Connect with us

.

Mehmet Kabadayı

 Bize ne oldu?

MEHMET KABADAYI

Published

on

“İnsanlarla yüz yüze konuşarak her sorunu halledebilirsin; ama bazı insanlar gelir önüne, hangi yüzüne konuşacağını bilemezsin.” Pablo NERUDA.

Değerli okuyucular; gündemimizde birçok konu var ama yaklaşık bir aydır gündemimizi iki konu oluşturuyor. Biri “özel statülü” Alevi lisesi, bir diğeri de Alevi-Bektaşi Dergâhları konusu. Hepiniz de biliyorsunuz ki; Alevi toplumunun sorunu sadece bunlar değil.  Devletin anayasasının ilk maddelerinde bulunan demokratik, laik, sosyal hukuk devleti ilkelerinin uygulanmamasından kaynaklı olarak eşit yurttaşlık sorunu ve Zorunlu din dersleri sorunu da dâhil birçok sorunlar var.

Devlet aklı her dönem tüm kurum ve kuruluşlarıyla Alevi toplumunu asimile etmek için var gücüyle çalışmış, manipülasyon (hileyle yönlendirme) politikalarıyla elinde olan tüm olanakları kullanmıştır. Selçuklu ve Osmanlı’ döneminden hiç bitmeyen, Cumhuriyet döneminin ilk yıllarından başlayıp günümüze kadar devam eden yok etme, etkisizleştirme ve çürütmeyle karşı karşıyayız. 1924’ten günümüze Cumhuriyet kadroları ve tüm hükümetleri  (tüm iktidarları) Aleviliği dönüştürmeye, Alevileri de asimilasyon ve manipülasyon (hileli yönlendirme) yöntemiyle öz değerlerinden uzaklaştırmayı kendilerine şiar edindiler.

Öz değerlerinden uzaklaştırma, etkisizleştirilme ve çürütme politikaları günümüzde de tüm hızıyla devam ediyor.  İşte bu kendi değerlerinden uzaklaştırma ve kendi hakikatinden bihaber hale getirmenin örneklerinden biri de sözüm ona “özel statülü” Alevi lisesidir. Her dönemde olduğu gibi günümüzde de devlet, asimilasyon ve manipülasyon işini yalnız ve tek başına yapmıyor yine bu toplum içinde devşirdiği hınzır paşalarla yapıyor. Tarihin çöplüğünde yerini almış hınzır paşalar gibi, günümüzde de asimilasyona aracı olan hınzır paşalar da tarihin çöplüğünde yerlerini alacaklardır.

Bu yapı yıllardır devlet tarafından yürütülen Alevileri asimile etmenin ve içten çürütmenin bir başka ayağıdır. Bu yapı birkaç yıl önce Ankara-Mamak-Tuzluçayır’da uygulanmaya konulan Cami-Cemevi projesi kadar tehlikelidir. Hünkâr Hace Bektaş Veli’nin deyişiyle, “Bilimle gidilmeyen yolun sonu karanlıktır…” Bilimin ve ilimin ışığında yola revan olup, Hakk ve Hakikat aşkına yolu yürütenler, her türlü asimilasyonuna karşı mücadele ettikleri gibi bu ve benzeri oluşumlara karşı da mücadele edeceklerdir, bundan hiçbir şüphemiz yoktur…

Değerli okuyucular; bu konuları birçok kez yazdım ama yaşanılanları görünce anladım ki tekrar tekrar yazmak gerekiyor. Türkiye Cumhuriyeti Devlet tekçi, yasakçı yapılanmasına Mustafa Kemal Atatürk’ün emriyle Diyanet İşleri Başkanlığını kurarak başlıyor. Diyanet İşleri Başkanlığı, 3 Mart 1924 tarihinde 429 sayılı kanunla Şer’iye ve Evkaf Vekâleti’nin yerine kuruluyor. Devamında Türkiye Cumhuriyeti Başbakanlığına bağlanıyor. “İslâm dininin inançları, ibadet ve ahlâk esasları ile ilgili işleri yürütmek, din konusunda toplumu aydınlatmak ve ibadet yerlerini yönetmekle görevli kurumdur” diye Diyanet İşleri Başkanlığının görevleri sayılıyor. Diyanet’in varlığı ve sayılan bu görevleri başlı başına evrensel laiklik ilkesine aykırı değil midir? Laik devlet din işlerine karışır mı? Laik devlet Müslüman olmayan yurttaşlarından aldığı vergilerle bu kurumu finanse eder mi?

Devlet çıkardığı 429 sayılı kanunla da yetinmiyor, devamında 18 Mart 1924 tarihinde 442 sayılı Köy Kanununu çıkartıyor. Şimdi bu kanunda ne var diyeceksiniz; bu kanunun birinci maddesi yerleşim yerlerinin nüfus sayılarını belirterek il-ilçe (kasaba-nahiye) olmak için yeterliliklerini sayıyor. İkinci madde: “Cami, mektep, otlak, yaylak, baltalık, gibi ortak malları bulunan ve toplu veya dağınık evlerde oturan insanlar bağ ve bahçe ve tarlalarıyla birlikte bir köy teşkil ederler” diyor. Anlaşıldığı üzere bu kanunun ikinci maddesinde Müslüman köyü demediği için; bu kanun maddesi tüm köyleri kapsıyor. Şimdi anladınız mı Alevi köylerine niçin Cami yapılmak istendiğini ve bunda da ısrar edildiğini…

30 Kasım 1925 tarihinde Tekke, Zaviye ve Türbelerin kapatılması dair 677 Sayılı Kanunla da Hace Bektaş Veli Dergâhı ve tüm Alevi Bektaşi Dergâhları kapatılıyor. Yetmiyor Alevi-Bektaşi Yol Önderlerinin Pirlik, Mürşidlik, Dedelik, Babalık ve Çelebilik gibi unvanları yasaklanıp, falcılar, üfürükçüler ve muskacılarla aynı sepetin içine konuluyor. Değerli okuyucular; Alevi Bektaşi Dergâhları Alevilerin inançsal, sosyal, kültürel, muhabbet ve eğitim merkezidir. Alevi Dergâhları, eşitlikçi yaşamın, sosyal paylaşımın ve toplumcu dayanışmanın öğretisinin yapıldığı mekânlardır. Alevi-Bektaşi Yol önderlerinin falcılarla, üfürükçülerle ve muskacılarla uzaktan ve yakında hiçbir ilgisi olmaz…

23 Mayıs 1928 tarih ve 432 sayılı Heyeti Umumiye kararı ile Hace Bektaş Vakfının tüm hakları yok saylıyor. 05 Haziran 1935 tarih ve 2762 sayılı yasa ile Vakıflar Genel Müdürlüğüne devrediliyor. Tüm bu olup biteni açık bir şekilde anlatmak ister isek sözü edilen Genel Müdürlük, Hace Bektaş Vakfına ait mal ve mülklere el koyup, emlâk ve araziyi satarak paraya çeviriyor. Vakıflar Genel Müdürlüğü 1963 yılında Dergâhı Kültür Bakanlığı bünyesine veriyor ve 16 Ağustos 1964 yılında Dergâh müze olarak açılıyor. Bu tarihten itibaren, Dergâh müze statüsünde olduğu için Aleviler son 3-4 yıl önceye kadar Dergâha biletle giriyordu… Dünyanın hiçbir yerinde hiçbir inanç mensubu kendi inanç merkezi müze oldu diye kutlama (şölen) yapmaz. Ve yine dünyanın hiçbir yerinde hiçbir inanç mensubu kendi inanç merkezine biletle girmez! Bu konu ile ilgili Alevinet Haber’de yazdığım Tarihi Hakikatlerle Yüzleşme başlıklı yazıma da bakabilirsiniz.

Değerli okuyucular; Alevi kurumları 4 Temmuz’da Hace Bektaş Veli Dergâhını Ziyaret ettiler ve Dergâhta Cem olmak istediler. Ancak müze görevlisi “burası müzedir” kültür bakanlığından izin almadan buradan Cem yapamazsınız dedi ve karşı çıktı. Ardından bazı Alevi kurum başkan ve yöneticileri, bazı dedeler-babalar ve bazı yazarlar dünyanın hangi ülkesinde ibadet devlet iznine bağlıdır, Dergâhta Cem olmak için izin mi alacağız diye tepki gösterdiler. Evet, kanun ve yasa çerçevesinden baktığınızda müze müdürü görevini yapmaktadır. O kanun demokratiktir ya da değildir onun tartışması ayrıca yapılır. Naçizane bana göre o kanunların hiç biri demokratik değildir ve evrensel laiklik ilkesine de aykırıdır. Devlet, 95 yıldır laiklik ilkesini çiğneyerek  “din, vicdan, inanç ve düşünce özgürlüğü” gibi evrensel kuraları ihlal etmektedir.

Düz mantıkla baktığınızda Alevi kurum başkan ve yöneticilerinin, Dedelerin-Babaların ve kimi yazarların itirazları da yerindedir. Yalnız bu itirazlar “üstü kapalı ne şiş yansın ne kebap yansın” mantığıyla yapılmaktadır. Müze Müdürü, durup dururken Alevilerin kendi Dergâhında “Cem yapmasını, Semah dönmesini ve Muhabbet etmesini yasaklıyor ve izne bağlıyor” gibi bir algı yaratılıyor. 30 Kasım 1925 tarihinde Tekke, Zaviye ve Türbelerin kapatılması dair 677 Sayılı Kanun yürürlükte olduğu için Alevi-Bektaşi Dergâhlarının yasaklı, HBV Dergâhının müze statüsünde olduğu, Aleviliğin ve Alevi yol önderlerinin (Pir-Mürşid-Dede-Baba) bu ülkede yasaklı olduğu kamuoyuna gerçekler ortaya konularak açık ve net bir şekilde açıklanmıyor. Toplumsal değerlerimize karşı yapılan tarihsel ve güncel haksızlıklar yetmezmiş gibi içimizden çıkan birilerinin tüm bu olup bitenleri yok sayması yüreğimize sızı sokup canımızı yakıyor,  İşte bu nedenlerle içimiz sızlıyor…

Derviş diyor ki; “bilimin ışığında yürüyenler hakikati kendine yol edinirler.” Alevi kurumlarının başındaki pirler, dedeler,  babalar ve yöneticiler daha ne zamana kadar bu kanunlar yokmuş gibi davranacağız? İçimizden çıkmış kimi kariyer, menfaat ve çıkar düşkünleri, Aleviliği içten içe bir ağaç kurdu gibi kemiriyorlar. Bütün bunlar da yetmiyor birde toplumu manipüle ediyorlar. Aleviliği kendi egolarına ve hırslarına bulaştıranlara karşı daha ne kadar sessiz kalacağız?  İnanç önderlerimizin bize bıraktığı değerlerin içinin boşaltılmasına ve çürütülmesine daha ne kadar katlanacağız? Bizim biz olmaya hakkımız yok mu? Aşk İle.

 

Continue Reading
Click to comment

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Mehmet Kabadayı

Hakikat arayışı

MEHMET KABADAYI

Published

on

“Her sabah kalktığım zaman kendi kendime şöyle söz veririm: Dünya üzerinde vicdanımdan başka kimseden korkmayacağım!”  Mahatma GANDHİ.

Tarih ve zaman içinde yürüyüş yani “hakikat arayışı”, yaşama anlam yükleme çabası olarak hep var olmuştur. Peki, hakikat nedir?  Özgür kimlik, Özgür toplum için mücadele etmektir hakikat! Güzelliğin en değerlisine ulaşmaktır, Zerdüşt’te, iyilik ve aydınlıktır hakikat! Mansur’da, Enel Hakk’tır, Nesimi’de Kul’a minnet eylememektir, Şeyh Bedreddin’de direnmektir, Pir Sultan’da, Yol’unda dönmemektir hakikat! Davaya inanmaktır, uğruna fedakârlık yapılacak kadar yüceden de yücedir hakikat! Koçgiri’de Zarife Ana ve Alişer, Dersim’de Pir Seyid Rıza olup boyun eğmemektir hakikat! Deniz’ler de, Mahir’ler de, İbrahim’ler de, Kemal’ler de, Mazlum’lar da, Erdal Eren’ler de, Özgürlük ateşidir hakikat!

Bilim, Sosyoloji ve Felsefede doğruya ve bilgeliğe ulaşmaktır hakikat! Demokrasi, barış, eşitlik ve özgürlük için mücadeledir hakikat! Özgürlük ve barış sevdalılarının gözlerindeki umut ışığı, yüreklerindeki inanç ve dava adanmışlığıdır hakikat! “Keşke canımdan daha kıymetli bir şeyim olsaydı da verebilseydim” demenin yüceliğidir hakikat! İnsanlığa, doğaya, özünde tüm evrene, demokrasiye, barışa, özgürlüğe ve eşitliğe sevdalı olmaktır hakikat! Aşk-ı özgür kılan bilgeliktir hakikat! Hep birlikte bir CAN olmaktır hakikat!  Derviş-i bir aşk’tır hakikat! ! Kısacası ben kimime aranan cevaptır HAKİKAT!

Hakikat arayışı uğruna yürütülen tüm mücadeleler tarihsel ve toplumsaldır. Tarih içinde toplumun adalet, özgürlük ve eşitlik arayışı yürüyüşü bugüne dek süre gelmiştir. Var olan bu hakikat asla inkâr edilemez, görmezden gelinemez ve yok sayılamaz. Bazı şeyler yaşanırken belki fark edilmeyebilir ama tarih devam eden bu yürüyüşü bundan öncekiler gibi yine kaydedecektir. Yürüyüş derken hakikate sahip çıkmayı kast ediyorum. Bu mücadeleci yürüyüşü tarihi kılan, hakikatten yola çıkıp bu temelde bunun ideolojisini, ilkelerini, vicdanını, politikasını, kültürünü, ahlakını, tarzını oluşturmak ve bunları en güzel, en doğru şekilde hayata geçirmek içindir bütün çabamız…

Bu toprakların bir kültürel, ahlaksal ve de siyasal rönesans’a (yeni laik-demokratik-eşitlikçi ve özgürlükçü bir anayasaya) ihtiyacı olduğunu hepimiz biliyoruz ve bu yönde toplumda yaygın kabul gören bir düşünce de var. Yeni bir uygarlık’sal sentezin neden kültürel, ahlaksal ve siyasal dayanaklara bağlı olarak gelişebileceği, kültürün ve ahlakın neden temel faktör olarak öne çıktığı yıllardır yaşadıklarımızdan (‘çektiklerimizden’) anlaşılmıştır. Yeni bir uygarlık’sal doğuş için, iktidarlaşmış siyasal ahlakın yerine, temel rol oynayacak faktör olarak çoğulcu demokratik kültür olgusunun ön plana çıkması, aynı zamanda mevcut yıkıcı kapitalist uygarlığın anti tezini doğuracak mekânların bu kadim topraklar olacağı da kesin ve kaçınılmaz bir gerçekliktir.

Bu kadim topraklar neolitik çağdan bu yana yaklaşık 10-12 bin yıllık (Urfa/Göbekli Tepe ve Çorum/Alacahöyük) geçmişe dayanan köklü bir kültürel birikim ve kimliğe sahiptir. Görülüyor ki; insanlığa yeniden bir çıkış yaptıracak olgu, kökleri tarihin derinliklerinde bulunan bu topraklar üzerindeki zengin kültürel mirastır! O halde şunu söylemek yanlış olmayacaktır. Bundan 12 bin yıl önce ilk kez bu topraklarda neolitiği doğuran kültür geleneği, insanlığın yeni bir arayış içinde bulunduğu çağımızın bu kaotik döneminde uygarlık nehrinin kendine yeni bir mecra bulup yoluna devam etmesinde başat rol oynayacaktır.

Her şeyden önce bu kaotik ortamdan çıkmak için zamanın ruhu iyi anlaşılmalıdır. Zamanın ruhunu anlamayanlar, adalet, özgürlük ve eşitlik hakikatini de anlayamazlar. Adalet, özgürlük ve eşitlik hakikatinin merkezinde insan vardır. Ama nasıl bir insan? Tarih ve zaman bilincine kavuşmuş ahlak ve vicdan sahibi bir insan… Eğer bir toplum (insan-birey) gaflet içindeyse, tarih ve zaman o toplumun (insanın-bireyin) şahsında durmuştur. Bir doğruyu ortaya çıkarmak önemlidir, fakat daha da önemli olan doğruya gerçeklik kazandırmaktır. Doğrunun düşünce tarzında dile getirilişi, yeşerme şansı olan ama henüz yeşermemiş bir bitkiye ya da tohuma benzer. Pratik ise sabırla büyük bir azimle onun yeşermesini sağlamaktır. Bu, aynı zamanda hakikate ulaşmanın temel yasasını da oluşturur…

İnsanlık tarihi hak arama (adalet-eşitlik-özgürlük) tarihi ile doludur! Hakikatin temel yasasına uyulması halinde, imkânsızlık imkâna dönüştürülür, güçsüzlük güç olmakla telafi edilir. Çözümsüzlük çözümle, çürümüşlük onurlu duruşla ortadan kaldırılır. Asimilasyonun ve manipülasyonun önüne bilgiyle geçilir. Tarihten günümüze kadar da hep böyle olmuştur. Her dönem imkânsızlıklar imkâna, güçsüzlükler güce, çözümsüzlükler çözüme kavuşturulduğunda hakikate ulaşılmıştır. Emekçilerin, ezilenlerin ve inkâr edilenlerin oluşturdukları demokratik güç birliktelikleriyle bu topraklar üzerinde hak ve adalet anlayışı yeşerecek ve ülkenin dört bir yanına kök salınacaktır.

“Adalet yürüyüşü”nde çekilen bu fotoğraf vicdanı ve siyasal ahlakı temsil ediyor… “Bedeli ne olursa olsun, onurlu bir gün yaşamak, onursuz 100 yıl yaşamaktan iyidir!” Büyük bilge Orhan DOĞAN; “bir yerde zulüm varsa ve tek tükürük hakkım olsaydı, zulmü yapana değil sessiz kalanın yüzüne tükürürdüm” diyor. Çünkü zulme sessiz kalanlar, zulme sesiz kalarak zulüm yapanların safında yer alarak toplumsallığın önüne çit çekiyorlar…   Aşk İle.

Continue Reading

Mehmet Kabadayı

Çevre bilinci

MEHMET KABADAYI

Published

on

“Nankör insan her şeyin fiyatını bilen, hiçbir şeyin değerini bilmeyen insandır.” DERVİŞ.

Çevreyi; en basit anlamıyla canlı-cansız varlıkların bir arada bulundukları ortamlar olarak tanımlayabiliriz. Hava, su, toprak, bitkiler, ağaçlar, hayvanlar ve insan bu ortamın vazgeçilmez unsurlarıdır. Gündemimizdeki konuya gelecek olur isek; ne havanın, ne suyun ne de toprağın yani doğanın kendi kendine kirlenmeyeceği herkes tarafından bilinen bir gerçekliktir.

Sistemsel (kapitalist sistem) hegemonyanın dayatmalarından kaynaklanan insanın insana yabancılaşması, aynı zamanda insanın doğaya da yabancılaşmasını da beraberinde getirdiği ve ikisinin bir arada yürüdüğü bilinen bir gerçekliktir. Özünde kapitalist sistemler insanın doğaya ve öz değerlerine yabancılaşmasının temelini oluşturur. Egemenler eliyle toplumu var eden dayanışmacı ve paylaşımcı (komünal) değerler inkâr edilir, yerine kapitalist sistem değerleri esas alınır, doğayla yaşam arasındaki bağ kopartılır, daha ziyade önemsiz kılınarak talancı zihniyete imkânlar tanınarak önü açılır.

Kapitalist sistem, kendi eliyle yarattığı ve derinleştirdiği krizleri çözme gerekçesiyle toplumsal sömürü yöntemlerini doğanın istismarıyla birlikte yürütür. Hiç düşünmeden doğanın dengesini bozar ve canlılığını yok eder. Günümüzde kanser gibi büyüyen kentler, havanın kirletilmesi, ozon tabakasının delinmesi, hayvan (yaban hayatı) ve bitki türlerinin (Kaz Dağları ve Munzur’daki ekolojik alanlar yüzlerce bitki türüne ev sahipliği yapıyor) azalışı, ormanların tahrip edilişi, akarsu yataklarının kirliliği, plastik atıklar ve her tarafta çöp dağları vb. olgular çevresel kargaşaya işaret etmektedir. Kapitalist sömürücü sistemin doğayla ve insanla ilişkilerinde geldiği son nokta budur…

Ülkemizde doğaya ve yaşam alanlarına yönelik yıkımlar yıllardır sistemli bir şekilde sürmektedir. Gerçekleştirilen bu sistemli yıkımlar HES’lerle, nükleer ve termik santrallerle, siyanürlü maden işletmeciliğiyle, ormanların ve tarım arazilerinin imara açılmasıyla ve de su kaynaklarının yok edilmesiyle devam ettirilmektedir. Doğaya ve yaşama ait ne var ise mütahitlik projeleriyle, istihdam ve ekonomik yatırım yalanlarıyla talan edilerek, kadim kültürümüz, bugünümüz ve geleceğimiz karartılmaktadır.

Gözünü ülkemizin toprağına, suyuna, dağına, taşına diken para babalarının kabaran iştahları ve kâr hırsları, kültürü, doğayı ve yaşamı yok etmenin eşiğine getirmekte; insanları kuraklığa, susuzluğa, zehir solumaya ve kanser hastalığına açıkçası ölüme mahkûm etmekte dahası insanları yoksulluğa, çaresizliğe ve göçe zorlamaktadır. Ne yazık ki; bütün bu saldırılar devlet erk’i eliyle yapılmakta ya da yaptırılmaktadır. Anayasanın 56. Maddesinde “herkes sağlıklı ve dengeli bir çevre de yaşama hakkına sahiptir. Çevre sağlığını korumak ve çevrenin kirlenmesini önlemek devletin ve vatandaşın ödevidir”  deniliyor. Öyleyse; öncelikle vatandaştan önce devleti yöneten erk sahipleri, uyacaklarına ve koruyacaklarına dair yemin ettikleri anayasaya ve anayasanın 56. maddesine uymak zorundadırlar.

Günümüzde çevre-doğa (ekolojik) bilincini temel ideolojik bir bilinç haline getirmek elzemdir. Öncelikle her canlının yaşamını sorunsuz bir sürdürebilmesi için doğaya-çevreye ihtiyacı olduğu unutulmamalıdır… Çevre bilinci bireylerin ve toplumların kültürünü ve yaşam biçimini yansıtır. Çevre bilincine sahip olan insan, temel insan haklarının hak, adalet ve eşitlik ilkelerini de benimser ve tüm bu ilkeleri de davranışlarına yansıtır. Bu ilkeleri benimseyip içselleştirmekte ancak ve ancak çağdaş-laik-eşitlikçi bir eğitim düzeni ile gerçekleşir. Temel insan haklarının hak, adalet ve eşitlik ilkelerini benimseyen ve içselleştiren insan eşitsizlikle, yoksullukla, açlıkla mücadeleyi de kendine görev edinir.

Sonuç; her şeyde önce doğayı korumak ve çevreyi temiz tutmak için öncelikle aileye, eğitim sistemine ve belediyelere çok büyük sorumluluklar ve görevler düşmektedir. Henüz vakit varken ve geç kalmadan, “bana ne” demeden doğayı korumak, çevre gelecektir ilkesini şiar edinerek çevrenin temiz tutulması ve doğanın korunması için gayret göstermek anayasanın 56 maddesinde vurgulandığı gibi her yurttaşın görevidir yani ödevidir. Aşk İle.

 

     HES’ler, nükleer ve termik santrallerin yapılması için, siyanürlü maden işletmeciliği ve müttehitlere inşaat alanları açmak için doğanın dengesinin bozulduğuna ve canlılığının yok edildiğine dair görüntüler.

 

   Bu görüntüler doğaya saygısızlığın bariz birer örneği değil de nedir?

 

Mehmet KABADAYI.                                                                                                           İletişim: Mehmet_k.34@hotmail.com

Continue Reading

Mehmet Kabadayı

Umudumun bittiği yerde, inadım başlar

MEHMET KABADAYI

Published

on

“Sakın hakikati buldum demeyin, daha ziyade bir hakikat buldum deyin!”Halil CİBRAN.

Değerli okuyucular, değerli canlar; bir önceki BİZE NE OLDU başlıklı yazımda gündemimizde birçok konu var ama yaklaşık bir aydır gündemimizi iki konu oluşturuyor. Biri “özel statülü” Alevi lisesi, bir diğeri de “Alevi-Bektaşi Dergâhları” konusu. Hepiniz de biliyorsunuz ki; Alevi toplumunun sorunu sadece bunlar değil diye not düşmüştüm… Anayasanın ilk maddelerinde bulunan “demokratik, laik, sosyal hukuk devleti” ilkelerinin uygulanmamasından kaynaklı olarak, Alevi toplumunun eşit yurttaşlık sorunu ve zorunlu din dersleri sorunu da dâhil olmak üzere birçok sorunu var. En önemlisi de yıllardır uygulanan asimilasyon politikaları etkisiyle Alevi toplumsallığının ve de kurumsallığının içinde etkilenme, benzeşme vb. sorunlar var. Bunlardan bir tanesi de Hakk’a yürüyen Alevi Can’ın, Hakk’a yürüme erkânındaki ve sırlama erkânındaki sıkıntılar.

Devlet yıllardırtüm kurum ve kuruluşlarıyla (eğitim-siyaset-diyanet –trt- vb.)uyguladığı asimilasyon politikalarıyla Alevileri kendi hakikatindenkoparmaya çalıştı, kısmen de olsa bunda başarılı da oldu. Bu hakikatten yola çıkarak, beş yıl önce Hakk ve Hakikat Aşkına Yol’u Yürütenler adıyla,kısıtlı imkânlarla bir alan çalışmasına başladım,çalışmayı yaparken maddi imkânsızlıklardan dolayı birçok yere de ulaşamadım. Çalışmanın çıkış noktası hep birlikte asimilasyona karşı durmak ve hakikati topluma aktarmak!Bu çalışmanın bir kısmını bu isimle birinci cilt olarak kitaplaştırıp toplumumuza sundum.

Naçizane bu çalışmayı yaparken 100’e yakın Alevi ocak piriyle (dedesiyle), yine bu sayıya yakın Alevi kurum yöneticileriyle ve Alevi kadın canlarla ve de gençlerle görüşmeler yaptım.Çalışmayı yürütürken Alevi Bektaşi Federasyonu(ABF) öncülüğünde, Alevilere yönelik asimilasyoncu politikalara karşı durmak ve inançsal alanda mücadele vermek için pirler, dedeler, analar ve baba erenler meclisi kuruldu.Bu kurul Pir Hüseyin GÜZELGÜL’ün kurucu başkanlığında, yaklaşık 5 ay azimli ve kararlı bir çalışmalar yürüttü.

Türkiye’nin farklı bölgelerinde asimilasyona karşı nasıl bir çalışma yapılacağına dair toplantılar yapıldı. ErzincanMollaköy Beldesi Cemevi’nde yapılan toplantı sonrası,“Sünnileştirilmeye-Şiileştirilmeye” çalışılan Aleviliğin özüne yönelik çalışmalar yapılacağına ve hizmetlerin, erkânların Alevi inancına uygun hale getirilmesi için çalışma yürütüleceğine dair bir açıklamayla kamuoyu bilgilendirildi.Devamında, anaların- pirlerin- babaların katılımıyla Alevi Bektaşi Federasyonu inanç kurulu oluşturuldu.Alevi Bektaşi İnanç Kurulu 4-5 Mart 2017 tarihinde İstanbu/Maltepe’de Türkan SAYLAN konferans salonunda toplandı. Alevi Bektaşi inanç kurulunda yer alan pirler, dedeler, analar ve baba erenler birbirlerine ikrar verdiler, salonda bulunan cümle canları da bu ikrara şahit kıldılar.

Alevi Bektaşi Federasyonu’nun öncülüğünde, Alevi Bektaş İnanç Kurulu 4-5 Mart 2017 tarihinde Maltepe’de Türkan SAYLAN konferans salonunda toplandı.  Alevi Bektaşi inanç kurulunda yer alan pirler, dedeler, analar ve baba erenler birbirlerine ikrar verdiler. Salonda bulunan cümle canları da şahit kıldılar.

Bu toplantıda Alevi Bektaşi İnanç Kurulu Başkanlığına 2007 yılından beri Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Eyüp Şubesi Alibeyköy Cemevinde başkanlık ve Pirlik yapanPir Hüseyin GÜZELGÜL getirildi.Pir GÜZELGÜL, 5 Mart 2017 tarihinden, 3 Şubat 2019 tarihine kadar da Alevi-Bektaşi inanç kurulu başkanlığını yaptı.Yine Alevi Bektaşi Federasyonu’nun 26 Mayıs 2018 tarihinde Ankara’da gerçekleştirdiği 9. Olağan Genel Kurulda Alevi Bektaşi Federasyonu Genel Başkanlığına Pir GÜZELGÜL seçildi.Pir GÜZELGÜL3 Şubat 2019 tarihinde yapılan olağan genel kurulda Alevi-Bektaşi inanç kurulu başkanlık görevini bıraktı. Bu tarihten itibarenPir Hasan KILAVUZ bu görevi yürütüyor.Âşık HÜDAİ Diyor ki;

“Hakikat şehrine yolcu değilsen
Ne yolcuyu eğle ne Yol’u incit
Eğer çekmezsen Gülün nazın
Ne dikene dokun ne Gülü incit.”

Değerli okuyucular,değerli canlar; yukarıda Alevi Bektaşi İnanç Kurulu’nun kuruluş sürecini ve kuruluş amacını kısaca aktardım. Yine yukarıda sözünü ettim çalışma da Alevi ocak pirleriyle(dedeleriyle)Alevi Bektaşiinancı genel kuralları (ilkeleri) ve inançsal ritüellerini içeren konuları küçük sorularla kısa cevaplarla, toplumsal değerlerimiz veritüellerimiz başlığıyla Cemlerimizde 12 hizmeti ve Alevilikte nikâh erkânı’nıresimli bir şekilde özenle ve disiplinli bir çalışmayla toplumsallığımıza aktarmaya çalıştım.Katkı sunan emek harcayan tüm Ocak Pirlerimize (dedelerimize), kurum başkanı ve yöneticilerimize ve dostlarıma tekrar tekrar katkılarından dolayı teşekkür ediyorum.

Değerli okuyucular, değerli canlar; hepiniz de biliyorsunuz kiYol’umuz(Alevilik) ikrar ve rızalık temeli üzerine kurulmuştur.Yol’umuzda, Talip- Rehber-Pir-Mürşid ilişkisi ikrar ve rızalık esasına dayalıdır.Çalışma içerisinde Alevi Bektaşi İnanç Kurulu’nun çalışması olan ve kitapçık haline getirilenAlevi Bektaşi İnanç Kurulu, Hakk’a Yürüme ve Sırlama Erkânı’nı, döneminAlevi Bektaşi İnanç Kurulu Başkanı Pir Hüseyin GÜZELGÜL’denrızalık alarak ve kaynak göstererek kitabın içerisine aldım.Şimdi bütün bunları niye yazdım diye bana sorular yönelteceksiniz! “Sorgulamayan cahil, sorgulatmayan canidir”!Tüm içtenliğimle sorulan sorulara cevap vermeyi kendime bir borç bilirim, ziraYol’un talibi olarak,“Yol Cümleden Uludur”ilkesini kendime şiar edindim!

Gündemimizde birçok konu var demiştim ya; bu konulardan bir tanesi de,Hakk’a yürüyen Alevi Can’ın, Hakk’a yürüme erkânı ve sırlama erkânındaki sıkıntılardır. Bu konu uzun zamandır gündemi meşgul ediyor ve birçok Pir (dede) ve Alevi camiasında yazan çizen Can bu konuda basın kuruluşlarına demeçler verip“Alevi’ce yaşıyoruz, Sünni’ce ölüyoruz” diyerek düşüncelerini toplumla paylaşıyorlar.Naçizane bana göre “Müslüman-(Sünni)”gibi Hakk’a yürümüyoruz;  asimilasyonun etkisiyle, “Müslüman-(Sünni)”ritüellerine göre gömülüyoruz.Ayrıca birçok(çoğunluk) Alevi can asimilasyon ve manipülasyondan(hileli yönlendirme’den)kaynaklı olarak sırlama erkânı yerine defnetme, devr-i daim yerine mekânı cennet olsun,  terimlerini kullanıyor.

Değerli okuyucular, değerli canlar; Hakk’a yürüme ve sırlama erkânlarındaki uygulamalarla gündem oluşturan ve çeşitli sıkıntılarla gün yüzüne çıkan Alevilikte Hakk’a yürümek ve devri daim ne demektirkısaca yazmaya çalışacağım: Alevi öğretisinde ölüm yoktur, Hakk’a yürüme vardır. Alevi öğretisine göre, canın bedeni terk etmesi demek; canın ve bedenin birbirinden ayrılması demektir. Yaşamın ana kaynağı dört(IŞIK, HAVA, SU, TOPRAK)ana unsurdur. Tüm canlılar Hakk’a yürüdükten sonra çar (4)anasıra karışır ve başka bedenlerde yeniden can bulur. Alevilikte buna devri daim denilir.Hakk Ereni Âşık SITKI BABA, bu manada şöyle diyor;

“Ben Âdem’den evvel çok geldim gittim
Yağmur olup yağdım ot olup bittim
Bülbül olup Firdevs bağında öttüm
Bir zaman gül için Har’a düş oldum”

Değerli okuyucular, değerli canlar; Alevi öğretisine göre bir Can Hakk’a yürüdüğünde sonsuz gerçekliği anlatmak için devri daim (devriye) oldu, denir, fakat öldü denmez. Yunus Emre bu konuyla ilgili olarak şöyle demektedir: “ölür ise ten ölür, canlar ölesi değil.”  Eğer insan’ın her zerresinde Hakk var ise kendi cemalinde onu görüyorsa vakti geldiği zaman, Can tenden ayrılınca Can’ın da gideceği yer kendi özü’dür,“Hay’dan gelir, Hû’ya döner” yani Hakk’a yürür. Hakk ile Hak olur, özüne döner. Kısacası Alevilikte ölüm yoktur, Hakk’a yürümek vardır, cenaze erkânı yoktur, Hakk’a uğurlama erkânı vardır, defin etmek yoktur, sır etmek vardır. Alevilikte gülbeng, deyiş ve nefes vardır, mevlit yoktur, dar erkânı vardır. Yol’umuzun öğretisi gereği canın bedeni terk etmesine Hakk’a yürüme, Hakk’a yürüyen Can’ın ardından da devr-i daim olsun denir! Karamanlı Güfrani (Dursun Ali) devr-i daim’i şöyle anlatıyor;

“Katre idim Ummanlara karıştım
Kaç bulandım kaç duruldum kim bilir
Devre edip âlemleri dolaştım
Bir sanata kaç sarıldım kim bilir

Bulut olup ağdığımı bilirim
Boran ile yağdığımı bilirim
Alt anadan doğduğumu bilirim
Kaç ebeden kaç soruldum kim bilir.”

Değerli okuyucular, değerli canlar; yukarıda da belirttiğim gibi; Alevi Bektaşi Federasyonu İnanç Kurulu Hakk’a yürüme ve sırlama erkânı çalışması yaptı ve bu çalışmayı kitapçık olarak çıkarttı ve bileşeni olan Cemevlerine de bu kitapçıklar dağıtıldı.Günümüzde uygulanan Hakk’a yürüme ve sırlama erkânlarının Alevi öğretisine göre yapılmadığından ve asimilasyondan söz ediliyorsa,Alevi Bektaşi Federasyonu İnanç Kurulu bu konuyla ilgili ne yapıyor? Niye kendi yapmış olduğu Hakk’a yürüme ve sırlama erkânı bileşenlerinin bağlı bulunduğu Cemevlerinde uygulamıyor ve buna dair niye gayret göstermiyor? Yine bu Hakk’a yürüme ve sırlama erkânı kitapçığında imzası olan Pirler (dedeler)niye bu konuda gayret göstermiyorlar?

Değerli okuyucular, değerli canlar; alan çalışmasında edindiğim izlenimlerden biri de her konuda olduğu gibi burada da çevre baskısı kendini yoğun bir şekilde hissettiriyor. Çevre baskısından dolayı Hakk’a yürüme ve sırlama erkânı başka bir inancın ritüeliyle yapılıyor. Evet, çevre baskısı var ama iç asimilasyonun etkisi de alabildiğince yaşanıyor. Hakk’ayürüme erkânındaki uygulamalar Alevilerin kanayan bir yarasıdır!Naçizane bana göre,bir toplumu tahkiye, egemene benzeşme ve ikiyüzlülük bitirir. Bu manada toplumsallığımızın etrafında birçok insan maskeleriyle dolaşıyor, asimilasyon asimilasyon diyenlerin çoğunluğu bilerek yada bilmeyerek asimilasyona katkı sunuyor ya da ön ayak oluyor.

Değerli okuyucular, değerli canlar; toplumsallığımızın etrafında maskeleriyle dolaşanların, toplumun öz değerlerine ulaşması ve kendileri olmaları için gayret göstermeleri mümkün müdür? Bunlar biz kimime cevap verebilirler mi? Naçizane bana göre hayır veremezler! Egemene benzeşirler, yetmez toplumu manipüle etmek içinde var gücüyle çalışırlar. Kendini bilen insan kendi toplumsallığını bilir, yüzüne maske takmaz, tahkiye yapmaz ve her zaman ben kimime cevap verir. Kimseye boyun eğmeden kendi hakikatine sarılır, toplumunu aydınlatmak için var gücüyle çalışır. Yanlış işlere bulaşmaz, menfaat planları yapmaz, inancını ve inançsal değerlerini siyasete kurban etmez…

Değerli okuyucular, değerli canlar; bütün bunları yazarak, sorgulamanın her Alevi Can’ın “doğal” görevi olduğunu vurguluyorum ve bu sorumluluk duygusuyla hareket etmenin önemine dikkat çekiyorum. Alanda yaptığım çalışma sırasında edindiğim izlenim ve gözlemlerime dayanarak çok rahatlıkla şunu söyleyebilirim ki; Alevilere ve Aleviliğe yönelik asimilasyon içten ve dışarıda kaynaklı olarak hızla devam ediyor. Ocak, pir- talip ilişkisi de zayıflamış durumda, özümüzden ve değerlerimizden hızla uzaklaşılıyor.

Sonuç; yaptığımız görev ne olursa olsun,(pir-yönetici-yazar) bizlerin uyması ve uygulaması gereken üç yöntem vardır. Biri bilinçlenip bilgiyle donanmak! İkincisi edinilenbilinç ve bilgiyletoplumsallığımızı hakikatle yüzleştirmek! Üçüncüsü ise özümüze dönüp toplumsal değerlerimize sahip çıkmak!Aşk ile.

 

Mehmet KABADAYI.

İletişim: Mehmet_k.34@hotmail.com

Continue Reading
Advertisement

HAFTANIN EN ÇOK OKUNANLARI