Connect with us

.

Ahmet Güden

Kendisine benzemeyenleri yok eden anlayışın eseri: Madımak Katliamı

AHMET GÜDEN

Published

on

2 Temmuz 1993’te Sivas Madımak otelde hiç unutulmayacak insanlık dışı bir katliam yaşandı. Fakat garip olan bu topraklarda katliam anlayışı tarihler boyu her döneminde mevcut. Yalnız Mezopotamya topraklarında bu denli bir katliam ilk kez yaşanmıştı.

Dolayısıyla insanlar böyle bir katliamın karşısında söyleyebilecekleri tek bir cümle bulmakta zorlanıyor. Doğrusu insanları yakarak öldürmek, yok etmek, dönüp geriye baktığımızda buna benzer bir katliam Hitler Almanya’sında Yahudilere karşı gerçekleştirilmiştir.

O gün Hitler’in Yahudileri fırınlarda diri diri yakarak katletmişti. Yalnız o günden beri Hitler’in uygulamış olduğu bu katliam tarihinin her döneminde lanetlenerek anılmaktadır. Çünkü bu yaşananların hepsinin baktığımızda bir insanlık suçu olduğu açıktır.

Fakat bu yok etme ortada kaldırma kısaca kendisine benzemeyen her türlü felsefeyi anlayışı değiştirip,  kendisine benzetemediği her türlü farklılığı ortadan kaldırmak için her türlü yönteme başvuran anlayış artık kendi yaşamlarında bir kültür haline bürünmüştür.

Çünkü bu anlayış 1000 yıldan bu yana kendisini var etmenin yolu başkalarını yok etmek üzerine vurgulamıştır. Ne yazık ki bu zihniyetin ürettikleri sadece Türkiye’de değil Ortadoğu coğrafyasında hayat bulmuş ve yaşayan bir anlayış haline gelmiştir.

Son yılları değerlendirdiğimizde, Suriye ve Şengal Bölgesi’nde yaşayan Ezidileri karşı sadece bugün değil Osmanlı döneminde ve Osmanlı’da önceki rejimlerde de kendi deyimleri ile “73 Ferman” ile katliam yaşatılmış.

Orada yaşayan Ezidileri kendilerine benzetmek için o felsefe bir şekline ortada kaldırmak yüzyıllardan bu yana her türlü baskı şiddet korku sindirme teslim alma kendilerine benzetmek her dönemde esas alınmıştır.

Fakat dönüp baktığımızda  ise defalarca katliamlara uğramalarına rağmen kendi ilkesel duruşlarında asla taviz vermeden kendi kültürlerini bugüne kadar sürdürmeyi başarmış Ezidiler… Dolayısıyla bu anlayışın tarihine bakınca sadece bugün değil çok uzun yıllara dayanan bir anlayışın, bir felsefenin ürünü olan kendisine benzemeyen yok etme anlayışı çok uzun yıllar önce Mezopotamya’da yaşayan farklı kültürlere farklı inançlara karşı her türlü saldırıyı gerçekleştiren bir anlayıştır.

Son olarak 2014 yılında batılı güçler tarafından üretilip düşmanlaştırılan IŞİD çeteleri tarafından Güney Kürdistan Şengal bölgesinde ve Suriye’de Ezidi Kürtlere karşı gerçekleştirilen katliam da binlerce kişi katledildi. Binlerce kadın çocuk yaşlı rehin alınarak binlerce kadın Arap ülkelerinde köle pazarlarında cariye diye pazarlandı.

Diğer taraftan ise Tıpkı 2 Temmuz 1993 yılında Sivas Madımak Oteli’nde insanların diri diri yakıldığı gibi Irak’ta ve Suriye’de yüzlerce insan dünya gözlerinin önünde diri diri yakıldı. Yine yüzlerce insanın kellesi kılıçlarla kesilerek katledildi.

Dolayısıyla bu yaşananların hepsi artık Ortadoğu’da bir felsefe bir ideoloji dönüşmüş durumda, kısaca artık kültürlerinin bir parçası haline gelmiş diyebiliriz. Hep söylenmiş tarih tekerrürden ibarettir. Fakat sanki tarihi tekerrür sadece Ezidiler de, Aleviler de ve diğer ezilen toplumlarda tekerrür etmekte.

Dolayısıyla tarihin tekkerrür etmesi ile ünlü olan Mezopotamya’da kadın haklarından olan Ezidilerin bugünlerde yaşadıkları son 100 yıllık süreç içerisinde yaşadıkları ile birlikte düşünüldüğün de tarihi bu özelliği sık sık akla geliyor. Ezidilerin neredeyse tamamı sadece 100 yıl önce kadar Osmanlı İmparatorluğu sınırları içerisinde yaşıyordu. Bugün ise ara Suriye, Rusya, Gürcistan, Ermenistan ve Almanya’da yaşamak zorunda kalmışlardır.

Mezopotamya’nın kadim inançlarından olan Kızılbaşlar da asırlardan beri her rejim tarafından birçok kere katliamları uğratılmış. Her seferinde yüzlerce binlerce insan katledilmiş. Kısaca Kızılbaşlar da yine defalarca kıyımlar, soykırımlar, zindanlar, sürgünler, asimilasyon ve her türlü saldırıya maruz kalmışlardır. Kürt Kızılbaşlar ise yukarıda sıraladığımız bu olguların 1000 misli yaşanmış ve hala bugün yaşamaktadır.

Diğer taraftan ise bütün bunların birlikte bu yolun rehberleri zerre kadar ödün vermeden hümanist ve doğa insan eksenli bu kadim inançlarını 21. yüzyıla kadar ödün vermeden taşımayı başarmışlardır.

Yukarıda da bahsettiğim gibi Kızılbaşlar tarihten bu yana defalarca katliamı uğramış her katliamda yüzlerce insan katledilmiştir. Fakat 26 yıl önce 2 Temmuz 1993 tarihinde Sivas’ta gerçekleşen ve Pir Sultan Abdal Kültür Derneği tarafından organize edilmiş olan Pir Sultan Abdal şenlikleri sırasında Madımak Oteli’nin yakılması ve çoğunu Kızılbaş 33 yazar Ozan düşünür ile 2 Otel çalışanı yanarak hayatlarını kaybetmesi ile sonuçlanan olaylar Madımak katliamında dışarıda toplanan göstericiler de 2 kişi de hayatını kaybetmiştir.

Pir Sultan Abdal şenlikleri kapsamında aralarında Aziz Nesin’in de bulunduğu pek çok sanatçı ve fikir insanı dönemin Sivas Valisi Ahmet bilginin özel davetlisi olarak bu kente geldiler. Fakat bu etkinliklere tahammül edemeyen bazı yobaz kesimler 2 Temmuz günü Cuma namazı ardından etkinliklerin yapıldığı Kültür Merkezi’nin önünde bir yürüyüş başlattı.

O yürütüşte “Sivas laiklere mezar olacak” atılan sloganlardan biriydi. Saldırgan grup bir kısmı yeni dikilen halk ozanlarının heykellerini yıkıp yerde sürüklerken bir kısmı Valilik Önünde Ahmet Kara bilgini protesto etti. Valinin katliam sonrası İçişleri Bakanlığı’na gönderdiği rapora göre saldırganlar sayısı her saat artıyordu yine aynı rapora göre akşam saat 18 00’de Madımak Oteli’nin önünde o ana kadar hiç bir aşamada dağılmamış 15000 kişi vardı.

Otel önündeki araçlar ve sürüklenen heykel ateşe verildi. Otelin camları kırıldı yaklaşık 2 saat sonra Otel ateşe verildi. Saldırgan kalabalık sloganlarını devam etti. Madımak Oteli’nin önünde çekim yapan İhlas Haber Ajansı’nın görüntülerinde otelin etrafını kuşatanların sloganları yanında sözleri de duyuluyordu. Biri otelin 1. katına çıkan saldırgana yakın diye seslenerek bir diğeri Alev’in görünmesiyle “Cehennemin Ateşi” işte diye sesleniyordu. Kente davet edilen takviye güçler ise zamanında gelmedi. Orada ki kolluk güçleri de adeta saldırganların etrafını çembere alarak, orada tutulmak isteniyordu. Dikkatli bir şekilde izlendiğinde hiçbir kolluk gücünün bırakın müdahalesini orada toplanın insanların bir şekilde dağılması için herhangi bir çaba gösterilmedi. Saatlerce süren saldırı sonunda bilanço 35 kişinin yanarak can vermesini neden oldu. Biz bir kere daha insanlara katliamı reva gören anlayışları lanetliyoruz.

O gün iktidardakilerin tepkileri ne olmuştu dönüp bir de bunlara bakalım.

 

Turgut Özal’ın ölümünden sonra cumhurbaşkanı seçilen Süleyman Demirel’in yerine DYP Genel Başkanı seçilen ve başbakan olan Tansu Çiller görevi devre alalı henüz bir hafta olmuştu. Çiller’in Madımak Oteli’nde yaşananların ardından söylediği sözler tartışma yaratacak düzeydeydi: Çok şükür otel dışında halkımız bir zarar görmedi diyordu.

Diğer tarafta ise dönemin Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel ise olayın münferit olduğunu ve Kızılbaş Sünni çatışması dönüşmemiş olmamasının vurguluyordu.           Olay Münferittir ağır tahrik var bu tarih sonucu halk galeyana gelmiş güvenlik kuvvetleri ellerinden geleni yapmışlardır . Karşılıklı gruplar arasında çatışma yoktur. Bir otelin yakılmasından dolayı can kaybı var.” diyor Demirel.

Dönemin İçişleri Bakanı Mehmet Gazioğlu ise Aziz Nesin’in Hedef gösterdi. Aziz Nesin halkın inançlarına karşı bilinen tarihleriyle halk galeyana gelip tepki göstermiştir diyordu. İşte burada ortaya çıkan durum ise ülkeyi yönetenler bile o gün bu katliamı gerçekleştirenleri aklamak için büyük bir çaba içerisinde girmişlerdir.

Bu katliam üzerinde çok şey yazıldı ve çok şey konuşuldu. Eskilerin deyimi ile bir atasözü var hafızayı beşer nisyan ile malüldür. Yani insanlar unutkandır. Unutkanlık bir insanlık halidir velakin bu söz doğrudur. Fakat 26 yıl önce Sivas’ta yapılan Bu katliamın ardında bugüne kadar buna benzer birçok zulüm yaşandı.

Gazi Mahallesi’nde onlarca insanın katledilmesi… Ardından Gezi’de linç edilerek katledilen insanlar Ve yüzlerce katliam da en son ülkemizde ve coğrafyamızda binlerce insan katledildi.

2015 yılında surda Cizre’de, Mardin Nusaybin’de bodrumlarda diri diri yakılarak katledilen insanlar adeta devlet gücü ile bırakın mahalleleri şehirler yerle bir edildi. Cesetler moloz çöplüklerine atıldı. İnsanların kendi özel eşyalarını almalarına fırsat bile verilmeden göç ettirildi. Binlerce aile sokaklarda kalmak zorunda bırakıldı.

Diğer taraftan ise bunlara katledilen Taybet ananın cesedi günlerce sokak ortasında kaldı. Saatlerce yaralı halde orada yatan annesiyle birkaç metre uzaklıkta olan çocuklarının annelerini almarlarına fırsat verilmedi. Günlerce kediler, köpekler yemesin diye uzakta nöbet tutuldu.

Yine vurularak katledilen bir çocuğu cenazesi yani Cemile kokmasın diye Ailesi tarafından günlerce buzdolabında bekletildi. İşte oturup dinlenmesi gereken hususlardan birisi de budur. Uluslararası savaş hukukunda bile cenazelerin kaldırılmasına izin verilir.  Fakat bizim bu coğrafyada bazen bir mezar taşı bile çok görülür. İşte ne yazık ki bu anlayış ne yazık ki halen bu topraklarda hakimiyetini sürdürmeye devam ediyor.

Dolayısıyla o gün Sivas’ta yer alan birçok insan bugün iktidarda olan AKP’nin üst düzey yöneticileri durumundalar.

Fakat o gün olan bitenleri başka bir pencerede anlamak için ve bu süreçte yaşananlar bu katliamın örtbas etmek bir şekilde bu suçu işleyenlerin aklamak için bazı çevrelerin yoğun bir çaba içerisinde girdiğini rahatlıkla görebiliriz. Bu yapılanların bir anlayışın ürünü değil mi bir tarih sonucu olduğu algısını toplumun hafızasına yerleştirebilmek için yazılıp çizilen ve bazı çevrelerin sözlerine kısa bir göz atmakta fayda var.

*2 Temmuz kanlı katliamı ile günümüze aktarılan bazı kişi ve çevreleri yazdıklarını sadece bir bölümüne kısa bakmakta fayda var Sivas’ta yayın yapan Hakikat Gazetesi sıcağı sıcağına şunları dile getirmekteydi. “Pir Sultan Abdal şenlikleri dinsizlik propagandası yapmak için mi organize edildi. Eğer böyle bir plan var ise Şimdiden söyleyelim biz Müslüman mahallede salyangoz sattırmayız dil aleyhine yapılacak propagandaları asla müsaade etmeyiz yüzde 99’u Müslüman olan bir ülkede yaşadığınız unutmayın hakikat Sivas 2 Temmuz 1993”

*Bu olay Kızılbaş Sünni Müslüman çatışması değil 150 kişilik hidrolojik kökenli bir grubun örgütlü işidir islamcılara mal edilmesi üzücüdür Abdurrahman Dilipak Milliyet 6 Temmuz 1993

*Ecdadının sesi ile konuşan ve her fırsatta batının Kızılbaş değerlerine saldırmayı kendisine bir görev bilenlerden birisi şu Kindar düşman cıların açıkça dile getirmektedir. Pir Sultan Abdal muavenet inatçı bir Türk ve Osmanlı düşmanı işi gücü amanında İran ve Osmanlı Devleti arasındaki ihtilafı körüklemek ve Anadolu halkının tahrik etmek onu kalkıyor. Halk ozanı mutasavvif Şair diye gösterip adına şenlikler düzenliyorlar. Ayhan songar Türkiye 6 Temmuz 1993

*Türk-islam sentez cinsi kızılbaşlar içerisinde yaratılan Kınalı tekniklerin yakın arkadaşı ve şimdileri de Perinçek’in ulusal kanalında birilerini akılveren Sebahattin Önkibar ise o dönemde yine Perinçek’in aydınlık Gazetesi’nde yazan Aziz Nesin hedefe koyarak Sivas olaylarının müsebbibi Pir Sultan Abdal’ı anma adı altında tarih kıtalarına bölgeye girmesine izin veren yetkililer ile Facebook Mukaddes kitabımıza dil uzaktan yazar Aziz Nesin dir..

Sebahattin Önkibar Türkiye 4 Temmuz 1993

*Erdoğan’ın dünürü, Berat Albayrak’ın babası Sadık Albayrak ise Kızılbaş, Batıni Alevilere karşı olan kinini şu çümlelerle dışa vuruyordu: “Böyle giderse, bunlar Sıvas’lıyı on mislisi ile İstanbul’da karşılarında göreceklerdir. Bu Ahllahsız ve dinsiz kişiler, böyle giderse Hz. Ali’nin Zülfikar’ını (keskin kılıcını) karşılarında bulacaklardır“ Sadık Albayrak, Milli gazete 6 Temmuz 1993).

*Sözde şair sıfatı olan biriside şu serzenişte bulunuyordu: “…Giderek, olayların, Türkiye’de yaşayan insanları şöyle bir tercih karşısında bırakma ihtimali kuvvet kazanıyor: Ya müslüman Türkiye, ya hiç!“ (İsmet Özel, Milli gazete, 6 Temmuz 1993)

*Her dönemin en sadık bağlısı Türk-islam sentezcilerin çömezi, özgür Kürt düşmanı Metiner’in kaleminde şu dizeler damlıyordu: “Türkiye’yi krize sürüklemek isteyen birtakım karanlık güçlerin varlığını hepimiz biliyoruz. Somutlarsak, bunu radikal İslamcılara da yaptırmış olabilirler., bozkurt işareti yapan ülkücü tandanslı kişilere de yaptırmış olabilirler. (…) Sıvas olayları bu açıdan bir provokasyondur!“ (Mehmet Metiner, EP, 11-18 Temmuz 1993).

*Türkiye Cumhurriyeti devletinin günümüzdeki “paralel devlet“ sıfatıyla anılan Gülen kadroları, kendi ortak düşüncelerini şöyle neşrediyorlardı: “Bunlar Kemaliye olayları için kıllarını kıpırdatmıyorlar, ama Sıvas olayları için dünyayı ayağa kaldırmaya çalışıyorlar“ (Mustafa Özcan, Zaman Gazetesi, 13 Temmuz 1993).

*“İslam dini kesinlikle laiklikle bağdaşmayan çatışmaya düşen bir dindir.Bir Müslümanın laik olması olanaksızdır. Müslüman’sa laik değildir. Laik’se Müslüman değildir“ (Süleyman Ünal, Zaman, 9 Temmuz 1993..

Burada sözlerime son verirken yorumsuz bir şekilde o gün Sivas’ta yaşananların bazı kişilerin ve gazetecilerin nasıl bu olayların üstünü örtbas ederiz çabası içerisinde oldukları aşikardır.

Sözlerime son verirken bir kez daha dünyanın neresinde olursa olsun katliamı insanların reva gören anlayışları şiddetle nefretle kınıyorum. Çünkü nerede ve ne şartlarda olursa olsun katliam bir insanlık suçudur. Dolayısıyla bu suçu işleyen anlayışları mahkum etmek, ben insanım diyen herkesin görevidir.

Saygılarımla

Continue Reading
Click to comment

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Ahmet Güden

Suriye’de Kürtsüz çözüm başarılı olmaz!

AHMET GÜDEN

Published

on

Rusya, Türkiye ve İran liderlerinin katılımıyla Ankara’da düzenlenen Üçlü Zirve’nin yankıları bu gün halen sürmekte. Suriye’nin toprak bütünlüğünü sağlamak için her türlü tedbirin alındığı ve Anayasa Komisyonu üzerinde bir anlaşmaya varıldığı iddia edilse de bunun bir çözüm olmayacağı bir çok çevreler tarafından da dile getirilmekte. Çünkü Suriye’deki hakların dikkate alınmadan yapılacak her türlü çalışma çözümsüzlüğün dışında hiçbir anlam ifade etmeyeceği bilinmelidir.
Suriye’de yaşayan halkların temsilcileri olmadan Suriye sorunları masaya yatırılması ilginç olduğu kadar tirajı komik bir olay… Elbette ki bu anlayışla hareket edenler buna uygun beyanatları sıralayıp kesin sonuçlar çıkarmaları da kolay.

Bir saniyede ittifaklar kurup dağıtırız, savaş çıkartıp barış yaparız. Çok konforlu iş!

Suriye’nin olmadığı masalarda Suriye’ye gelecek dayatılıyorlar. Fakat Emperyalist güçlerin göz ardı ettikleri nokta ise bugünkü sorunların kaynağının halkın gerçeğine rağmen kurmuş oldukları sistemlerin artık ayakta kalma imkanları olmadığından kaynaklandığını bilmeleri gerekir.

Dolayısıyla da Ankara’da yapılan Üçlü Zirve’de dile getirilen anayasa komisyonunun stratejik olmadığını bilinmelidir.

Diğer tarafta ise u asıl muhatapların yer almadığı zirvenin bir toplantıdan öteye gidemeyeceği açıktır.

Askeri ve politik olarak Suriye’nin yüzde 35’i üzerinde hâkimiyet kuran Demokratik Suriye Güçleri’nin (DSG) söz sahibi olmadığı, taleplerinin anayasaya konulmadığı bir anlaşma başarılı olabilir mi? Hayır bunu mümkün olmayacağı önümüzdeki süreçte bir kez daha kendini ortaya koyacaktır.
Ankara’daki zirvede anayasa hazırlığı için alınan kararların yaşama geçmesinin stratejik-politik bir önemi olmayacağı gerçeğidir.

Anayasa komisyonunun kimlerden oluştuğu meselesi ciddiye alınacak bir durum olmadığı gibi, DSG’nin doğrudan içerisinde yer aldığı politik çözüm, zorunlu ve kaçınılmaz olarak masaya gelecektir.
Çünkü sorunun muhataplarından biri de DSG’dir…

Suriye’de kazanan iki gücün Şam’daki iktidar ile Qamişlo’daki iktidardan ibaret olduğunu bilinmelidir.
Bu iki güç Suriye savaşının kazananları olarak bilinilmelidir. Her iki güç arasında çıkacak olası bir askeri çatışmanın, Suriye’yi yılları kapsayacak yeni bir savaşa sürükleyecektir. Ne Rusya ne İran ne de ABD, böylesi bir çatışmayı ister mi?

Bu bakımdan sorunun politik çözümünün tartışmaksızın muhataplarından biri de DSG’dir. Moskova-Ankara-Tahran üçlüsünün Anayasa hazırlama komisyonu kurmaları stratejik olarak belirleyici olmayıp esasen BM Güvenlik Konseyinin kararları doğrultusunda Cenevre’de devam edecek olan görüşmelerdir. Nihai kararı ise ABD-Rusya ikili görüşmeleri belirleyecektir.

Şam rejimi Türkiye’nin yumuşak karnını biliyor.
Şam’ın Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’ne gönderdiği ve DSG’yi “bölücü terörist milisler” olarak ilan ettiği mektubun arka planında da Moskova’nın olduğunu bilinmelidir. Mektup esasen Ankara’nın önüne atılan politik bir yemdi. Şam rejimi stratejik olarak Demokratik Suriye Güçlerini hiçbir zaman kabullenmedi.

Ankara, Tahran ile Şam arasında her ne kadar ‘düşmanlık’ düzeyde bir çatışma olsa da bu üç başkent arasında Kürtler meselesinde stratejik bir ortaklık bulunuyor. Kürt sorununu kendi gelecekleri açısından ciddi bir tehlike olarak görülüyor. Bugün Ortadoğu’nun en önemli çıkmazlardan birisin de Kürt sorunu olduğu gerçeğidir. Bu her üç Başkentin mevcut sorunları çözüm üretmedikleri sürece Emperyalist Güçler bugüne kadar olduğu gibi Bundan sonraki süreçte de kendilerine karşı bir şekilde kullanarak kendi varlığını Ortadoğu sürdürmeye devam ettirme çabasıdır. Dolayısıyla da Suriye’deki Kürt sorununun çözümü, Türkiye’deki iç politik dengeleri ve özellikle Kürtlerin politik geleceğini doğrudan etkileneceği bilinen bir gerçektir. Şam rejimi, Ankara’nın yumuşak karnını biliyor.
Önümüzdeki süreçte Ankara çaresizlik içerisinde Esad rejimi ile ilişkiye girmek durumunda kalacaktır. Bugüne kadar dolaylı yollarda bir şekli ile ilişkide olan Ankara bundan sonra ki süreçte Esad rejimiyle doğrudan diplomatik ilişkilere gireceğinin birçok emaresiyle karşılaşıyoruz.
Erdoğan’ın Suriye meselesinde ciddi bir krizle karşı karşıya kaldığını bilinmesi gereken başka bir gerçektir.

Ankara’nın nerdeyse koşulsuz bir şekilde Moskova’ya teslim olmasının, özellikle Erdoğan’ın politik gücünü önemli oranda sarsacağı açıktır. Moskova, BM’ye gönderilen mektubun kamuoyuna açıklamasıyla, Şam-Ankara arasındaki diplomatik ilişkilerin kurulmasının temel bir gerekçesi yapacaktır. Böylelikle sistemle bütünleşmiş bütün politik partileri, güçleri, devletin farklı kanatları ve kamuoyu; Ankara’nın Şam ile diplomatik ilişki kurmasını ‘ülkenin bütünlüğü’ için iktidarı destekleyeceklerdir ki öyle olmaya başladı bile.

CHP MHP iyi Parti Saadet Partisi Demokrat Parti ve politik partilerin tamamı ‘Demokratik Suriye Güçlerinin ‘bölücü-terörist’ görülmesi ve bunların tasfiye edilmesi karşılığında Şam ile diplomatik ilişkiler kurulmasını aktif olarak destekleyeceklerdir.

Fakat bugün ülkemizde ve Ortadoğu’da sorunların esas kaynağının inkar politikaları sonucu olduğu göz önünde bulundurulmalıdır bugün ülkemizde sadece AKP değil mevcut siyasi partiler Kürtlerin inkarı konusunda ve sorunların çözülmesi konusunda aralarında hiçbir farkın olmadığı bir kez daha açığa çıkmıştır. CHP’nin gerçekleştiği Suriye konferansının altında yatan metinde açıkça böyle okunmaktadır. Konferansta bir konuşma gerçekleştiren genel başkan Kılıçdaroğlu, aynı konulara parmak basarak, Demokratik Suriye Güçlerinin ‘bölücü-terörist’ görüldüğünü ve bu sebeple Şam yönetimi ile bir araya gelinmesi gerektiğini söylüyor.
Aynı şekilde kendilerin artık ne olduğu çok belli olan Vatan Partisi Başkanı Doğu Perinçek’i böyle bir dönemde büyük bir televizyon kanalına çıkartılarak aynı düşünceyi savunması ise tesadüf değildir. Çok belli ki birileri düğmeye basarak Kürtleri yok etmeyi ve Şam-Türkiye ilişkilerini eski haline getirmeye çalışıyor. Bu aynı zamanda güvenli bölge meselesinde de ABD’ye bir tehdit olarak algılanabilir. Ama bilinmeli ki iktidar bu ikili siyaseti çok fazla yürütemeyecektir.

Bu coğrafya da Kürt sorunu çözüm bulunmadığı sürece sağlıklı bir barışın tesis edilmeyeceği bir kez daha ortaya çıkmıştır. Ortadoğu’da Barış’ın gelebilmesi eşit ve adil bir birlikte geçtiğinden bilinmelidir. Aksi takdirde bugüne kadar olduğu gibi bundan sonra da sorunların derinleşerek devam edeceği göz önünde bulundurulmalı ve buna göre hareket edilmelidir. Bugün özellikle Kürtlerin katkısının olmadığı bir anayasanın hükmünün olmayacağı tarih boyunca defalarca görülmüştür.

Erdoğan’ın “ABD ile 2 hafta içinde uzlaşamazsak kendi harekât planımızı uygulamaya başlayacağız” şeklindeki sözleri çok olanaklı değildir. Ankara’nın Rojava olarak tanımlanan Kuzey ve Doğu Suriye’ye yönelik, Afrin’de olduğu gibi kapsamlı bir operasyon yapma olasılığının yüksek olduğunu düşünmüyorum. Ancak askeri ve politik dengelerde her olasılık mümkün.
Ankara’da böyle bir olasılığı çok zayıf da olsa kullanabilir. Ancak mevcut politik gelişmeler dikkate alındığından, Kuzey ve Doğu Suriye’ye yönelik askeri bir operasyon yapmasının sanıldığı gibi yüksek bir ihtimal olmadığı açıktır.
Washington ile Ankara arasında yapılan görüşmelerde alınan ve fiilen uygulanan ‘Güvenli Bölge’ planı uygulanıyor. ABD’nin askeri güçleri Urfa’da konumlandı ve ortak kara devriyesi görevlerini icra ediyor. Belirlenen ortak plan doğrultusunda DSG güçleri sınır bölgelerinden çekildi, savunma mevzilerini de bıraktılar, uzun menzilli silahlarını da 25 kilometre geri çektiler. Havadan da ortak devriye görevi icra ediliyor. Böylelikle, Ankara’nın DSG’nin kendileri için askeri olarak risk oluşturuyor tezinin gerekçesi ortadan kalktı. ABD askeri yetkililerinin yaptığı açıklamalarda ‘güvenlik bölge’ planın uygulanmasıyla ‘Türk askeri güçlerinin Kuzey ve Doğu Suriye’ye yönelik askeri operasyon isteklerinin önemli oranda azaldığını’ belirtmeleri Türk askeri güçlerinin olası bir operasyon hamlesinin yansıtıldığı gibi güçlü olmadığını gösteriyor.

Aslında diğer tarafta ise Türkiye idlib’deki yenilgiyi unutturmak istiyor.
Ankara’nın çok önemsediği ve bütünüyle kontrol altında tutmak istediği İdlib’de, kaybetmesinin ötesinde Moskova’ya bütünüyle teslim oldu.
Türk askeri gözlem noktaları dahi Şam rejimi tarafından kuşatılmaya başlandı ve önümüzdeki birkaç hafta içerisinde kuşatılan gözlem noktalarının sayıları artacak. Hatta Rusya’nın askeri polisleri tarafından korunmaya başlanacağı kanısındayım.

Hatta belki de ABD ve DSG’den de onay alarak, küçük birkaç bölgeye sınırlı bir operasyon yapıp çıkma planını da uygulamak isteyecektir. Böylelikle İdlib yenilgisini Kuzey Doğu Suriye’de zafere dönüştürme havası yaratmaya çalışacaktır. Dolayısı ile de böyle bir politika ile daha önce olduğu gibi milliyetçi duyguların gelişmesini sağlayarak kendi yönetimini süreçte garantilemek için her türlü çaba içerisinde olacaktır. Bu girişim ülke de ve bölgede psikolojik baskı oluşturmak çabası taşıyor.

Erdoğan’ın ‘Kuzey ve Doğu Suriye’ye gireriz’ açıklamaları aslında psikolojik baskı oluşturma çabasıdır. Pentagon izin vermeden, Trump’ın Erdoğan’a sınırlı kısa süreli bir operasyona izin vermeyeceği açıktır.

Diğer taraftan ise sistemin politik tasfiyesini planlıyor. Kuzey ve Doğu Suriye’ye Suriyeli göçmenlerin yerleştirilerek sadece demografik yapıyı değiştirmeyi hedeflemiyor. Esasen orada kurulan istemin politik olarak tasfiyesini sağlamayı planlıyorlar. DSG ile ABD temsilcileri arasında yapılan görüşmelerde ortak karar, bu bölgelerde yaşayan ve radikal İslamcı örgütlerle ilişkileri olmayan Suriyeliler gelebilir demesi de Ankara’yı son derece rahatsız etmekte. Çünkü Türkiye Suriye’deki Kürtlerin elde etmiş olduğu statüyü ortada kaldırabilmesi amacıyla bazı İslamcı unsurları desteklediği de birine bir gerçektir. Fakat Suriye’de DSG’nin içerisinde yer almadığı görüşmelerin Suriye’yi kalıcı bir çözümün getirmeyeceği bilmelidir.

Öte yandan Erdoğan’ın BM’de de bu duruma ilişkin çalışmalar yaparak Kürtleri yok saymaya çalıştığına şahit olduk.

Bilinmesini isterim ki; Ortadoğu’da Kürtsüz bir çözüm kesinlikle başarıya ulaşamaz!

Saygılarımla

Continue Reading

Ahmet Güden

Kayyum ve tehdit politikaları gidişin habercisidir

AHMET GÜDEN

Published

on

AKP-MHP koalisyonu Diyarbakır Van ve Mardin büyükşehir belediye başkanlarını görevden alarak yerine kayyım atamasını toplumun büyük bir kesimi tarafından kabülenilmedi ve doğru bulunmadı. Çünkü ortada olan iddiaların asılsız ve gerçek dışı olduğu çok açık. AKP içerisinden sızan bilgilere göre parti içerisinde dahi bu durumdan rahatsızlık duyulduğu belirtilmekte. Tüm tepkiler gibi İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Sayın Ekrem İmamoğlu’nun da görevden alınan belediye başkanlarını ziyaret etmesi İçişleri Bakanını rahatsız etmiş olacak ki tehditler savuruyor ortalığa. İçişleri Bakanı Soylu, İBB Başkanı İmamoğlu’na ‘Cahil, Haddini Bil’ gibi bir atanmışın haddini aşan cümle kurarak aslında kendi konumunu bir kez daha ortaya koydu. ‘Başka İşlerle Meşgul Olursan Pejmurde Ederiz’ demesi ülkede yaşayan insanların ne kadar düşüncelerini ifade edebileceğini de gösteriyordu.

Diğer taraftan ise Cumhurbaşkanı Erdoğan, Konya’da düzenlenen bir toplu açılış töreninin de gerçekleştirdiği konuşmasında, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun ‘teröre destek verdiğini’ öne sürerek, “Terör örgütüne tavır koyamayandan belediye başkanı olmaz, siyasetçi hiç olmaz” diyerek başka bir yerden İmamoğlu’nun stabil tutmak istediği siyasetini bozmak istiyor.

Erdoğan, İmamoğlu’nun yerlerine kayyum atanan Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkanı Selçuk Mızraklı ve Mardin Büyükşehir Belediye Başkanı Ahmet Türk ile Kayapınar Belediye Başkanı Keziban Yılmaz’la Diyarbakır’da gerçekleştirdiği görüşmeyi hedef alarak, “Karşımızda hiçbir konuda verdiği sözün arkasında duramayan bir parti ve ekibi bulunuyor. Kardeşlerim böylece ne sözün, ne belgenin hatta ne de namus üzerine edilen yeminlerin bunların gözünde hükmü olmadığını gördük. Bunun adı milleti kandırmaktır. Sözlerini tuttukları konular da var. Mesela, bölücü örgütün güdümündeki partiye verdikleri sözleri harfiyen yerine getiriyorlar. İşte İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Diyarbakır’da. Kimlerle, neyi konuşuyor? Bakıyorsunuz, teröre bulaşmış olanlarla el ele. Onlara, “Biz sizlerle beraberiz” diyor.

Erdoğan’ın İstanbul’u kaybetmesini hazmedemeyen ve bundan dolayı da İntikam kokan sözleri sarf etmesi artık alışıla gelen bir durum. Fakat ne yazık ki demokratik tepkilerini dile getirmek ve kendileri gibi düşünmediklerini ifade etmek bile ülkemizde sorun haline geldiği de cumhurbaşkanı ve içişleri bakanı tarafında İstanbul büyükşehir belediye başkanına karşı yapılan açıklamalarla kendisini ortaya koyuyor. Bu durum AKP-MHP koalisyonu geleceğini ne kadar büyük bir çıkmazın içinde olduğunu gösteriyordu . İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanının İstanbul’un gelirlerinin AKP’nin nasıl kullandıklarını ortaya koymaya çalışması da ayrı bir gerekçe tüm bu yaşananlar için. Ekrem İmamoğlu’nun yüzlerce kiralanmış aracın Yenikapı’da sergilemesi ve vakıflara giden akarları kesmesi gibi hamleleri AKP-MHP koalisyonu ipinin pazara çıkmasında korkanlar her türlü tehdidi ekmekten hiçbir sakınca görmedikleri bu yaptıklarıyla ortaya .ıkmış oluyor.
Diyarbakır, Var ve Mardin Büyükşehir Belediye Başkanlarının görevden alınması, ise iç politik gelişmeler içerisinde aslında beklenen bir durum fakat bazı çevreler tarafından sürecin doğru algılanmaması sonuncu sürpriz bir durum olarak değerlendirildi.

Fakat AKP-MHP koalisyon iktidarının almış olduğu bu kararın hangi politik gelişmelerde etkilendiği başka bir açından bakarsak kendi iç politikaları gereği böyle bir kararın almak zorunda kaldıkları göz önünde bulundurmak gerektiği düşüncesindeyim.

Daha önceki yazımda da 31 Mart 2019 Yerel Seçimleri’ne ilişkin olarak yaptığım değerlendirmede, “AKP iktidarı, HDP’nin kazanmış olduğu belediyeleri yeniden Kayyum atlayacağını Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan tarafında defalarca dile getirdiğinde hepimiz de çok iyi biliyoruz. Fakat bazı çevrelerin halkın iradesine saygı gösterirse sorunların çözümü için yeni bir süreç başlayabilir” diye düşünenler bir kez daha aldandıkları en azında bir kez daha görmüş oldular.

AKP-MHP iktidarı, üç büyükşehrin belediye başkanlarını görevden alıp Kürt halkının iradesine karşı açık bir darbe yaparak, iktidarını korumak için her olanağı kullanarak saldırganlığı tırmandıracağını gösteriyor. Üç Büyükşehir Belediye Başkanlığı görevde alınması Kürtlerin demokratik siyasetin dışına itmenin ötesinde bir anlam ifade etmediğini bilinmelidir. Üç büyükşehir belediye başkanının görevden alınmasında etkili iç politik faktörler çok ileri derecede etkindir.

Birincisi, belediye başkanlarının görevden alınması, AKP-MHP iktidarının izlediği Kürt politikasının somutlaşmış hali olarak karşımıza çıkıyor. İktidar 40 yıldır devam eden askeri çözümü esas alan politikaların devam ettirileceğinin mesajını vermek istiyor. Dolayısıyla da Türk-İslam sentezinin güçlü bir şekilde kullanarak gelecekteki iktidarını garantiye almayı hedefliyor aslında.Ancak bu politikanın tutmadığı, bölgedeki bütün belediye başkanlarının görevden alınarak yerlerine kayyum atanmasına, devletin askeri, ekonomik ve bütün olanaklarının seferber etmesine rağmen 31 Marta istediği sonucu elde edemedi.

İkincisi, 2019 seçimlerinde, HDP’nin bu üç büyükşehir belediyesini büyük bir çoğunlukla kazanmasıyla ortaya çıktı. Kürt halkı bir bakıma, devletin çok yönlü saldırılarına yanıt vermiş oldu. Böylelikle, bölgede doğrudan devlet adına hareket eden AKP’nin, üç stratejik ilde bir başarı elde etmemiş olması esasen devletin politik bir yenilgisi olarak görüldü.
AKP-MHP iktidarının 31 Mart 2019 Belediye Seçimleri’nde kaybetmesinin politik arka planı, Kürt seçmen kitlesinin oyunu stratejik bir bilinçle kullanmasıdır. Örneğin İstanbul başta olmak üzere Adana, Mersin, Antalya, Hatay gibi illerde Kürt seçmen kitlesinin tercihi belirleyici oldu. AKP-MHP iktidarının çözülme sürecini hızlandıran ve özellikle büyük stratejik kentlerde AKP’nin politik ve ekonomik gücünü kaybetmesinde temel gücün Kürt seçmen kitlesinin olduğunu gayet iyi gördü.

Bu nedenle Kürtlerin kitlesel örgütlü bir güç olarak politik denklemi belirlemede son derece etkin olduğu üç stratejik ilin belediye başkanlarının görevden alınması, esasen bir politik-intikam operasyonudur.

Üçüncüsü, AKP-MHP iktidarının politik geleceği bakımından önemli sorunlardan biri de Davutoğlu ve Babacan-Gül ekibinin farklı kulvarlarda yürüttükleri parti kurma çalışmalarıdır. Bu iki gücün partileşme sürecini doğrudan AKP’nin politik gücünün kırılmasında önemli bir faktör olacağı açıktır. Her iki gücün özellikle Babacan ekibinin Kürt sorununa yönelik daha liberal bir politika izleyeceği ve AKP’ye oy veren Kürt kitlesinin Davutoğlu’na ve Babacan’a yöneleceğine dair çok sayıda veri var. Ayrıca bu iki gücün ülke genelinde alacağı oy AKP’nin politik sonunu etkileyeceği önemli bir faktör olarak görülüyor. AKP-MHP ittifakı, Davutoğlu ve Babacan hareketinin politik etki alanını kırmak için Kürt sorununun askeri çözümünü esas alıyor ve üç büyükşehir belediye başkanını görevden alarak milliyetçi dalgayı geliştirmeye çalışıyor.

Dördüncüsü, uzun bir süreden sonra avukatların İmralı’da Öcalan ile görüşmelerinde ‘yeni’ bir çözüm sericinin başlayabileceğine dair ciddi bir beklenti oluşmaya başladı. Hatta gelecekte belirlenecek politikaların oluşturulmasında olası yeni bir çözüm sürecine uygun hazırlıkların yapılmasını dile getirmeye başlayanlar oldu. Ancak ne İmralı’nın ne de Kandil’in yakın dönemde herhangi pozitif bir sürece dahil edilmeyecekleri ortaya çıktı. Bu bakımdan devletin politikasında esasa ilişkin bir değişikliğin olmayacağı görüldüğünü rahatlıkla söyleyebiliriz aslında Çünkü bugün AKP MHP koalisyon hükümetinin ülke sorunlarının çözümü yerine kendi iktidarlarını nasıl ayakta tutabilecekleri çabası içerisindeler diğer tarafta ise devletin güdümündeki medya organlarının bütün propagandalarına rağmen AKP MHP koalisyonunun çıkmazlığını gizleme imkânına kavuşamadı.

Diğer tarafta ise AKP MHP koalisyonu kendi içerisinde ciddi çıkmazlarda karşı karşıya kalacağı AKP’nin muhalif kanadının oluşturacağı boşluğu Kürtlerin iradesine saldırarak Milliyet’i çevreleri etrafında toplamak istiyorlar. Bununla Abdullah Gül, Ali Babacan ve Ahmet Davutoğlu’nun olası bir partinin kurulması durumunda bunları boşa çıkarmayı hedeflemektedir . Fakat 31 Mart 2019 yerel seçimlerde Milliyetçi dalgayı yeniden yükseltmek isteyen AKP-MHP iktidarı, ortaya çıkan tablo karşısında tam tersi bir tepki almasına rağmen milliyetçi dalgada ısrar etmesi anlaşılır bir durum değil.

Sivil Darbenin olası siyasal sonuçları

AKP-MHP’nin halkın oylarıyla gelmiş belediye başkanlarını görevden alması sadece Kürtlere yönelik bir operasyon olarak görülmemelidir. Eğer, AKP-MHP iktidarının darbesine karşı açık bir tutum alınmamış olsaydı özellikle Ankara, İstanbul, Mersin, Adana, Antalya ve Hatay gibi iller için de aynı süreç yaşanabileceğini birçok çevreler tarafında dinlendirmektedir.
AKP-MHP ittifakına dayanan iktidarı bütünlüklü olarak kaybetme riski tahmin edilenin çok ötesinde ciddi bir sorun olarak politik gündemin merkezine oturdu. Bugünkü iktidarın 2023 yılına kadar mevcut politik konumunu korumasının giderek zorlaştığı görülüyor. Erken genel seçim belki de en çok iktidarın gündemine oturdu. Cumhurbaşkanı Erdoğan ile gölge cumhurbaşkanı Bahçeli arasındaki ilişki politik geleceklerini koruma üzerine kurulmuş bulunuyor aslında dolayısıyla da. Bir bakıma zamanla yaraşır durumdalar. Kafalarında belirledikleri bir seçim takvimi var fakat. Bunun çok uzak olmadığı tahmin ediliyor diyebiliriz. Bütün olanları buna göre yapılıyor, bu süreci kendi lehine çevirmek için birçok nokta gündemde tutularak elini güçlendirmek istiyor diyebiliriz. Çünkü artık AKP-MHP koalisyonu barıştan bahsetmesi mümkün olmayacağı bilinmektedir.

Dolayısıyla da Devletin iç dinamiklerinde Ergenekon ekibinin ve milliyetçi-İslamcı kanadın belirlediği politikalarda ısrarın devam ettiğini gösteriyor. Yani Kürt sorunun askeri çözümü esas aldıkları anlaşılıyor.

Sistemin iç dinamiklerinin belirlenmesinde HDP’nin artık belirleyici bir güç olduğunu artık herkes kabul ediyor. Olmasa da AKP-MHP koalisyonun kaygılarını her geçen gün artmasına vesile olmaktadır. HDP’yi politik denklemin dışına atmak ya da etki alanını sınırlandırmak için bir kısım planlar devreye sokmuş durumdadır.

Kayyum atamalarını dengelememek ve kayyumların gündemde düşürülmesi için her türlü yöntemi başvurduğu gözden kaçırılmamalıdır.

AKP-MHP iktidarının elindeki tek malzemenin Kandil’e yönelik daha kapsamlı bir operasyon planı olduğu görülüyor. Böylelikle içteki tepkiyi dengelemeye çalışacaklar. Hatta Fırat’ın doğusuna yönelik çapı çok sınırlı olacak şekilde bir operasyon görüntüsü vererek içteki desteği korumaya çalışacaklar.

İktidarın ekonomide beklenilen sıçramayı yapma şansı yok. Dövizde istikrarı sağlaması son derece zor, işsizlik en yüksek rakamlara ulaştı ve artacak gibi görünüyor. Enflasyon artmaya devam edecek. Bölgesel ilişkilerde herhangi bir iddiası kalmamış durumda. Küresel ilişkilerde bir denge kurma planı bulunmuyor. Geriye iki nokta kalıyor: Kürt sorununda askeri şiddeti ön plana çıkartarak milliyetçi dalgayı yeniden kışkırtmak ve net bir saflaşma sağlamak. Ekim ayında parlamentoya getirilecek olan ‘yargı’ paketiyle demokratikleşme yönünde adımlar atıldığı mesajını vermek.
Bu iki olgunun yaratacağı etkiye bağlı olarak erken genel seçime gitme hesapları yapılıyor. Peki, Erdoğan, muhalefete yönelik saldırıları artırarak bütün riskleri göze alıp erken genel seçime giderse ne olur? Tek bir yol görünüyor: AKP-MHP iktidarının kaybetmesine ve bir dönemin sona ermesine yol açması yüksek bir olasılıktır.

Erdoğan’ın bu düzeyde saldırması esasen çözülmenin durdurulamayacağını, politik kartların yeniden dizileceğini, yeni politik aktörlerin ön plana çıkacağı ve güç ilişkilerinin yeniden dizayn edileceğini gösteriyor.

Üç büyükşehir belediyesinin başkanlarının hiçbir hukuki dayanağı ve maddi temeli olmadan görevden alınmasının sarsıcı etkileri tahmin edilenden çok daha ağır olacaktır.

Diğer yandan Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’nde düzenlenen Büyükşehir Belediye Başkanları Toplantısı atanan kayyumlara yönelik tepkileri kontrol altında tutmak amaçlıdır. Yapılan bu toplantıya kayyumların davet edilmesi ise ayrı bir sorundur. Bilinmesini isterim ki; kanaatimce bu girişimlerde boşa düşecektir.

Demokrasinin olduğu bir dünya ve ülke dileğiyle…

Saygılarımla

Continue Reading

Ahmet Güden

31 Mart ittifakı kayyumlara karşı harekete geçmeli

AHMET GÜDEN

Published

on

AKP – MHP faşizmine karşı kardeşlikten yana olan tüm kesimleri demokrasiye sahip çıkmaya davet ediyoruz.

19 Ağustos pazartesi  günü AKP-MHP koalisyonu tarafından halkın iradesine karşı  açık siyasi bir darbe gerçekleştirildi. HDP 31 Mart yerel seçimlerde Diyarbakır’da yüzde 63, Mardin’de yüzde 56 ve Van’da yüzde 53 oyla iradesi beyan ederek seçmiş olduğumuz belediye  eş başkanları  İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun  yalanlara ve hukuksuz gerekçelere dayalı bir emri ile görevden alınmıştır.  Bu yapılanların sadece belediye başkanlarının karşı gerçekleştirilen bir darbe girişimi değil aynı zamanda  demokrasiye eşitliğe ve hukuka karşı gerçekleştirilen bir saldırıdır.

Bugün atanan kayyumlar 31 Mart yerel seçimleri sürecinde Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan tarafında seçim meydanlarda defalarca dile getirilmiştir.

HDP belediyeleri alsa bile yeniden kayyum  atlayacağını her zeminde  dile getirmişti. Dolayısıyla dönüp geriye baktığımızda HDP’li belediyelerin ciddi bir haksızlıkla karşı karşıya olduğunu görmek gerekiyor.  Diğer taraftan ise AKP-MHP koalisyonu 31 Mart yerel seçimlerinde almış olduğu yenilginin acısını HDP’li belediyelere el koyarak aldığını düşünen iktidarın bir intikam içerisinde olduğunu görmek gerekir. Bu saldırılar yüzyıllardan beri ülkeye de  süregelen bir anlayış ürünüdür. Kendisine benzemeyen her düşünceyi ve yaşam biçiminin ortadan kaldırmaya yönelik girişimler içerisinde olduğu da bilinen bir gerçekliktir.

Türk – İslam sentezli  AKP-MHP koalisyonun da temel amaç olarak sadece ülkeyi değil coğrafyayı tekleştirmeye yönelik politikalar sürdürmekte olduğunu unutmamak gerekir. HDP’li belediyelere karşı gerçekleştirilen siyasi darbe aynı zamanda sadece Kürt halkının iradesine değil Türkiye’de yaşayan tüm farklılıkların iradesine yönelik bir darbe girişimidir. Elbette ki şunu göz ardı etmemek gerektiği kanısındayım; Ortadoğu olmak üzere özel ise Irak ve Suriye’deki gelişmeler Türkiye’yi de yakından ilgilendiriyor. Özellikle bu belirttiğim ülkelerde Kürtlerin statü kazanacak olması Elbette ki statik Yolcuları rahatsız ediyordur. Dolayısıyla da bu gelişmelerde Türkiye’nin etkilenmemesi için Kürt halkının iradesine müdahale etmek istemişlerdir.

Fakat şunu da göz ardı etmemek gerektiği inancındayım. Coğrafyamızda yaşanan hak ihlalleri sadece bugün yapılmadı. Temelleri Lozan Antlaşması’yla atıldı. O gün de bu yana Kürtlerin iradesi yok edilmek istenmiş ve emperyalist güçler tarafında Kürtlerin yaşamış olduğu coğrafya kendi çıkarları doğrultusunda pay edilmesi sonucu yaşanan imha politikaları tıpkı o gün olduğu gibi bugün de sürmektedir.

Dolayısıyla da o günden bu yana defalarca katliama uğrayan Kürtler binlerce evlatlarının kaybetmesine neden oldu. Fakat Kürtler her şeye rağmen kendi değerlerine sahip çıkmayı başardı. Çünkü bizler şuna inanıyoruz; tüm halkların kurtuluşu demokrasinin gelişmesi ile mümkün olacaktır. Ancak AKP – MHP koalisyonu ısrarla statükonun devam edilmesi için devletin tüm olanaklarını kullanarak kendi iktidarlarını sürdürmeyi hedefliyorlar.

Bu aynı zamanda Kürt halkının siyasi iradesine dönük açık ve düşmanca bir tutumdur. İçişleri Bakanlığı hak ve özgürlüklerin gasp edilmesinin, provokasyonların, demokrasinin zerresini bile bırakmayan karar ve uygulamaların tetikçisi ve bir darbe odağı gerçeğidir.

2015’te başlayan AKP-MHP koalisyonu kayyumlar döneminde bu 3 büyükşehir başta olmak üzere bütün belediyelerin kaynakları tüketilmiş, bir enkaz geride bırakılmıştır. İçişleri Bakanlığı ve iktidar, Sayıştay raporlarında da görüldüğü gibi,  kayyımlar aracılığıyla yolsuzlukların ve hırsızlıkların odağı olmuştur. Dolayısıyla da bununla bölgenin ekonomik olarak çökertilmesi bölgede yaşayan insanların yaşam koşullarını daha da ağırlaştırılması hedeflenmiştir.

Yine Bu iktidar ve İçişleri Bakanlığı geçmiş kayyım döneminde yapılmış olan yolsuzlukların ve usulsüzlüklerin ortaya çıkarılmasını, halkın kaynaklarını çalıp çırpan kayyımların rezilliklerinin ortaya saçılmasını hazmedememiştir.

Bu iktidarın zerre kadar demokratik meşruiyeti kalmamıştır. Halkın iradesini gasp etmek, seçim sonucunda sandıkta kazanamadıklarını devlet şiddeti, zoru ve hilesi ile gasp etmek bu iktidarın, AKP-MHP koalisyonunun bir olağanı haline gelmiş.

Halkın iradesini gasp eden, sandık iradesini ve seçimleri tanımayan bir iktidar karşısında tüm demokrasi güçlerini, vicdan sahibi tüm insanların  ve muhalefet partilerini, sivil toplum kuruluşlarını, sendika ve meslek birliklerini, demokratik dernekleri dayanışmaya içerisinde olması gerektiği kanısındayım .

Çünkü daha önceden halkın iradesini tanımlayarak Kayyum atanmış olan anlayış bugün yine harekete geçerek halkın iradesine ağır bir darbe gerçekleştirilmiştir.

Hepimiz hatırlayacağı üzere 31 Mart yerel seçimlerde CHP’nin İstanbul adayı Ekrem imamoğlu’nun halkın tercihiyle seçilmesine rağmen dünyanın gözleri önünde adette halkın iradesini tanımıyorum diyerek İmamoğlu’nun mazbatasını el konuldu. Fakat ardından yapılan seçimle halkın bir milyona yakın bir oy farkıyla AKP MHP koalisyonu ağır bir cevap vermişti. Dolayısıyla da tıpkı o gün olduğu gibi bugün de halk kendi iradesi de ve kendi oyuna sahip çıkmalıdır.  Bugün tam da demokrasiye ihtiyaç duyduğumuz bir gündür.

Buradan ana muhalefet partisi olan CHP‘yi ülke de demokrasiye sahiplenmeye  çağırıyoruz. HDP AKP’nin yereldeki 25 yıllık iktidarın son  erdirerek demokrasi yanlısı bir belediyeciliğin gelişmesi için son derece önemli bir çaba içerisinde olduğu tüm çevreler tarafından bilinmekte. Elbette ki HDP’nin stratejik seçim kararı son derece önemlidir . Çünkü HDP’nin amacı Türkiye’deki demokrasinin ve özgürlüğün bir çıta daha yükseltilebilmesiydi.

Geçtiğimiz seçim döneminde sizlere bir anekdot ne örnek vermek isterim. Ben HDP’nin  İstanbul  Bahçelievler belediye başkan aday adayıydım. CHP’li bazı çevreler kendilerinin  desteklendiği takdirde Türkiye demokrasiye kavuşacağı konusunda HDP’nin desteğine  ihtiyaç duyduklarını kamoyunda açık bir şekilde dile getirmememiş olsalar da Kapalı kapılar ardında defalarca dile  getirmişlerdi.

Fakat benim şöyle bir sorum olmuştu; yarın AKP MHP koalisyonu yine HDP’nin kazanmış olduğu belediyelere Kayyum atadığı takdirde CHP’nin ona sahip çıkıp çıkmayacağı konusunda  kaygılı olduğumu  her defasında dile getirmiş, umarım CHP düşündüklerimizin  dışında davranarak demokrasiye sahip çıkmasını istemişdim.

Evet o gün söylediklerimiz ve kaygı duyduğumuz gelişmeler ortaya çıkmış durumda. Tam da o gün dediğim gibi bugün CHP Türkiye’nin ana muhalefet partisi olması sebebiyle demokrasi için tüm gücünü seferber ederek kayyumların boşa çıkarılması için üzerine düşen görevi yerine getirmelidir. Aksi takdirde bundan böyle CHP’nin demokrasiden kardeşlikten ve özgürlükten söz etme hakkı bile ortadan kalkmış olacaktır.

Kardeşlik, özgürlük, demokrasi sadece Kürtlere ve farklı kültürlere ait olan kimselere değil tüm kesimlerin ihtiyacı olduğu unutulmamalıdır. Bu nedenle herkesin halkın iradesine sahip çıkması gerektiği açıktır.

Geçtiğimiz dönemde Türkiye’nin her bir köşesinde 31 Mart ve 23 Haziran’da oy kullanmış, AKP-MHP ittifakının kaybetmesi ve demokrasinin kazanması için çalışmış olan herkese çağrımızdır. Bu sadece HDP’nin ve Kürt halkının sorunu değildir; tüm Türkiye halklarının, tüm demokrasi güçlerinin ortak sorunudur..

Burada sözlerime  son verirken özgürlükten kardeşlikten demokrasiden yana olan tüm kesimleri demokrasiye sahip çıkmaya davet ediyorum.

Saygılarımla

Continue Reading
Advertisement

HAFTANIN EN ÇOK OKUNANLARI