Connect with us

.

GÜNCEL HABERLER

Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi

AleviNet

Published

on

Türkiye 2017’de düzenlenen referandumunda kabul edilen başkanlık sistemine 24 Haziran 2018’deki genel seçimle birlikte resmen geçti.

Yeni sistemde TBMM’nin çıkardığı kanunların yanı sıra Cumhurbaşkanı da kararnameler yayımlayarak yasal düzenlemeler gerçekleştirebiliyor.

Son bir yıldaki kararname ve kanunları karşılaştırdığımızda, kararnamelerin sayısının kanunların önüne geçtiği görülüyor.

Kanunların sayısının da iki yıl üst üste, üçte bire yakın bir oranda azaldığı görülüyor.

Peki bu tablo bize neyi anlatıyor? Yasal düzenlemelerde bundan sonra kararnamelerin ağırlığı yasalara göre daha fazla mı olacak?

Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) Grup Başkanvekili Cahit Özkan ve Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Milletvekili İbrahim Kaboğlu’na sorduk.

Özkan: Çerçeveler yerine yerleştikten sonra artık kararname görmeyeceksiniz

Hukuk alanında yüksek lisans yapmış olan AKP Grup Başkanvekili Cahit Özkan, son bir yılda çıkarılan Cumhurbaşkanlığı kararnamelerinin (CBK) sayısının yüksek olmasını Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ne yeni geçilmiş olmasına bağlıyor:

“Anayasamız CBK’nın Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nde idari işleyişle ilgili hususlarla çıkabileceğini ifade ediyor. Sisteme yeni geçildiği için Cumhurbaşkanlığı sisteminin kendi idare teşkilatıyla ilgili hususlarda kararnameye ihtiyaç var. Sisteme yeni geçildiği için şu dönemde fazla kararname çıkarılmış olabilir. O, sistemin yeni hayata geçtiğinden kaynaklanıyor.

“Ama gelecek dönemde, bu idari teşkilat yerine oturdukça kararname sayısı diye bir şey olmayacak, bu hususta anayasanın öngördüğü hangi çerçevede kararname çıkarılacaksa o çerçeveler yerine yerleştikten sonra artık kararname görmeyeceksiniz.

“Zaten şu ana kadar çıkarılan kararnamelere bir göz atacak olursanız tamamı Cumhurbaşkanlığı sistemi, Cumhurbaşkanlığı’nın idari yapısı ve teşkilatıyla ilgilidir.”

Anayasa profesörü ve CHP milletvekili İbrahim Kaboğlu ise anayasa değişikliği referandumu öncesinde muhalefetin “Bu sistem gelirse Türkiye kararnamelerle yönetilen bir devlete dönüşecek” eleştirisinde haklı çıktığını söylüyor.

Kaboğlu, Anayasa’nın 103. maddesine göre andiçen ve “Üzerime aldığım görevi tarafsızlıkla yerine getirmek için bütün gücümle çalışacağıma Büyük Türk Milleti ve tarih huzurunda, namusum ve şerefim üzerine andiçerim” diyen Cumhurbaşkanı’nın aynı zamanda parti lideri olmasının, Anayasa’nın uygulanmasını zorlaştırdığını, Cumhurbaşkanı’nın “Anayasa dışı şekilde CBK’lerle ülkeyi yönetme yetkisini kendisinde bulduğunu” söylüyor.

AKP Grup Başkanvekili Özkan, bu eleştiriye karşı Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın vatandaşların hizmet beklentisini hayata geçirdiğini, Anayasa’da belirtilen çerçevelerde CBK çıkarılırken insan hak ve özgürlükleri gibi kararname çıkarılması sınırlandırılmış alanlarda kararname çıkarılmadığını belirtiyor:

“Anayasal sınırlar içerisinde CBK çıkarılmıştır ve muhalefetin de Anayasa’nın çizdiği sınırlar dışında CBK çıkarıldığına ilişkin hiçbir iddiası bulunmamaktadır.”

Kaboğlu: CBK’ler Anayasa’nın çizdiği sınırların dışında

CBK’lerin anayasa değişikliğiyle belirlenen alanların dışında da çıkarıldığını savunan Kaboğlu, buna iki örnek veriyor:

34 sayılı kararname ile Adalet Akademisi’nin kurulması: Kaboğlu, Anayasa’nın 141. maddesine göre hakim ve savcıların eğitiminin kanunla düzenlenmesi gerektiğini fakat burada CBK ile düzenleme yapıldığını, bunun Anayasa’ya aykırı olduğunu aktarıyor. 1 numaralı kararname mahalli idarelerin Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’na bağlanması: Kaboğlu, Anayasa’nın 127. maddesinde göre “mahalli idarelerin kuruluş ve görevleri ile yetkileri, yerinden yönetim ilkesine uygun olarak kanunla belirlenir” ifadesi yer alırken bu alanın KHK ile değiştirilmesinin Anayasa’ya aykırı olduğunu söylüyor.

Kaboğlu, bu kararnamelere karşı hukuki yollara başvurduklarını da ekliyor.

2016’dan bu yana dikkat çeken bir diğer olgu da TBMM’nin onayladığı kanun sayısının yıldan yıla azalması.

Bunun nedenini sorduğumuz AKP Grup Başkanvekili Özkan, parlamentonun pek çok temel yasayı hayata geçirdiğini, bu süreçte çok sayıda yasa çıkarıldığını, sonrasında da “taşların yerine oturduğunu” söylüyor:

“Normalde bir yasama tekniği açısından bakacak olursak, sizin de yayın oranınızın bulunduğu ülkede, İngiltere’de teamül hukuku diye ifade ettiğimiz ve özellikle de mahkemelerin verdiği içtihatlarla gelişen bir hukuk sistemi vardır. Çok kanun yapılıyor olması hukuk sisteminin iyi işlediği anlamına gelmez.

“Son 15 yılda kişisel verilerin korunması gibi Türkiye’de insan hak ve özgürlüklerini güvence altına alan asırlık reformlar hayata geçirildi, bütün kurum ve kurullar oluşturuldu, temel yasalar ikmal edildi.

“Ceza kanunu, ceza yargılaması, ceza infaz kanunu, tutukevlerine dair kanun, medeni kanun, borçlar kanunu, ticaret kanunu gibi temel yasalar son 15 yılda tamamen gözden geçirilmiş, temel yasa olarak bir bütün şekilde yapılmış ve bu sebeple de yasal düzenlemelerimiz yerli yerine yerleşmiştir.”

‘Yeni sistemin ruhu’

Özkan, bundan sonra düzenlemelerin “yeni sistemin ruhuna uygun olarak” yapılacağını aktarıyor:

“Yeni sistemin ruhu nedir? Yeni sistemde yönetmeliklerle yapılması gereken hususların kanunla düzenlenmesi yasama tekniği açısından yanlıştır. CBK’lerle yapılması gereken hususlarım parlamentoya getirilmesi yanlıştır. Konuşma yeri, müzakere yeri, ülkenin ortak bir noktada buluşma yeri olarak ifade edilen parlamentonun ruhuna aykırı bir şekilde elinizde ne varsa parlamentoya getirip ‘bunu burada yasal düzenlemeye kavuşturayım’ anlayışı sağlıklı bir yöntem değildir zaten.”

CHP milletvekili Prof. Kaboğlu ise yasaların sayısının azalmasında üç faktörün etkili olduğunu söylüyor:

“CBK alanının çok genişlemiş olması ve Meclis’te CBK’lere karşı bir izleme mekanizmasının oluşturulamaması. Torba kanun uygulamasının çok yaygınlaşmış olması nedeniyle sınırlı sayıda kanun oylanmasına rağmen bunların çok geniş bir yasal düzenleme alanına ilişkin olması. Yerel seçimlerin ulusal seçime dönüştürülmüş olması nedeniyle TBMM’nin Temmuz 2018’den beri çok kesintili bir şekilde çalışabilmiş olması.” Özkan: Türkiye ideal hukuka yaklaştı, bundan sonra fizik kanunları gibi kanunlar yapılacak

AKP Grup Başkanvekili Özkan ise Türkiye’deki hukuk sisteminin hukukçuların “de lege feranda” dediği “ideal hukuka” yaklaşmış bir sistem olduğunu söylüyor ve ekliyor:

“Bundan sonra göreceğimiz hadise şudur: Dünya parlamentoları, İngiltere Parlamentosu da buna en güzel örneklerden biridir, öncelikle ülke meselelerinin enine boyuna konuşulduğu, adeta tabiat kanunları gibi değişmez, uzun süre yürürlükte kalan fizik kanunları gibi kanunların yapıldığı; çok müzakereli yasal düzenlemelerin de bir asır boyunca hayatta kalabileceği bir yasama sürecini inşallah bundan sonra daha fazla göreceksiniz.

“Bu da parlamento tarihimiz, yasama tarihimiz açısından çok başarılı, verimli bir sürecin de açıkça göstergesidir.”

İbrahim Kaboğlu ise bu açıklama hakkında “Ben dünyanın öbür tarafında Avustralya veya Galapagos Adaları’nda yaşayan biri olsaydım ‘Ya ne güzel derdim’. Bu şekilde pembe tablolar çizmek, sanal ötesi bir dünya yaratmaya çalışmak bir vekil için ne kadar acaba ahlakidir, etiktir, bu tartışmaya girmiyorum” diyor.

Kaboğlu, “Madem ki o kadar güçlü düzenlemeler yapıldı, daha bir ay önce adalet bakanlığının çalışması ve Cumhurbaşkanının açıklamasıyla yargı reformu strateji belgesi, yüz sayfayı aşan bu belge neden hazırlandı? Her şey yolunda ise onlarca, yüzlerce kanunda değişiklik getirecek olan böyle bir belge neden açıklandı?” diye soruyor.

Bundan sonra ne olacak?

Kaboğlu’nun önümüzdeki döneme dair öngörüsü ise Özkan’dan farklı:

“Türkiye seçimsiz bir şekilde 2023’e gidebilir, şu anki anayasal durum böyle ama bu dönem böyle olsa bile Cumhurbaşkanının Tayyip Erdoğan’ın son dönemi, ikinci ve son dönemidir.

“Dolayısıyla bu anayasal düzen Tayyip Erdoğan tarafından kişisel proje olarak getirilip, kişisel proje olarak sahiplenilerek topluma bu şekilde lanse edildiğine göre ve artık bu anayasal düzenin çalışmadığı, sürdürülemezliği de bir yıl içerisinde teyit edildiğine göre o zaman demokratik bir anayasa dönülmesini konuşmalıyız.

“Muhalefet partileri olarak zaten üç parti buna hazır. Türkiye’nin böyle bir anayasal düzende yüzüncü yıla doğru ilerlemesi, bu şekilde daha ileri bir demokratik ve anayasal düzeni kurması mümkün olmadığı için demokratik anayasa arayışlarının gündeme gelmesi beklenir diye düşünüyorum.”

Continue Reading
Click to comment

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

GÜNCEL HABERLER

AHMET DAVUTOĞLU GARİP DEDE DERGAHINI ZİYARET ETTİ

editor

Published

on

By

Partisinden ayrılarak yeni parti kurma girişiminde olan eski başbakan Ahmet Davutoğlu Garip Dede Dergahı’nı ziyaret etti.

Muharrem ayı dolayısıyla lokmalarının pay edildiği ve aşurelerin dağıtıldığı bugün Garip Dede Dergahı’nı ziyaret eden Davutoğlu, lokmalar dağıtılırken canlarla bir araya geldi. Burada bir konuşma yapan Davutoğlu alevi pirlerinin ve Mevlana’nın adını zikrederek herkesin dualarının kabul edilmesini diledi. Lokmanın ardından yönetim ile bir araya gelen Ahmet Davutoğlu bir de kurban kestirip dergaha bağışladı.

Continue Reading

GÜNCEL HABERLER

Avrupa eksenli bir 12 Eylül öyküsü

AleviNet

Published

on

12 Eylül askeri darbesinin gerçekleştiği dönemde Türkiye için AB (AET) perspektifi diye bir şey yoktu. Avrupa ile ilişkilerin en önemli merkezi, 1949’dan bu yana üyesi olunan Avrupa Konseyi’ydi. Darbe, Türkiye’nin Avrupa’yla, özellikle de Avrupa Konseyi’yle ilişkilerini derinden yaraladı.

12 Eylül 1980’de konjonktür 1960 veya 1971’den çok farklıydı. Yunanistan, İspanya ve Portekiz birkaç yıl önce askeri rejimler ve diktatörlüklerden kurtulmuş, Avrupa Konseyi’nde yerlerini almışlardı.

Evren’in Alman parlamenterlere darbe mesajı

Türkiye’deki darbe Avrupa Konseyi Parlamenter Meclisi’nin (AKPM) 30 Eylül 1980 tarihli genel kurul toplantılarının gündemine alındı. Oturumda söz alan Alman parlamenter Erich Mende, içinde kendisinin de bulunduğu bir parlamenter heyetinin Nisan 1980’deki Türkiye ziyaretini özetledi: “O dönem başbakan olan Ecevit’le konuştuk. Demirel’le görüştük. General Evren de dahil olmak üzere askeri çevrelerle görüştük. İki büyük parti (CHP ve AP) işbirliği yapsın, içinde Ecevit ve Demirel’in de yer alacağı geniş bir koalisyon kurulsun diye ısrar etmemiz için askerler bize adeta yalvardı. Aksi halde, istemedikleri halde yeniden müdahale edeceklerini söylediler”.

Kenan Evren

Kenan Evren

Darbe öncesi AKPM Türk heyeti 12 üyeden oluşuyordu. Darbeyle iktidara gelen generaller Strasbourg’a bu üyelerden sadece 4’ünü gönderdi. Gönderilenlerin tek misyonu vardı: Türkiye’nin Avrupa Konseyi’nden dışlanmasını engellemek. AKPM genel kurulunda yaptıkları konuşmalarda, istemeyerek de olsa, “darbe için anlayış” talep ettiler.

AKPM, Türkiye’deki darbe konusunda üçe bölünmüştü. Bir uçta, darbeyi kabul edilemez bulup Türkiye’nin Avrupa Konseyi üyeliğinin askıya alınmasını isteyenler, diğer uçta, Soğuk Savaş koşulları nedeniyle Türkiye’ye “anlayış” gösterilmesini savunanlar vardı. Bu iki uç arasında “ikaz edelim ama üyeliğin askıya alınması işini sonraya bırakalım” diyenler bulunuyordu. Aradaki bu grup galip geldi ve konu hiç gündemden düşmese de AKPM’deki Türk heyetinin yetki belgelerinin sona erdiği Mayıs 1981’e kadar olağanüstü bir gelişme yaşanmadı.

Darbe öncesi görevdeki Türk heyeti en son Ocak 1981’de AKPM genel kurul toplantılarına katıldı. Ülkeyi yöneten Milli Güvenlik Konseyi’nin genel sekreteri Orgeneral Haydar Saltık, Ocak 1981’deki toplantılar öncesi Türk heyeti üyelerini makamına çağırıp, Strasbourg’a görevle son defa gönderildiklerini tebliğ edecekti.

Türkiye oturumunda Papa suikasti haberi

AKPM’nin 13 Mayıs 1981 tarihli gündeminde Türkiye’deki gelişmeler ve Türkiye’nin AKPM içinde temsili konuları vardı. Türkiye 1960 darbesinden bu yana ilk defa AKPM oturumlarına katılmıyordu. Oturumun tam ortasında Papa’nın Vatikan’da vurulduğu haberi geldi. Vuran kişi bir Türk vatandaşıydı. Bu durum o gün Strasbourg’da olan ve Türkiye’nin Avrupa Konseyi’nden dışlanmasını engellemeye çalışan Dışişleri Bakanı İlter Türkmen ve beraberindeki Türk diplomatlar için felaket senaryosuydu.

Papa 2. Jean Paul'e 13 Mayıs 1981 tarihinde suikasti düzenleyen kişi Türk vatandaşı Mehmet Ali Ağca idi.

Papa 2. Jean Paul’e 13 Mayıs 1981 tarihinde suikasti düzenleyen kişi Türk vatandaşı Mehmet Ali Ağca idi.

Türkiye dönemin jeopolitik konjonktürü sayesinde 12 Eylül sonrası Avrupa Konseyi’nden, yani Batı’dan kopmaktan zor da olsa kurtulabildi. Buna karşılık, Türk parlamenterlerin AKPM’deki koltukları Ocak 1984’e kadar boş kaldı. AKPM, Türkiye’de demokratik seçimler yapılıncaya kadar yeni bir Türk heyetine geçit vermedi.

AİHM’de devletlerarası dava

12 Eylül rejimi dibe vuran Türkiye imajını düzeltmek için demokrasi sözü veriyor, ancak Avrupa’yı ikna edemiyordu. İnsan hakkı ihlalleri nedeniyle beş Avrupa ülkesi (Fransa, Hollanda, İsveç, Norveç, Danimarka) Türkiye’ye karşı “devletlerarası” dava açmak için 1 Temmuz 1982’de Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne (AİHM) başvurdu. Bu başvuru, Türkiye’nin 1984’ten itibaren yavaş yavaş parlamenter rejime dönmeye başlaması ve “demokratikleşme” vaadi karşılığında 7 Aralık 1985 tarihinde geri çekildi.

Turgut Özal, 27 Eylül 1989’da Başbakan sıfatıyla AKPM genel kuruluna hitaben konuştu. (Foto: Arşiv)

Turgut Özal, 27 Eylül 1989’da Başbakan sıfatıyla AKPM genel kuruluna hitaben konuştu. (Foto: Arşiv)

Yunanistan, İspanya ve Portekiz 1980’lerin başlarında AET üyesi olmaya başlamıştı. Türkiye ya Avrupa ailesine dönecek ya da aileden dışlanacaktı. Ankara, Avrupa Konseyi dönem başkanlığını üstleneceği Kasım 1986-Mayıs 1987 döneminde iki önemli adım attı: Ocak 1987’de Türkiye’ye karşı AİHM önünde bireysel başvuru hakkını tanıdı, Nisan 1987’de ise AET üyeliğine başvurdu. Turgut Özal 27 Eylül 1989’da Başbakan sıfatıyla AKPM genel kuruluna hitaben yaptığı konuşmada Türkiye’nin AİHM’nin zorunlu yargı yetkisini tanıdığını ilan edecekti.

Türk vatandaşlarına vizenin perde arkası

12 Eylül Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının o dönem Batı Avrupa ülkelerine vizesiz seyahatlerini de olumsuz etkiledi. Pek bilinmez ama, Avrupa’da vizesiz seyahati yaratan sanıldığı gibi AB değil, Türkiye’nin de üyesi olduğu Avrupa Konseyi’dir. Vizesiz seyahat 1957’de imzalanan “Avrupa Konseyi Üyesi Ülkeler Arasında Şahısların Dolaşım Koşulları” anlaşmasıyla başladı. Türk vatandaşları da bu anlaşma sayesinde Avrupa Konseyi ülkelerine turist olarak vizesiz gidebiliyordu. Ancak darbe sonrası bu durum değişecekti.

Almanya, 10 Temmuz 1980’de Avrupa Konseyi Genel Sekreterliği’ne ilettiği bir deklarasyonla 1957 anlaşmasını 5 Ekim 1980’den itibaren Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları için askıya alacağını bildirdi. Deklarasyonda, “İltica hakkını kötüye kullanarak, ikamet ve yerleşme hakkıyla ilgili düzenlemelerin biçimini bozmak niyetiyle Federal Almanya’ya giriş yapan Türk uyrukluların sayısı 1980’in ilk aylarında olağanüstü artış göstermiştir. Bu nedenle Federal Cumhuriyet topraklarına girişin daha sıkı kontrol edilmesi kaçınılmazdır” denmekteydi. Türkiye’de terör eylemlerine karışmış çok sayıda aşırı solcu veya aşırı sağcı militan vizesiz Almanya’ya gidiyor ve 3 aylık süre bitince orada kalmak için iltica başvurusunda bulunuyordu. Almanya’ya sadece 1980’in ilk yarısında iltica başvurusunda bulunan Türk uyrukluların sayısı 50 bine ulaşmıştı.

Dönemin Federal Almanya Dışişleri Bakanı Hans-Dietrich Genscher

Dönemin Federal Almanya Dışişleri Bakanı Hans-Dietrich Genscher

Fransa, Belçika, Hollanda ve İsviçre gibi ülkeler de Ekim 1980’den itibaren aynı yöntem ve benzer gerekçelerle Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarına vize uygulamaya başladı. Darbeye paralel gerçekleşen bu gelişme Ankara’da rahatsızlık yarattı. Fakat Türkiye’nin bu dosyada kendini savunacak hali kalmamıştı.

Türk parlamenterler konuyu ancak 1984’ten itibaren AKPM’ye döndükten sonra gündeme getirebildiler. Vize kararını Nisan 1985’te Strasbourg’da AKPM genel kurulunda konuşan Federal Almanya Dışişleri Bakanı Hans-Dietrich Genscher’e sordular. Aldıkları yanıt şaşırtıcıydı: “Türk vatandaşlarına vize uygulaması başlattık ama bu tek taraflı yapılmadı. Generaller Türkiye’de yönetimi devralmadan önce iktidarda olan Türk hükümetiyle birlikte yapıldı”.

Genscher, Türk vatandaşlarına vize uygulamasına darbe öncesi hükümetin onay verdiğini ima etmişti. Ne o tarihte ne de sonrasında kimse bu ifadeleri sorgulama zahmeti gösterdi.

Kayhan Karaca/Strasbourg

©Deutsche Welle Türkçe

 

Continue Reading

GÜNCEL HABERLER

Faiz indirimi piyasayı “kur şoklarına” açık hale getirdi

AleviNet

Published

on

Türkiye Merkez Bankası, daha önce 425 baz puan indirimle yüzde 19.75’e çektiği haftalık fonlama faizini radikal bir kararla 325 baz puan daha indirerek, 16.50’ye çekti.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın “inecek” dediği faizler son üç ayda yüzde 24’den yüzde 16.50 oranına çekilmiş oldu. Erdoğan, faiz konusunda anlaşamadığı Merkez Bankası eski Başkanı Murat Çetinkaya’yı Temmuz başında görevden almış, yerine yardımcısı Murat Uysal getirilmişti. 

DW Türkçe’nin konuştuğu ekonomistler, faiz indirimlerini, aşırı yüksek faizlerin teknik olarak normale dönmesi olarak yorumluyor. Ancak her üç ekonomist de, söz konusu faiz indiriminin yatırımların ve kredilerin önünü açmayacağı görüşünde. İç talebin yetersiz, ekonominin geleceğinin belirsiz olması nedeniyle şirketlerin yatırım yapamadığını ve bankaların özellikle enerji ve inşaat sektörünü riskli buldukları için kredi açmadıklarını belirtiyor.

300 puanın üzeri kuru tetikler

Ekonomistler, faizlerin yıl sonuna kadar yüzde 16’nın altına inmesinin zor olduğunu savunuyor. DW Türkçe’ye konuşan Prof. Hayri Kozanoğlu, Merkez Bankası’nın olumlu dünya koşullarının da etkisiyle, özellikle 15 trilyon dolarlık eksi faizli kağıtların işlem gördüğü bir ortamda yeni bir faiz indirimi imkanı olduğunu ancak yıl sonuna kadar politika faizinin yüzde 16’nın altına inmesinin koşullarının bulunmadığını söyledi.

Kozanoğlu, 300 baz puanın üzerinde bir faiz indiriminin Merkez Bankası’nın manevra kabiliyetini yok edeceğini vurguluyor. Ekim ya da Eylül ayı sonunda baz etkisiyle enflasyonun tek hanelere çekileceğini öngören ekonomist, yılın son ayında da ters baz etkisiyle tekrar yüzde 15 civarında bir sıçrama olacağı görüşünde.

Continue Reading
Advertisement

HAFTANIN EN ÇOK OKUNANLARI