişik camilerden çıkan yüzlerce kişi öncelikle etkinliklerin yapıldığı Kültür Merkezine doğru “tekbir” sesleriyle ve önceden hazırlanmış, sopalar ve çeşitli saldırı aletleriyle donanmış bir şekilde “Sivas laiklere mezar olacak”, “Cumhuriyet Sivas’ta kuruldu”, “Sivas’ta yıkılacak”, “Şeriat gelecek”, “batıl zail olacak” sloganlarıyla saldırmaya başlarlar. Kültür Merkezi önünde yeteri sayıda güvenlik gücü yoktur, var olanlarda saldırıyı engelleyecek güçte değildir. Kültür Merkezi’nin camları, kapıları ve pencereleri kırılır. Ve nihayet Kültür Merkezi boşaltılır, içerdekiler güvenli yerlere götürülürler. Bu arada, yeni katılımlarla saldırganların sayısı on bine yaklaşır.

 

Saldırgan kitle, büyük bir hırsla Kültür Merkezi’nden Valiliğe yönelir. Valilik önünde toplanan binlerce saldırgan, “Vali istifa, Sivas size mezar olacak, şeriat gelecek, zulüm bitecek, yaşasın şeriat, Muhammed’in ordusu kâfirlerin korkusu, yaşasın Hizbullah, kahrolsun laiklik, şeriat isteriz…” sloganlarıyla valilik binasını taşa tutarlar. Saldırganlardan bir grup da Halk Ozanları Heykeli’ne yönelir ve heykeli, kazma ve balyozla parçalayıp yerlerde sürüklemeye başlar. İlerleyen saatler de sayıları 15 bine yaklaşan saldırganlar, oradan da kent dışından etkinlikler için gelen, yaklaşık 150 insanın kaldığı Madımak Oteline yönelirler.

Oteldekiler büyümekte olan tehlikeyi fark etmiş ve telefonla Sivas Valisini, Emniyet Müdürünü ve diğer siyasi yetkilileri arayarak önlemlerin arttırılmasını talep ederler. Ulaşılan her yetkili, “korkmayın, her türlü önlem alınmıştır” yanıtını verir! Ellerinde benzin bidonlarıyla Otel’in önüne gelen saldırganlar Otel’in camlarını kırarlar.  Saatler 18.00 civarıdır. Madımak Oteli’ne sığınmış yüzlerce kişi, pencerelerden saldırganların oteli yaktığını izlemekte, korku içinde kurtarılmayı beklemektedir. Karanlık çökmek üzeredir, elektrikler de kesilmiştir. Saldırganlardan kimileri, otelin önündeki arabaları ters çevirerek ateşe verirler, kimileri de lobinin olduğu ikinci kata çıkarak, gaz ve benzin dökerek sloganlar eşliğinde Otel’i ateşe verirler.

Gözü dönmüş caniler, Oteli yakmak için ellerinde benzin bidonlarıyla ve molotof’a benzeyen bir şeyle yürüyorlar. Bu azın güruha göz yumanları, seyredenleri ve aklayanları unutmadık unutmayacağız!

Alevler, otelin giriş ve alt katlarını sarmaya başlar. Sivas itfaiyesi gecikmeli de olsa yangın yerine gelir, ancak saldırganlar itfaiyecilerin çalışmasını engel olurlar. İtfaiye araçlarının su hortumlarını keserler, lastiklerinin havasını boşaltırlar. Bu engellemeler sonucunda, yangın Otel’i tamamen sarar. 8 saattir Otel içerisinde kurtarılmayı bekleyenlerin umudu tamamen tükenmeye başlamıştır. Yangın bütün Otel’i sararken, dışarıda gözlerini kan bürümüş canilere, güvenlik kuvvetleri tarafından müdahale edilmedi. Televizyon kameraları eşliğinde tarihin en vahşi katliamlarından birisi bizlere ve tüm dünyaya canlı yayınlarla izlettirildi.

Sivas’a davet edilen takviye kuvvetler (güvenlik güçleri) zamanında gelmez! Mevcutlar ve gelenler de yetersizdir. Gereken tedbirlerin alınmamasından dolayı, Madımak Otel’inin yakılması sonucu Asım BEZİRCİ, Nesimi ÇİMEN, Muhlis AKARSU, Metin ALTIOK, Hasret GÜLTEKİN’in içinde bulunduğu ikisi otel çalışanı olmak üzere 35 Can, (ikisi otel çalışanı) canice-hunharca devletin gözü önünde saldırganlar tarafından canice yakılarak katledildiler. Semahta düştüler türkülerin yanı başına! Katledilen 33 Can’ın en yaşlısı 66 yaşındaki Asım BEZİRCİ, en genci ise 12 yaşındaki Koray KAYA’ydı! Aralarında Aziz NESİN’in, Lütfü KALELİ’nin ve Arif SAĞ’ında bulunduğu 60 kişi  (Can)  Madımak Otel’i katliamında ağır yaralı şekilde kurtulur. Valilik akşam saatlerinde 2 gün sokağa çıkma yasağı ilan eder. 2 Temmuz 1993 tarihi, o dönemin siyasi iktidarı için utanç verici bir tarihtir!

Sivas Madımak Otel’inde Katledilen Canlarımız

3 TEMMUZ 1993 GÜNÜ SİVAS MADIMAK OTEL’İ KATLİAMIYLA İLGİLİ GAZETE MANŞETLERİ VE HABERLERİNE KISACA BİR BAKALIM:

Hürriyet Gazetesi: Sivas’ta ‘Aziz NESİN’ isyanı manşetiyle; “Aziz NESİN’in ‘Bin yılık Kuran’a neden inanayım. Bu yüzden Müslüman değilim.” İçişleri Bakanı Gazioğlu: “Olaylara heykel neden oldu”, “bugün 13.30’da Cuma namazına müteakip kent merkezinde Pir Sultan Abdal törenleri ve açılışı yarın yapılacak Pir Sultan Abdal’a ait heykel sebebiyle halk galeyana gelmiş, maalesef hepimizin bildiği müessif olaylar meydana gelmiştir.” 

 Sabah Gazetesi: Alevi-Sünni çatışması yok manşetiyle; “Pir Sultan Kültür ve Sanat etkinlikleri için Sivas’a gelen Aziz NESİN’in bir gün önce yaptığı konuşmada ‘Kuran’ın devri bitmiştir’ demesi tahriklerin gerekçesi oldu. Cuma namazından çıkan bazı gruplar ‘Kur’an’a uzanan eller kırılsın’ diye slogan atıp yürüyüşe geçerek Vilayet önünde toplandılar.” Milliyet Gazetesi: Olay konuşma manşetiyle; “Aziz NESİN olaylara yol açan bir gün önceki konuşmasında Türk milletinin yüzde altmışının aptal, tamamının da korkak olduğunu söylemişti”, diyerek manşet atmıştı.

Türkiye Gazetesi: “Aziz NESİN’in 1400 yıl önce yazılan Kuran geçersizdir” sözleri halkı galeyana getirdi… Sivas’ta fitne: 35 ölü” Pir Sultan Abdal şenlikleri için gittiği Sivas’taki konuşmasında İslamiyet’e ağır hakaretler yağdıran Aziz Nesin’i binlerce kişi şiddetle protesto etti.” İhlas Haber Ajansı (İHA): “Pir Sultan Abdal Şenlikleri için Sivas’a gelen Aziz NESİN yaptığı konuşmadan İslamiyet’e hakaret edince Sivas karıştı. Olaylarda 35 kişi hayatını kaybetti. 14’ü güvenlik görevlisi olmak üzere 60 kişi de yaralandı.”

Meydan Gazetesi: “Aziz NESİN’in konuşması halkı galeyana getirdi; Sivas’ta ayaklanma: 35 ölü. “Yazar Aziz NESİN’in Pir Sultan Abdal kültür etkinliklerinde yaptığı konuşmada “Ben dinsizim” demesinden sonra galeyana gelen on bin kişi kültür merkezini taşa tuttu ve Nesin’in kaldığı Madımak Oteli’ni ateşe verdi. Yanan otelde 35 kişi dumandan zehirlenerek ölürken çıkan olaylarda dördü polis 145 kişi yaralandı.” Evet, görüldüğü gibi boyalı basın diye tabir ettiğimiz ve her süreçte egemenlerden, komprador sermayeden, faşizmden ve gericilikten yana olan gazeteler bu insanlık tarihinin en vahşi katliamlarından birisini olay olarak tanımlayıp, sadece Aziz NESİN’in yaptığı konuşmaya karşılık halkın tepkisi olarak kamuoyuna anlattılar.

MADIMAK OTEL’İ KATLİAMININ ARDINDAN SİYASİLERİN SARF ETTİĞİ SÖZLER TARİHİN HAFIZALARINA YAZILDI; SİYASİLERİN SARF ETTİĞİ SÖZLERE KISACA BİR BAKALIM: 

Dönemin Cumhurbaşkanı Süleyman DEMİREL: “Halkla güvenlik güçlerini karşı karşıya getirmeyin” diyerek ilgilileri uyarıyordu. Kastettiği “halk” oteli kuşatıp Canlarımızı diri diri yakan faşist, gerici, ırkçı, güruhtu! DEMİREL,  şu açıklamaları yapıyordu: “Olay münferittir, ağır tahrik var, bu tahrik sonucu halk galeyana gelmiş… Güvenlik Kuvvetleri ellerinden geleni yapmışlardır. Karşılıklı gruplar arasında çatışma yoktur. Bir otelin yakılmasından dolayı can kaybı vardır. Devlet bu tür olaylarda aşınmaz.” Gerçi Süleyman DEMİREL, politik yaşama kazandırdığı, “Bana sağcılar suç işliyor dedirtemezsiniz” şeklindeki veciz sözü ile tarafını çoktan belirtmişti.

DYP-SHP Koalisyon Hükümeti’nin Başbakanı Tansu ÇİLLER: “Çok şükür, otel dışındaki halkımız bir zarar görmemiştir” diyordu. Hatta daha sonra TBMM’de yaptığı bir konuşmada da Van’da yakılan bir oteli, Madımak Oteli ile karıştırmış ve “Bir vatandaş, sigortadan para almak için sigortalı oteli yakmıştır” diyordu.  İçişleri Bakanı Mehmet GAZİOĞLU saldırı ve katliamı: “Aziz NESİN’in halkın inançlarına karşı bilinen tahrikleriyle halk galeyana gelerek tepki göstermiştir” şeklinde ifade ediyordu. DYP-SHP Koalisyon Hükümeti’nin Başbakan Yardımcısı Erdal İNÖNÜ:  “Merek etmeyin bütün tedbirleri aldık” diyordu. Muhalefet Partisi (ANAP) Lideri Mesut YILMAZ; “Bir futbol maçında da bu kadar insan ölebilirdi” diyordu.

DAVA SÜRECİNDE NE OLDU?

Soruşturma ve yargılamanın gelişimi şöyledir:  Sayıları 10–15 bini bulan saldırgandan ancak 35 kişi,  gözaltına alınmış, daha sonra artan toplumsal tepkiler sonucu, gözaltına alınanların sayısı 190’a çıkmıştır. Gözaltına alınanlar hakkında “Sivas Cumhuriyet. Başsavcılığı, 2911 sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Yasasına muhalefetten dolayı soruşturma başlatmış ve Sivas 2. Asliye Ceza Mahkemesi’nde kamu davası açmıştı, bu mahkemede görülen davada, 190 kişiden 124’ü tutuklanmış, geri kalanlar serbest bırakılmışlardır.

Devamında, Sivas 2. Asliye Ceza Mahkemesi 23. 08. 1993 gün, 1993/302 Esas, 1993/315 kararıyla, kamu güvenliği yönünden davayı Ankara Asliye Ceza Mahkemesine gönderir. Ankara 19. Asliye Ceza Mahkemesinin 1993/1185 E. Kararıyla dava Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi’ne (DGM’ye) gönderilir. Sivas Cumhuriyet. Başsavcılığı, ayrıca 22. 07. 1993 gün ve 1993/2212 Hz. Sayılı iddianamesiyle Sivas Ağır Ceza Mahkemesi’nde dava açar. Mahkeme de kamu güvenliği nedeniyle dava dosyasını Ankara Ağır Ceza Mahkemesi’ne gönderir. Ankara 3. Ağır Ceza Mahkemesi de, oluşumunun DGM’yi ilgilendirdiği gerekçesiyle 11. 10. 1993 gün, 1993/169 E. 1993/150 sayılı kararıyla davayı Ankara DGM’ye gönderir.

Sivas İli, Kayseri DGM kapsamındadır. Bu yüzden, Kayseri DGM Savcılığı da soruşturma başlatır. Sonra 25. 08. 1993 gün, 1993/175 Esas, 1993/197 sayılı kararıyla davayı kamu düzeni bakımından Ankara DGM’ye gönderir. Ankara DGM, kendisine gönderilen dava dosyaları hakkında 27. 10. 1993 tarih ve 1993/129 Esas, 1993/109 sayılı kararıyla görevsizlik kararı verir. Böylece Mahkemeler arasında uyuşmazlık sonucu dava dosyası Yargıtay’a gider. Yargıtay 16. Ceza Dairesi de 08. 11. 1993 gün ve 1993/11824 Esas, 1993/11804 sayılı kararıyla Ankara DGM’nin yetkili olduğuna karar verir.  Ankara DGM, gerek Asliye Cezada açılan davaların dosyasını, gerekse Ağır Ceza Mahkemesi’nde açılan dosyayı 1993/106 Esas kararıyla birleştirir.

Sonuçta dava, Ankara 1 No’lu DGM’de açılır. Ankara 1 Nolu DGM’ye sunulan iddianame olayların nedeni, “şenliklere katılanlar” olarak gösterilir. Aziz Nesin’in şenliklerdeki varlığı “eylemin hazırlayıcı sebepleri” arasında sayılır.  İddianamede Şu İfadeler Yer Alır:  “Aziz Nesin’in İslam Dini’ne karşı tutum ve davranışları ve de açıklamaları, kapalı bir salonda düzenlenen toplantıda terör örgütü militanları için saygı duruşunda bulunulması, eylemin hazırlayıcı nedenleri arasında sayılabilir.” DGM Savcısı Nusret Demiral dava daha sonuçlanmadan, “olayda örgüt yok, tahrik var” açıklamasını yapar. Devam eden davanın karar metninde de Nusret Demiral’ın açıklamasına paralel bir yaklaşım vardır.

 

Gerekçeli kararda Aziz Nesin vurgusu vardır:  …Sivas olaylarının devlete ve laik düzene yönelik olmadığı, Aziz Nesin’in Şeytan Ayetleri Kitabını yayınlamasına duyulan öfke, kin ve nefretin oluşturduğu tahrik sonucu ve Aziz Nesin’e yönelik bir eylem olduğu belirtilir. 26 Aralık 1994’te karara bağlanan dava sonucunda, 22 sanık hakkında 15’er yıl, 3 sanık hakkında 10’ar yıl, 54 sanık hakkında 3’er yıl, 6 sanık hakkında 2’şer yıl hapis cezası verilir. 37 sanık hakkında da tahliye kararı verilir. Müdahil avukatlar, Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin kararını “taraflı, hukuka ve adalete aykırı” olarak niteleyerek, ayrıntılı bir savunmayla temyize götürürler.

Yargıtay 9. Ceza Dairesi katliamın “Cumhuriyete, laikliğe ve demokrasiye yönelik olduğunu” belirterek Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin kararını esastan bozar. Ankara 1 No’lu Devlet Güvenlik Mahkemesi, Yargıtay’ın bozma kararına uyarak yargılamayı yeniden başlatır. 28 Kasım 1997’de açıklanan kararda, 33 sanık Türk Ceza Yasası’nın 146/1 Maddesine göre idam cezasıyla, 14 sanıkta 15 ile 20 yıla kadar değişen hapis cezasıyla cezalandırılır.

Yargıtay 9. Ceza Dairesi 24 Aralık 1998’de hapis cezalarını onar. 33 idam cezası ise usul noksanlıkları nedeniyle bozar. Şubat 1999 tarihinde usul eksikliklerinin giderilmesi için başlayan yargılama sonucunda 16 Haziran 2001’de 33 sanık Devlet Güvenlik Mahkemesi’nce yeniden idam cezasına çarptırılır. 2000 yılında idam cezasının yürürlükten kaldırılmasıyla idam cezasıyla cezalandırılan hükümlülerin cezaları müebbet ağır hapis cezasına çevrilir.  Uzun süren davalar, temyizler, müdahil avukatların talepleri yıllarca devam etti. Sivas Madımak Oteli davası 21 yılın ardından zaman aşımı gerekçesiyle düşürüldü!

SİVAS; 4 EYLÜL 1978 VE 2 TEMMUZ 1993 MADIMAK KATLİAMINI UNUTMA UNUTTURMA! AŞK İLE.

KAYNAKLAR:

1- Pir Sultan Alevi Kültür Derneği Arşivi.

2- Sivas Kitabı, Edebiyatçılar Derneği Yayını.

3-  Lütfi Kaleli, Sivas Katliamı.

4- Mehmet Kabadayı, Osmanlı ve Cumhuriyet Dönemi Kitle Katliamları, Vesta Yay, 2015.

 Mehmet KABADAYI.

İletişim: Mehmet_k.34@hotmail.com

Continue Reading

Mehmet Kabadayı

Çorum katliamını unutmadık!

MEHMET KABADAYI

Published

on

Çorum katliamı, o dönem ülke genelinde işlenen siyasal cinayetlerden, 1 Mayıs 1977 Taksim ve Aralık 1978 Maraş katliamlarından ayrıştırarak değerlendirilemez. Bu katliam, emperyalist güçler ve ülkemizdeki yerli işbirlikçilerin ortak planlarıdır, eylemleridir. Tekçi egemen zihniyet Bu katliamlarla, etnik ve mezhep topluluklarının iç içe yaşadığı bölgelerdeki gelişen toplumsal muhalefeti baskı ve katliamlarla susturmak, Alevileri ve Kürtleri göçe zorlamayı amaçlamaktadır. Çorum katliamı da önceki ve sonraki katliamlar gibi baskılama, susturma ve yerinden göçertme planlarının bir parçası ve uzantısıdır.

1 Ay- 6 gün Süren Çorum Katliamı, (27-Mayıs–06-Temmuz 1980.) Maraş katliamı ve diğer saldırılarda olduğu gibi devletin kendisinin de içinde olduğu ve açıkça desteklediği paramiliter güçler tarafından gerçekleştirilen katliamdır. Bu katliamlar 12-Eylül–1980 askeri faşist cuntasına zemin hazırlamak için uygulanan zalimliklerden sadece ve sadece birkaçıdır. Türkiye topraklarında yaşanan tüm katliamlar gibi Çorum Katliamı da devlet aklının ortak bir ürünüdür.

Bu katliamcı zihniyet ‘bin operasyon yaptık’ diye itiraflarda bulunmuştur. Özel Harp Dairesi’nin (ÖHD) komutanları katliamları ‘muhteşem örgütlenme’ diyerek açıkça itiraf etmişlerdir. 6–7 Eylül saldırıları sırasında Seferberlik Tetkik Kurulu’nda görevli olan, 1988–1990 yılları arasında Milli Güvenlik Kurulu (MGK) genel sekreterliği yapan Sabri Yirmibeşoğlu, gazeteci Fatih Güllapoğlu’na verdiği röportajda 6–7 Eylül olayları için, “6–7 Eylül de bir Özel Harp işidir. Muhteşem bir örgütlenmeydi. Amacına da ulaştı” demiştir.

Diğer taraftan ise katliamcıların yargılanması, hesap sorulması “derin güçlerin” marifetleriyle hep engellenmiştir. Kimi katliamların sorumluları yakalanıyor gibi gösterilse de işin özüne dokunulmamıştır. Katliamcıların merkezi hep işinin başında olmaya devam etmiştir. Bu gerçek Çorum Katliamında da ve devamındaki katliamlarda da kendini göstermiştir. Bu katliamların hepsinin arkasında, ‘Özel Harp Daires’nin Jitem’in’ kanlı parmak izleri çıkmıştır.

MHP ve MSP’nin dışarıda desteklediği Süleyman Demirel’in azınlık hükümeti, ülke genelinde olduğu gibi Çorum’da da ırkçı-gerici örgütleri korumuş, onların yaptıkları saldırılara ve eylemlere göz yummuştur. Demirel’in azınlık hükümeti tarafından demokrat olarak bilinen Çorum Emniyet Müdürü Hasan Uyar görevinden alınarak, yerine Dersim’de birçok karanlık olaya adı karışan Nail Bozkurt atanır. Milli Eğitim Müdürlüğü’ne de MHP’nin militanı olarak tanınan Fethi Katar getirilir.

Yine sağ görüşlü ve taraflı (Adalet Partisi (AP) iktidarında İçişleri Bakanlığı yapmış, zehir hafiye diye tanınan Faruk Sukan’ın bacanağı) Rafet Üçelli’de Çorum valiliğine getirilir. Bütün bu gelişmelerin yanında, demokrat olarak bilinen 40’a yakın polis memuru da başka İl’lere atanır. Birçok okul yöneticisi ve demokrat öğretmenin, memurun sürgünü ve yer değişimi yapılır. Katliam sırasında saldırı üssü olarak kullanılan SSK hastanesine MHP’li kadrolar yerleştirilir. Devletin birçok kurumu, SSK hastanesi örneğinde olduğu gibi faşistlerin karargâhı haline getirilir.

İşte böylesi bir ortamda ‘ajanlar’ Çorum’da ve çevre illerde dolaşmaya başlar. ABD’nin Türkiye Büyükelçiliğinde görevli Robert Alexander Peck, Çorum’da devlet yetkililerinin (Vali) yanı sıra o dönemin AP ve CHP İl Başkanlarıyla, MHP’li İl Başkanı ve İl yöneticileriyle görüşmeler yapar. CHP’li Belediye Başkanı Turhan Kılıçoğlu’yla da görüşmeler yapar ve Çorum’dan sonra Amasya ve Tokat’a gider. Gittiği yerlerde Alevi-Sünni, sağ-sol çatışması üzerine sorular sorar, ne zaman ve hangi ölçüde bir çatışma çıkabileceği hakkında bilgi edinmeye çalışır. CHP’li Belediye Başkanı Turhan Kılıçoğlu 12 Eylül faşist darbesi döneminde görevden alınmayan tek belediye başkanıdır…

CIA ajanı Peck, Çorum’da, Amasya’da, Tokat’ta ve Sivas’ta, Alevilerle Sünnilerin nüfus oranını soruyor (bu adam nüfus memuru mu?) Peck, işçilerin sayısal gücünü öğrenmek istiyor, (bu adam sendikacı mı?) sağ-sol potansiyelin hangi tarafın lehinde olduğunu öğrenmek istiyor ve hele hele de buralarda çatışmaların etnik veya mezhepsel nedenlerden mi, yoksa ideolojik nedenlerden mi kaynaklanıyor diye sorular soracak kadar ileri gidiyor. Bu kadar istihbaratı toplamak ne demek oluyor? Acaba tüm bunlar nereden kaynaklanıyor? Bu sorular neyin ürünüdür? Bu yetkiyi bu adama kim vermiştir? Peck, yalnız mıdır? Yoksa yerli işbirlikçi ırkçı ve gerici provokatörlerle (kışkırtıcılarla) mi birliktedir?

Peck, görüştüğü İl başkanlarına “Hangi kesimin daha fazla oy alacağını sorması, ayrıca mezhep durumuna yönelik Alevi ve Sünnilerin sayısal güçlerine ilişkin bilgiler  istemesi, partiler arasında güçler dengesini, siyasi olaylarda kimlerin aktif olduğunu  sorması gibi durumlar ne kadar normaldir ya da ne kadar doğrudur? Bu ‘ülkeyi yönetenler’ bütün bunları hiç mi merak etmediler? Yeni Gündem Muhabirinin, (05.07.1987) Çorum Belediye Başkanı, Kılıcoğlu’na Peck’le yaptığı görüşmeye ilişkin sorduğu soruya aldığı cevap; “ben bu konu üzerinde açıklama yapmam gereken yere açıkladım. Bu konu üzerine konuşmayacağım” ama yine de “Amasya Belediye Başkanı’na sorulan sorular bana da soruldu” diyor. Bir ülke düşünün ki konsolosluk ta görevli bir kişi, görevli olduğu ülkede, o ülkenin çok hassas olduğu konuları şehir şehir gezerek, en ince ayrıntısına kadar araştıracak, bilgi toplayacak, parti İl Başkanlarına, Belediye Başkanlarına her türlü soruyu soracak ve sonucunda da bu gezdiği yerlerde olaylar tüm vahşetiyle baş gösterecek.

Bir tarafta Ajan Peck gezilerini ve görüşmelerini sürdürürken; diğer taraftan da, ırkçı-faşist ve gerici örgütler de halkı tahrik etmek için çalışmalarını sürdürüyorlar. Çorum’da Katliamın alt yapısını oluşturmak ve caniliklerine kılıf uydurmak için çeşitli bahaneler uydurularak halkı kışkırtmak ve galeyana getirmek için bildiriler hazırlıyorlar. 19 Mayıs “Gençlik ve Spor Bayramını” kutlama hazırlıkları sırasında gericiler Bayram töreninde kızların kıyafetlerini bahane ederek halkı kışkırtmak ve tahrik etmek amacıyla hazırladıkları bildiriyi dağıtıyorlar; İslamcı Gençliğin yayınladığı bildirinin bir kısmı: “Müslüman namusuna sahip çık. 19 Mayıs gösterileri adı altında yine namus bacılarımızın iffet ve hayâsına kahpece ve haince saldıracak bir gün geliyor. Yüreklerimizi parçalıyor, içimize kan akıtılıyor. Yine Müslüman evlâdı kan ağlamaya kâfir düzen tarafından soyularak, en müstehcen ve kepaze kılıkta teşhir edilecektir. Bin yıllık mübarek tarihimize bundan büyük bir leke sürülebilir mi? Kurtuluş Savaşında namusunu Yunan eli kirletmektense ölmeyi tercih eden mübarek ninelerimizin kemikleri sızlamaz mı? Ey Müslüman, düşün, süngüyle ana karnında çocuk çıkaran zihniyetle bu zihniyetin farkı ne? Namazını kıl, orucunu tut yeter; karışan mı var diyen gafil Müslüman sen de düşün… Düşün ki, haddini bilmeyenlere bildirelim hadlerini. Şu Hadis-i Şerifi asla unutma, haksızlık karşısında susan, dilsiz şeytandır. Ne mutlu canı ile kanı ile malı ile Cihad edenlere. İslamcı Gençlik.”

Milliyetçi Hareket Partisi’nin (MHP) önde gelen isimlerinden gümrük ve tekel eski bakanı Gün Sazak’ın 27 Mayıs 1980’de Ankara’da vurularak öldürülmesi üzerine, Çorum’la hiçbir ilgisi ve alakası olmamasına rağmen, Çorum’da da gerginlik tırmandırılır. 27 Mayıs Faşist güruhların Çorum’da Alevilere, solculara, devrimcilere ve demokratlara karşı, hazırlık yapıp saldırıya geçtikleri ilk gündür. Faşistler, Çorum’da da yeni bir Maraş katliamı yaratmak niyetindedir. MHP’li Gün Sazak’ın Ankara’da vurulmasını protesto etmek amacıyla Çorum’da saldırıya geçen faşistler “Kanımız aksa da zafer İslam’ın”, “Kana kan intikam” ve “Ya kan kusturacağız, Ya tam susturacağız” sloganlarıyla Alevilerin yoğun olarak oturdukları mahallelere doğru 28 Mayıs’ta saldırıya geçerler. Asıl hedef Alevilerin, solcuların-devrimcilerin ve demokratların yoğun olarak yaşadıkları Milönü mahallesidir. 29 Mayıs’ta saldırılar çevre il, ilçe ve köylerden de gelen faşistlerin katılımıyla daha da büyür. Cadde ve sokaklarda yürüyüşler “Kana kan, intikam” sloganlarıyla devam eder.

Saldırganların bir kolu, demokrat ve sol görüşlü Çorum Gazetesi’ne ve sol yayın satan Bahar Kitapevi’ne saldırarak tüm eşyalarını, malzemelerini dağıtır ve tahrip ederler. Saldırganların büyük bir kolu da, solcuların, Alevilerin yoğunlukta olduğu Milönü Mahallesine yönelirler. Faşist saldırgan güruhun başka bir kol’u da, Kuruköprü, Üçevler, Sigorta ve Mutluevler semtine yönelir. Bu saldırılarda güvenlik güçlerinin bir bölümü yansız kalırken, bazılarının da saldırganlara (faşist güruha) yardımcı oldukları halk tarafından bilinmektedir. Faşist güruh bu saldırıda 45 yaşlarında Servet Yıldırım isimli bir Canı katletmiş, Celal Erdoğan (öğretmen), Salih Yılmaz (öğretmen), Turan Kabakulak, Vedat Eliaçık, Hüseyin Şimşek, Sefer Eken, Sezai Güren, Neşet Aydın, Mustafa Nallıca Sadık Vasıfoğlu, Hasan Köse, Aşır Demirel isimli sol görüşlü kişilerde kurşunla ağır yaralanmışlardır. Yine Altınevler Semtinde evlerinin balkonunda oturan iki kız kardeşe silahla ateş edilmiş ve her ikisi ağır yaralanmışlardır. Bu semt ve mahallelerde birçok ev ve işyeri de tahrip edilerek yakılmıştır. 29 Mayıs Faşist güruhu durdurmak için, bedenlerini siper eden devrimcilerin savunma barikatlarını kurduğu ve direniş ateşini yaktığı ilk gündür.

Çorum Vali Rafet Üçelli, sokağa çıkma yasağı koyar. Ve devrimcilerin halkla birlikte savunma amacıyla kurdukları barikatların kaldırılmasını ister. Çorum Kalesi yakınındaki semtlerde oturan halkın kurduğu bir savunma barikatına saldırganlar silahla ateş eder ancak barikatı aşamazlar. Vali Rafet Üçelli barikatın kaldırılması için Jandarma Komutanı Yarbay Vural Güride’ye emir verir. Halk ise can güvenliklerini korumak için kurdukları barikatı kaldırmamakta direnir. Vali ve Jandarma Yarbay Vural Güride arasında geçen konuşma şöyledir: Vali: “Lütfen Ankara-Samsun Kara yolu trafiğe açılsın.” Yarbay Güride: “Sayın Valim yolu açmak için silah kullanmak zorunda kalacağız. Kan akar, bu da olayları tırmandırır.” Vali: “Her şeye karşın yol trafiğe açılmalıdır.” Yarbay Güride: “Kan dökülür, ben açamam sayın valim. Buyurun siz açın.”

Halk, her türlü baskıya rağmen barikatları kaldırmaz, toplu halde direnişe devam eder. Faşistler Çorum’da Mayıs ayı sonundaki saldırıda başarılı olamayınca, Haziran ayının ilk haftasında ikinci kez saldırı girişiminde bulunur. Milönü’ndeki barikatı aşan 19 AN 709 plakalı, kırmızı renkli Reno marka bir otomobil semti silahla boydan boya tarar. Yaralananlar olur. Semt halkı panik içindedir. Mahalleyi silahla tarayan otomobilin plakasının bir traktöre ait olduğu tespit edilir. Halkın büyük bir kısmında, Otomobilin içinde polislerin olduğu kanaati oluşur.
Faşist güçler ilk saldırıda, yenilgiye uğrayıp Maraş katliamına benzer bir sonuç alamayınca ikinci kez Haziran ayı ortasında tekrar saldırıya geçer. Faşist saldırılar şiddetli bir şekilde artarak devam ederken, İçişleri Bakanı Vekili Orhan Eren, Jandarma Genel Komutanı Org. Sedat Celasun’la birlikte Çorum’a gelirler. Çorum’da teşkilatı bulunan siyasi parti il yöneticileri, Çorum milletvekillerinin katılımıyla bir toplantı düzenlenir. Saldırı olayı değerlendirilir.

Çorum Valisi Rafet Üçelli’nin sunumu üzerine, Jandarma Genel Komutanı Sedat Celasun: “Biz gerekli yerlerden emir aldık. Milönü’ne tanklarla girip olaylara son vereceğiz” (Celasun’un burada olaylar dediği şey halkın devrimcilerle birlikte kurduğu barikatlardır. Celasun’un derdi saldırıları durdurmak değildir, onun derdi barikatları kaldırmaktır) dediğinde; Çorum CHP Milletvekili Ethem Eken, “nasıl olur paşam Milönü’ne tanklarla girmek neyi çözer? Bu daha çok kan dökülmesine neden olur. Belki bir Milönü hiçbir şey değil ama Türkiye’de 14 milyona yakın Alevi vatandaş yaşamaktadır. Milönü’ne tanklarla girip kan döküldüğünde tüm ülkede büyük olaylar çıkar” yanıtını verir. Sonuçta oluşturulan bir komite Milönü’ne giderek halkla görüşür.

Devrimciler ve semt halkı kurdukları barikatlarla savunmalarını kararlı sürdürmektedir. Kuruköprü, Sigortaevleri, Terlemezevler, Milönü, Kale, Esnafevler, Şenyurt, Bahçelievler, Karşıyaka, Nadık Mahallelerinde saldırılar devam etmektedir. Çorum halkı, saldırıların valinin ve Emniyet Müdürünün yanlı tutumlarından kaynaklandığını açık açık dile getirmektedir. Başta demokrat ve sol görüşlü Çorum Gazetesi olmak üzere basın olayı yerinde incelemekte, haber yapmaktadır. Yapılan haberler üzerine, Vali Rafet Üçelli ile Emniyet Müdürü Nail Bozkurt’un saldırganlardan yana olan taraflı tutumu (yanlılığı) artık gizlenemez olmuştur. Dönemin iktidarı tarafından istemeyerekten de olsa her ikisi görevden alınırlar. Devamında Yüksel Çavuşoğlu Çorum Valiliğine, Erdem Yurtsever’de İl Emniyet Müdürlüğüne atanırlar.

Faşistler köy yollarını kapatıp saldırılarını sürdürüyor, yaralanmalar ve ölümler hızla artıyor. Bütün bunlar yaşanırken, Özel Harp Dairesinin (Kontrgerillanın) sivil uzantısı “Ülkücü Gençlik”; halkı, Sosyalistlere, Alevilere ve Demokratlara karşı savaşa çağıran bir bildiriyi Çorum ve ilçelerinde dağıtmaktadır. Bildiri şöyle: “Büyük Türk Milleti, son bağımsız Türk Devleti üzerinde oynana hain oyunları, komploları, planları görmemek için artık kör, hatta hain olmak gerekir. Türk varlığını dünya üzerinden silmek isteyen emperyalist güçlerin yerli uşakları, komünistler, vatan hainleri, bölücüler, Türk Devleti’nin temeline dinamit koymak isteyenler ellerindeki Rus ve Çin yapısı silahlarla ne yapmak istemektedirler. Bu eli silahlı eşkıyalara karşı kesin tavrı almak, dur demek zamanı çoktan gelmiş, hatta geçmiştir. Kıymetli hemşerilerimiz, Müslüman Türk Milletini bataklığa sürüklemek isteyen, bölmek, parçalamak, yok etmek isteyen komünist cinayet çetelerine karşı uyanık olalım. Türk Devleti’ni yok etmek isteyen bu hain güçlere karşı yılmadan çekinmeden, canı pahasına mücadele veren ülkücü Türk Gençliği’ ne destek olalım. Büyük cihada hazırlanalım. Ülkücü Türk gençliğinin her ferdinin cesetleri birer birer çiğnenmedikçe bu mübarek vatan topraklarına komünizm girmeyecektir. Ülkücü Türk gençliği barış zamanı bir karıncanın ayağına basıp incittiği zaman bundan üzüntü duyacak kadar yufka yürekli olduğu gibi, aynı zamanda vatan hainleri için sokaklar dolusu idam sehpası dikecek kadar da gaddardır. Burası da böyle bilinsin. Bizi komünist kurşunları değil, milletimizin susuşu öldürüyor. Kanımız aksa da zafer İslam’ın. Yolumuz Allah’ın yolu.” Ülkücü Gençlik.

Bu bildiriler, Solculara, Alevilere ve Demokratlara yönelik saldırıları başlatmak için “Sünnileri” harekete geçirmeye yönelik Psikolojik harekâtın bir parçası gibiydi. Bu bildiriler; din ve vicdan özgürlüğü olduğunu iddia eden anayasaya rağmen devlet kurumları aracılığıyla tekçi “Sünni-Hanefi” politikalar doğrultusunda bürokrasinin ve hükümetlerin, kültürel ırkçı, inkârcı, baskıcı icraatları ile de uyuşuyordu. Kontrgerilla eylemlerinin paramiliter vurucu gücü olarak kullanılan “İslamcı” ve ülkücü gençlik Maraş’ta olduğu gibi Çorum’da da görev başındaydı.

Özel harp dairesine bağlı paramiliter örgütlerin dağıttığı bu bildirilerle, öyle bir ortam oluşturulmuştu ki, Çorum’da yaşam özgürlüğü ve can güvenliği kalmamıştı. Faşistlerin katliama hazırlandıkları valiye bildirildiği halde, ayrıca ülkücülerin halkı savaşa çağırdıkları bildiri ortadayken, “Çorum Vali’si ve emniyet önlem almaz. Tam tersine solcuların ve Alevilerin yoğunlukta olduğu semt ve mahallelerde operasyon başlatır. 100 e yakın insanı gözaltına alırlar. Faşistlerin örgütlü olduğu semtlerde operasyon başlatılmaz. Onlar çatılarda, tepelerde mevzilerini kurmakta, ağır makineli tüfeklerini yerleştirmektedirler. Ayrıca faşistler SSK hastanesini de üs olarak kullanmaktadırlar.

1 Temmuz Salı’yı Çarşamba’ya bağlayan gecedir. “Ya susturacağız, ya kan kusturacağız” sloganıyla ikinci katliam başlatılır. Terlemez Evler ile SSK Hastanesi civarında yerleştirilen uzun menzilli silahlarla solcu ve Alevi evlerine ateş açılır. Alevi, sol-devrimci ve demokrat görüşlü yurttaşların evlerine girişilen saldırılar sonucunda 4 kişi hayatını kaybeder. Artık Çorum’un üstüne kara duman çökmüştür. Semtin tüm telefon şebekeleri kesilmiş, haber alınamamaktadır. 2 Temmuz Çarşamba günü Çorum’un pazarıdır. Köylülerin Çorum’a alışveriş amacıyla yoğun olarak geldikleri gündür. Yollar maskeli ve silahlı faşistlerce tutulmuştur. Köylerden Çarşamba pazarına gelen tüm araçlar durdurulur, kimlik kontrolü yapılır, Alevi ve solcular alınarak kendi karargâhlarına götürülür. Elleri, ayakları ve ağızları bağlanarak işkence ederler. Pazara götürdükleri eşya ve ürünleri yağmalanır, araçları yakılır.

Günün bilançosu 4 ölü 10 yaralı, 50 ev ve işyeri tahrip edilerek yakılır. Bu gelişmeler üzerine vali sokağa çıkma yasağı ilan eder. 2–3 Temmuz günleri Solcular, Aleviler ve demokratlar sokağa çıkma yasağına uyarken, devlet destekli faşist saldırganlar ellerini kollarını sallayarak rast gele ateş eder, ev ve işyerlerini yakarlar. Her yerde arama yapılmasına rağmen, faşistlerin saldırı üssü olarak kullanıldığı mahallelerde güvenlik kuvvetleri hiç bir arama yapmaz. 4 Temmuz sabahı, vali bir gün önce koyduğu sokağa çıkma yasağını kaldırır.


Çorum’da Canice Katledilen Canlarımız. Baştaki Ahmet Doğan, ortadaki Veli Solmaz (Dede) yanındaki Süleyman Üreyen.

4 Temmuz Cuma günü faşistler Çorum’da sokağa çıkma yasağı kaldırıldıktan sonra uzun menzilli silahlarla topyekûn bir saldırıya geçtiler; ikinci bir Maraş katliamı yaratmayı amaçladılar. Cuma günü olaylar, TRT’nin Alaaddin Camiinin bombalandığı ve kurşunlandığı şeklinde yalan haberleri yaymasıyla doruk noktasına çıktı. TRT Çorum muhabiri bu haberi kendisinin yapmadığını söylese de, TRT polis kaynaklı olduğunu söylediği haberde ısrar eder. Aynı anda bütün camilerde benzer propagandalar yapılır. “Cuma namazı” sırasında bütün camilerden aynı anda birer kişi ayağa (birer faşist) kalkarak Alaaddin Cami’sinin “komünistler” tarafından bombalandığını söyler.

Hedef bellidir: Milönü semti Aleviler, Solcular ve Demokratlar! Bir anda Çorum’un tüm camileri “Komünistlere Ölüm” çığlıklarıyla boşalmaya başlar. Sigortaevleri, Terlemezevler semtlerinde başlayan saldırılarda bazı polisler de kalabalık faşist topluluklara öncülük ederler. Saldırgan faşistler, Alevilerin toplu olarak yaşadıkları Milönü ve Nadık semtine giremezler. Çünkü devrimcilerle birlikte halk barikatlar arkasında yoğun bir direniş sergilemektedir. Saldırganlar her seferinde barikatların ardındaki halk tarafından püskürtülür. Ancak saldırgan faşistler bu semtlerden uzak olan ve korumasız kalan mahallelere girerler. Bu mahallelerde halka zulüm uygularlar, yüzlerce ev çıkarılan yangınlar sonucu hasar görür. Aynı gün esir aldıkları biri kadın olmak üzere 10’a yakın insanı katlederler. O günün haberleri iç açıcı değildir. İskilip yolu üzerinde Yazı Mahallesinin çıkışında bir kadın 7 kişinin elleri bağlı olarak silahla öldürülmüş bulunur. SSK Hastanesinin morgunda 7 ceset bulunmaktadır. Ölü sayısı 17’ye çıkmıştır.

Polis panzeri ve arkasındaki üç sivil araba ile Çorum’da operasyona girişirler. Panzer, mahalleden geçerken hedef gözetmeden ateş açar. Hatem Dursun isimli hamile bir kadın ve Raif Erden kurşun yarasıyla yaşamını yitirir. Öğretmen Hüseyin Özdemir ağır bir şekilde, Tıp öğrencisi Süleyman Atlas’da kurşunla omzundan yaralanır. Panzerdeki polisler, Süleyman Atlas’ı alıp SSK Hastanesine götürmek isterler, ancak orada bulunan kadınlar “Aman çocuğu vermeyin, Bunlar SSK’ya götürüp orada öldürecekler” diye bağırırlar. Polisler zorla yaralı Süleyman Atlas’ı panzere alarak SSK Hastanesine götürürler. Bir gün sonra Süleyman Atlas’ın işkenceyle katledilmiş cesedi babasına teslim edilir.

27 Mayıs’ta başlayıp 6 Temmuz’a (1980) kadar süren katliamda 57 Alevi, Solcu, Devrimci, Emekçi canımız katledildi. 200’ün üstünde canımız yaralandı; Yüzlerce iş yeri ve ev tahrip edilerek yakıldı, yıkıldı. Çorum’da tam bir vahşet yaşandı ve bu vahşet binlerce ailenin göçüyle sonuçlandı. Diğer katliamlarda ve saldırılarda olduğu gibi, Çorum katliamında da devlet=ülkücüler ve gericiler el ele verdiler. Bu faşist zihniyete karşı, demokratlar, devrimciler ve Aleviler birlikte ortak hareket ettiler, ortak kararlar ve ortak savunma tedbirleri aldılar. Eğer barikatlar kurulup direniş ateşi yakılmasaydı, Maraş katliamından çok daha büyük vahşet, çok daha büyük bir katliam Çorum’da gerçekleşirdi. Zalim her yerde zalimdir, zalimleri kınıyorum ve lanetliyorum. Çorum’da devlet destekli faşist katliamda alçakça katledilen Canlarımızın, Yoldaşlarımızın anıları önünde saygıyla eğiliyorum. Ve faşist güruhu  durdurmak için savunma barikatlarını kurup direniş ateşini yakan ve bedenlerini siper eden devrimci yoldaşlarımızı ve halkımızı saygıyla selamlıyorum.

ÇORUM KATLİAMINI UNUTMA, UNUTTURMA! AŞK İLE.


Birinci Resim: Hatem Dursun, İkinci Resim: Raif Erden, Hatem Dursun ve Raif Erden 04.07. 1980 tarihinde panzerden açılan ateş sonucu katledildi. 28 Mayıs – 10 Temmuz 1980, Çorum Katliamını Unutma Unutturma! Halkların inançların düşmanı faşizmi affetme!

KAYNAKLAR.

1- Çorum Gazetesi, 23.07.1980.
2- Nokta Dergisi, Sayı: 22 (08.06.1986) .
3- Cumhuriyet Gazetesi, 02.06.198.
4- Sadık Eral, Anadolu’da Alevi katliamı, Yalçın Yay.
5- Gazi Eke, Yaz Mevsiminde Katliam ve Direniş, Nitelik Kitap Yayınevi.
6- İbrahim Satılmış, Barikatlar Düşerken, Hazırlayan Oktay Duman, Ozan Yayıncılık.
7- Mehmet Kabadayı, Osmanlı ve Cumhuriyet Dönemi Kitle Katliamları, Vesta Yay.

Continue Reading
Advertisement

HAFTANIN EN ÇOK OKUNANLARI