Connect with us

.

Mehmet Kabadayı

Umudumun bittiği yerde, inadım başlar

MEHMET KABADAYI

Published

on

“Sakın hakikati buldum demeyin, daha ziyade bir hakikat buldum deyin!”Halil CİBRAN.

Değerli okuyucular, değerli canlar; bir önceki BİZE NE OLDU başlıklı yazımda gündemimizde birçok konu var ama yaklaşık bir aydır gündemimizi iki konu oluşturuyor. Biri “özel statülü” Alevi lisesi, bir diğeri de “Alevi-Bektaşi Dergâhları” konusu. Hepiniz de biliyorsunuz ki; Alevi toplumunun sorunu sadece bunlar değil diye not düşmüştüm… Anayasanın ilk maddelerinde bulunan “demokratik, laik, sosyal hukuk devleti” ilkelerinin uygulanmamasından kaynaklı olarak, Alevi toplumunun eşit yurttaşlık sorunu ve zorunlu din dersleri sorunu da dâhil olmak üzere birçok sorunu var. En önemlisi de yıllardır uygulanan asimilasyon politikaları etkisiyle Alevi toplumsallığının ve de kurumsallığının içinde etkilenme, benzeşme vb. sorunlar var. Bunlardan bir tanesi de Hakk’a yürüyen Alevi Can’ın, Hakk’a yürüme erkânındaki ve sırlama erkânındaki sıkıntılar.

Devlet yıllardırtüm kurum ve kuruluşlarıyla (eğitim-siyaset-diyanet –trt- vb.)uyguladığı asimilasyon politikalarıyla Alevileri kendi hakikatindenkoparmaya çalıştı, kısmen de olsa bunda başarılı da oldu. Bu hakikatten yola çıkarak, beş yıl önce Hakk ve Hakikat Aşkına Yol’u Yürütenler adıyla,kısıtlı imkânlarla bir alan çalışmasına başladım,çalışmayı yaparken maddi imkânsızlıklardan dolayı birçok yere de ulaşamadım. Çalışmanın çıkış noktası hep birlikte asimilasyona karşı durmak ve hakikati topluma aktarmak!Bu çalışmanın bir kısmını bu isimle birinci cilt olarak kitaplaştırıp toplumumuza sundum.

Naçizane bu çalışmayı yaparken 100’e yakın Alevi ocak piriyle (dedesiyle), yine bu sayıya yakın Alevi kurum yöneticileriyle ve Alevi kadın canlarla ve de gençlerle görüşmeler yaptım.Çalışmayı yürütürken Alevi Bektaşi Federasyonu(ABF) öncülüğünde, Alevilere yönelik asimilasyoncu politikalara karşı durmak ve inançsal alanda mücadele vermek için pirler, dedeler, analar ve baba erenler meclisi kuruldu.Bu kurul Pir Hüseyin GÜZELGÜL’ün kurucu başkanlığında, yaklaşık 5 ay azimli ve kararlı bir çalışmalar yürüttü.

Türkiye’nin farklı bölgelerinde asimilasyona karşı nasıl bir çalışma yapılacağına dair toplantılar yapıldı. ErzincanMollaköy Beldesi Cemevi’nde yapılan toplantı sonrası,“Sünnileştirilmeye-Şiileştirilmeye” çalışılan Aleviliğin özüne yönelik çalışmalar yapılacağına ve hizmetlerin, erkânların Alevi inancına uygun hale getirilmesi için çalışma yürütüleceğine dair bir açıklamayla kamuoyu bilgilendirildi.Devamında, anaların- pirlerin- babaların katılımıyla Alevi Bektaşi Federasyonu inanç kurulu oluşturuldu.Alevi Bektaşi İnanç Kurulu 4-5 Mart 2017 tarihinde İstanbu/Maltepe’de Türkan SAYLAN konferans salonunda toplandı. Alevi Bektaşi inanç kurulunda yer alan pirler, dedeler, analar ve baba erenler birbirlerine ikrar verdiler, salonda bulunan cümle canları da bu ikrara şahit kıldılar.

Alevi Bektaşi Federasyonu’nun öncülüğünde, Alevi Bektaş İnanç Kurulu 4-5 Mart 2017 tarihinde Maltepe’de Türkan SAYLAN konferans salonunda toplandı.  Alevi Bektaşi inanç kurulunda yer alan pirler, dedeler, analar ve baba erenler birbirlerine ikrar verdiler. Salonda bulunan cümle canları da şahit kıldılar.

Bu toplantıda Alevi Bektaşi İnanç Kurulu Başkanlığına 2007 yılından beri Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Eyüp Şubesi Alibeyköy Cemevinde başkanlık ve Pirlik yapanPir Hüseyin GÜZELGÜL getirildi.Pir GÜZELGÜL, 5 Mart 2017 tarihinden, 3 Şubat 2019 tarihine kadar da Alevi-Bektaşi inanç kurulu başkanlığını yaptı.Yine Alevi Bektaşi Federasyonu’nun 26 Mayıs 2018 tarihinde Ankara’da gerçekleştirdiği 9. Olağan Genel Kurulda Alevi Bektaşi Federasyonu Genel Başkanlığına Pir GÜZELGÜL seçildi.Pir GÜZELGÜL3 Şubat 2019 tarihinde yapılan olağan genel kurulda Alevi-Bektaşi inanç kurulu başkanlık görevini bıraktı. Bu tarihten itibarenPir Hasan KILAVUZ bu görevi yürütüyor.Âşık HÜDAİ Diyor ki;

“Hakikat şehrine yolcu değilsen
Ne yolcuyu eğle ne Yol’u incit
Eğer çekmezsen Gülün nazın
Ne dikene dokun ne Gülü incit.”

Değerli okuyucular,değerli canlar; yukarıda Alevi Bektaşi İnanç Kurulu’nun kuruluş sürecini ve kuruluş amacını kısaca aktardım. Yine yukarıda sözünü ettim çalışma da Alevi ocak pirleriyle(dedeleriyle)Alevi Bektaşiinancı genel kuralları (ilkeleri) ve inançsal ritüellerini içeren konuları küçük sorularla kısa cevaplarla, toplumsal değerlerimiz veritüellerimiz başlığıyla Cemlerimizde 12 hizmeti ve Alevilikte nikâh erkânı’nıresimli bir şekilde özenle ve disiplinli bir çalışmayla toplumsallığımıza aktarmaya çalıştım.Katkı sunan emek harcayan tüm Ocak Pirlerimize (dedelerimize), kurum başkanı ve yöneticilerimize ve dostlarıma tekrar tekrar katkılarından dolayı teşekkür ediyorum.

Değerli okuyucular, değerli canlar; hepiniz de biliyorsunuz kiYol’umuz(Alevilik) ikrar ve rızalık temeli üzerine kurulmuştur.Yol’umuzda, Talip- Rehber-Pir-Mürşid ilişkisi ikrar ve rızalık esasına dayalıdır.Çalışma içerisinde Alevi Bektaşi İnanç Kurulu’nun çalışması olan ve kitapçık haline getirilenAlevi Bektaşi İnanç Kurulu, Hakk’a Yürüme ve Sırlama Erkânı’nı, döneminAlevi Bektaşi İnanç Kurulu Başkanı Pir Hüseyin GÜZELGÜL’denrızalık alarak ve kaynak göstererek kitabın içerisine aldım.Şimdi bütün bunları niye yazdım diye bana sorular yönelteceksiniz! “Sorgulamayan cahil, sorgulatmayan canidir”!Tüm içtenliğimle sorulan sorulara cevap vermeyi kendime bir borç bilirim, ziraYol’un talibi olarak,“Yol Cümleden Uludur”ilkesini kendime şiar edindim!

Gündemimizde birçok konu var demiştim ya; bu konulardan bir tanesi de,Hakk’a yürüyen Alevi Can’ın, Hakk’a yürüme erkânı ve sırlama erkânındaki sıkıntılardır. Bu konu uzun zamandır gündemi meşgul ediyor ve birçok Pir (dede) ve Alevi camiasında yazan çizen Can bu konuda basın kuruluşlarına demeçler verip“Alevi’ce yaşıyoruz, Sünni’ce ölüyoruz” diyerek düşüncelerini toplumla paylaşıyorlar.Naçizane bana göre “Müslüman-(Sünni)”gibi Hakk’a yürümüyoruz;  asimilasyonun etkisiyle, “Müslüman-(Sünni)”ritüellerine göre gömülüyoruz.Ayrıca birçok(çoğunluk) Alevi can asimilasyon ve manipülasyondan(hileli yönlendirme’den)kaynaklı olarak sırlama erkânı yerine defnetme, devr-i daim yerine mekânı cennet olsun,  terimlerini kullanıyor.

Değerli okuyucular, değerli canlar; Hakk’a yürüme ve sırlama erkânlarındaki uygulamalarla gündem oluşturan ve çeşitli sıkıntılarla gün yüzüne çıkan Alevilikte Hakk’a yürümek ve devri daim ne demektirkısaca yazmaya çalışacağım: Alevi öğretisinde ölüm yoktur, Hakk’a yürüme vardır. Alevi öğretisine göre, canın bedeni terk etmesi demek; canın ve bedenin birbirinden ayrılması demektir. Yaşamın ana kaynağı dört(IŞIK, HAVA, SU, TOPRAK)ana unsurdur. Tüm canlılar Hakk’a yürüdükten sonra çar (4)anasıra karışır ve başka bedenlerde yeniden can bulur. Alevilikte buna devri daim denilir.Hakk Ereni Âşık SITKI BABA, bu manada şöyle diyor;

“Ben Âdem’den evvel çok geldim gittim
Yağmur olup yağdım ot olup bittim
Bülbül olup Firdevs bağında öttüm
Bir zaman gül için Har’a düş oldum”

Değerli okuyucular, değerli canlar; Alevi öğretisine göre bir Can Hakk’a yürüdüğünde sonsuz gerçekliği anlatmak için devri daim (devriye) oldu, denir, fakat öldü denmez. Yunus Emre bu konuyla ilgili olarak şöyle demektedir: “ölür ise ten ölür, canlar ölesi değil.”  Eğer insan’ın her zerresinde Hakk var ise kendi cemalinde onu görüyorsa vakti geldiği zaman, Can tenden ayrılınca Can’ın da gideceği yer kendi özü’dür,“Hay’dan gelir, Hû’ya döner” yani Hakk’a yürür. Hakk ile Hak olur, özüne döner. Kısacası Alevilikte ölüm yoktur, Hakk’a yürümek vardır, cenaze erkânı yoktur, Hakk’a uğurlama erkânı vardır, defin etmek yoktur, sır etmek vardır. Alevilikte gülbeng, deyiş ve nefes vardır, mevlit yoktur, dar erkânı vardır. Yol’umuzun öğretisi gereği canın bedeni terk etmesine Hakk’a yürüme, Hakk’a yürüyen Can’ın ardından da devr-i daim olsun denir! Karamanlı Güfrani (Dursun Ali) devr-i daim’i şöyle anlatıyor;

“Katre idim Ummanlara karıştım
Kaç bulandım kaç duruldum kim bilir
Devre edip âlemleri dolaştım
Bir sanata kaç sarıldım kim bilir

Bulut olup ağdığımı bilirim
Boran ile yağdığımı bilirim
Alt anadan doğduğumu bilirim
Kaç ebeden kaç soruldum kim bilir.”

Değerli okuyucular, değerli canlar; yukarıda da belirttiğim gibi; Alevi Bektaşi Federasyonu İnanç Kurulu Hakk’a yürüme ve sırlama erkânı çalışması yaptı ve bu çalışmayı kitapçık olarak çıkarttı ve bileşeni olan Cemevlerine de bu kitapçıklar dağıtıldı.Günümüzde uygulanan Hakk’a yürüme ve sırlama erkânlarının Alevi öğretisine göre yapılmadığından ve asimilasyondan söz ediliyorsa,Alevi Bektaşi Federasyonu İnanç Kurulu bu konuyla ilgili ne yapıyor? Niye kendi yapmış olduğu Hakk’a yürüme ve sırlama erkânı bileşenlerinin bağlı bulunduğu Cemevlerinde uygulamıyor ve buna dair niye gayret göstermiyor? Yine bu Hakk’a yürüme ve sırlama erkânı kitapçığında imzası olan Pirler (dedeler)niye bu konuda gayret göstermiyorlar?

Değerli okuyucular, değerli canlar; alan çalışmasında edindiğim izlenimlerden biri de her konuda olduğu gibi burada da çevre baskısı kendini yoğun bir şekilde hissettiriyor. Çevre baskısından dolayı Hakk’a yürüme ve sırlama erkânı başka bir inancın ritüeliyle yapılıyor. Evet, çevre baskısı var ama iç asimilasyonun etkisi de alabildiğince yaşanıyor. Hakk’ayürüme erkânındaki uygulamalar Alevilerin kanayan bir yarasıdır!Naçizane bana göre,bir toplumu tahkiye, egemene benzeşme ve ikiyüzlülük bitirir. Bu manada toplumsallığımızın etrafında birçok insan maskeleriyle dolaşıyor, asimilasyon asimilasyon diyenlerin çoğunluğu bilerek yada bilmeyerek asimilasyona katkı sunuyor ya da ön ayak oluyor.

Değerli okuyucular, değerli canlar; toplumsallığımızın etrafında maskeleriyle dolaşanların, toplumun öz değerlerine ulaşması ve kendileri olmaları için gayret göstermeleri mümkün müdür? Bunlar biz kimime cevap verebilirler mi? Naçizane bana göre hayır veremezler! Egemene benzeşirler, yetmez toplumu manipüle etmek içinde var gücüyle çalışırlar. Kendini bilen insan kendi toplumsallığını bilir, yüzüne maske takmaz, tahkiye yapmaz ve her zaman ben kimime cevap verir. Kimseye boyun eğmeden kendi hakikatine sarılır, toplumunu aydınlatmak için var gücüyle çalışır. Yanlış işlere bulaşmaz, menfaat planları yapmaz, inancını ve inançsal değerlerini siyasete kurban etmez…

Değerli okuyucular, değerli canlar; bütün bunları yazarak, sorgulamanın her Alevi Can’ın “doğal” görevi olduğunu vurguluyorum ve bu sorumluluk duygusuyla hareket etmenin önemine dikkat çekiyorum. Alanda yaptığım çalışma sırasında edindiğim izlenim ve gözlemlerime dayanarak çok rahatlıkla şunu söyleyebilirim ki; Alevilere ve Aleviliğe yönelik asimilasyon içten ve dışarıda kaynaklı olarak hızla devam ediyor. Ocak, pir- talip ilişkisi de zayıflamış durumda, özümüzden ve değerlerimizden hızla uzaklaşılıyor.

Sonuç; yaptığımız görev ne olursa olsun,(pir-yönetici-yazar) bizlerin uyması ve uygulaması gereken üç yöntem vardır. Biri bilinçlenip bilgiyle donanmak! İkincisi edinilenbilinç ve bilgiyletoplumsallığımızı hakikatle yüzleştirmek! Üçüncüsü ise özümüze dönüp toplumsal değerlerimize sahip çıkmak!Aşk ile.

 

Mehmet KABADAYI.

İletişim: Mehmet_k.34@hotmail.com

Continue Reading
Click to comment

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Mehmet Kabadayı

Çevre bilinci

MEHMET KABADAYI

Published

on

“Nankör insan her şeyin fiyatını bilen, hiçbir şeyin değerini bilmeyen insandır.” DERVİŞ.

Çevreyi; en basit anlamıyla canlı-cansız varlıkların bir arada bulundukları ortamlar olarak tanımlayabiliriz. Hava, su, toprak, bitkiler, ağaçlar, hayvanlar ve insan bu ortamın vazgeçilmez unsurlarıdır. Gündemimizdeki konuya gelecek olur isek; ne havanın, ne suyun ne de toprağın yani doğanın kendi kendine kirlenmeyeceği herkes tarafından bilinen bir gerçekliktir.

Sistemsel (kapitalist sistem) hegemonyanın dayatmalarından kaynaklanan insanın insana yabancılaşması, aynı zamanda insanın doğaya da yabancılaşmasını da beraberinde getirdiği ve ikisinin bir arada yürüdüğü bilinen bir gerçekliktir. Özünde kapitalist sistemler insanın doğaya ve öz değerlerine yabancılaşmasının temelini oluşturur. Egemenler eliyle toplumu var eden dayanışmacı ve paylaşımcı (komünal) değerler inkâr edilir, yerine kapitalist sistem değerleri esas alınır, doğayla yaşam arasındaki bağ kopartılır, daha ziyade önemsiz kılınarak talancı zihniyete imkânlar tanınarak önü açılır.

Kapitalist sistem, kendi eliyle yarattığı ve derinleştirdiği krizleri çözme gerekçesiyle toplumsal sömürü yöntemlerini doğanın istismarıyla birlikte yürütür. Hiç düşünmeden doğanın dengesini bozar ve canlılığını yok eder. Günümüzde kanser gibi büyüyen kentler, havanın kirletilmesi, ozon tabakasının delinmesi, hayvan (yaban hayatı) ve bitki türlerinin (Kaz Dağları ve Munzur’daki ekolojik alanlar yüzlerce bitki türüne ev sahipliği yapıyor) azalışı, ormanların tahrip edilişi, akarsu yataklarının kirliliği, plastik atıklar ve her tarafta çöp dağları vb. olgular çevresel kargaşaya işaret etmektedir. Kapitalist sömürücü sistemin doğayla ve insanla ilişkilerinde geldiği son nokta budur…

Ülkemizde doğaya ve yaşam alanlarına yönelik yıkımlar yıllardır sistemli bir şekilde sürmektedir. Gerçekleştirilen bu sistemli yıkımlar HES’lerle, nükleer ve termik santrallerle, siyanürlü maden işletmeciliğiyle, ormanların ve tarım arazilerinin imara açılmasıyla ve de su kaynaklarının yok edilmesiyle devam ettirilmektedir. Doğaya ve yaşama ait ne var ise mütahitlik projeleriyle, istihdam ve ekonomik yatırım yalanlarıyla talan edilerek, kadim kültürümüz, bugünümüz ve geleceğimiz karartılmaktadır.

Gözünü ülkemizin toprağına, suyuna, dağına, taşına diken para babalarının kabaran iştahları ve kâr hırsları, kültürü, doğayı ve yaşamı yok etmenin eşiğine getirmekte; insanları kuraklığa, susuzluğa, zehir solumaya ve kanser hastalığına açıkçası ölüme mahkûm etmekte dahası insanları yoksulluğa, çaresizliğe ve göçe zorlamaktadır. Ne yazık ki; bütün bu saldırılar devlet erk’i eliyle yapılmakta ya da yaptırılmaktadır. Anayasanın 56. Maddesinde “herkes sağlıklı ve dengeli bir çevre de yaşama hakkına sahiptir. Çevre sağlığını korumak ve çevrenin kirlenmesini önlemek devletin ve vatandaşın ödevidir”  deniliyor. Öyleyse; öncelikle vatandaştan önce devleti yöneten erk sahipleri, uyacaklarına ve koruyacaklarına dair yemin ettikleri anayasaya ve anayasanın 56. maddesine uymak zorundadırlar.

Günümüzde çevre-doğa (ekolojik) bilincini temel ideolojik bir bilinç haline getirmek elzemdir. Öncelikle her canlının yaşamını sorunsuz bir sürdürebilmesi için doğaya-çevreye ihtiyacı olduğu unutulmamalıdır… Çevre bilinci bireylerin ve toplumların kültürünü ve yaşam biçimini yansıtır. Çevre bilincine sahip olan insan, temel insan haklarının hak, adalet ve eşitlik ilkelerini de benimser ve tüm bu ilkeleri de davranışlarına yansıtır. Bu ilkeleri benimseyip içselleştirmekte ancak ve ancak çağdaş-laik-eşitlikçi bir eğitim düzeni ile gerçekleşir. Temel insan haklarının hak, adalet ve eşitlik ilkelerini benimseyen ve içselleştiren insan eşitsizlikle, yoksullukla, açlıkla mücadeleyi de kendine görev edinir.

Sonuç; her şeyde önce doğayı korumak ve çevreyi temiz tutmak için öncelikle aileye, eğitim sistemine ve belediyelere çok büyük sorumluluklar ve görevler düşmektedir. Henüz vakit varken ve geç kalmadan, “bana ne” demeden doğayı korumak, çevre gelecektir ilkesini şiar edinerek çevrenin temiz tutulması ve doğanın korunması için gayret göstermek anayasanın 56 maddesinde vurgulandığı gibi her yurttaşın görevidir yani ödevidir. Aşk İle.

 

     HES’ler, nükleer ve termik santrallerin yapılması için, siyanürlü maden işletmeciliği ve müttehitlere inşaat alanları açmak için doğanın dengesinin bozulduğuna ve canlılığının yok edildiğine dair görüntüler.

 

   Bu görüntüler doğaya saygısızlığın bariz birer örneği değil de nedir?

 

Mehmet KABADAYI.                                                                                                           İletişim: Mehmet_k.34@hotmail.com

Continue Reading

Mehmet Kabadayı

 Bize ne oldu?

MEHMET KABADAYI

Published

on

“İnsanlarla yüz yüze konuşarak her sorunu halledebilirsin; ama bazı insanlar gelir önüne, hangi yüzüne konuşacağını bilemezsin.” Pablo NERUDA.

Değerli okuyucular; gündemimizde birçok konu var ama yaklaşık bir aydır gündemimizi iki konu oluşturuyor. Biri “özel statülü” Alevi lisesi, bir diğeri de Alevi-Bektaşi Dergâhları konusu. Hepiniz de biliyorsunuz ki; Alevi toplumunun sorunu sadece bunlar değil.  Devletin anayasasının ilk maddelerinde bulunan demokratik, laik, sosyal hukuk devleti ilkelerinin uygulanmamasından kaynaklı olarak eşit yurttaşlık sorunu ve Zorunlu din dersleri sorunu da dâhil birçok sorunlar var.

Devlet aklı her dönem tüm kurum ve kuruluşlarıyla Alevi toplumunu asimile etmek için var gücüyle çalışmış, manipülasyon (hileyle yönlendirme) politikalarıyla elinde olan tüm olanakları kullanmıştır. Selçuklu ve Osmanlı’ döneminden hiç bitmeyen, Cumhuriyet döneminin ilk yıllarından başlayıp günümüze kadar devam eden yok etme, etkisizleştirme ve çürütmeyle karşı karşıyayız. 1924’ten günümüze Cumhuriyet kadroları ve tüm hükümetleri  (tüm iktidarları) Aleviliği dönüştürmeye, Alevileri de asimilasyon ve manipülasyon (hileli yönlendirme) yöntemiyle öz değerlerinden uzaklaştırmayı kendilerine şiar edindiler.

Öz değerlerinden uzaklaştırma, etkisizleştirilme ve çürütme politikaları günümüzde de tüm hızıyla devam ediyor.  İşte bu kendi değerlerinden uzaklaştırma ve kendi hakikatinden bihaber hale getirmenin örneklerinden biri de sözüm ona “özel statülü” Alevi lisesidir. Her dönemde olduğu gibi günümüzde de devlet, asimilasyon ve manipülasyon işini yalnız ve tek başına yapmıyor yine bu toplum içinde devşirdiği hınzır paşalarla yapıyor. Tarihin çöplüğünde yerini almış hınzır paşalar gibi, günümüzde de asimilasyona aracı olan hınzır paşalar da tarihin çöplüğünde yerlerini alacaklardır.

Bu yapı yıllardır devlet tarafından yürütülen Alevileri asimile etmenin ve içten çürütmenin bir başka ayağıdır. Bu yapı birkaç yıl önce Ankara-Mamak-Tuzluçayır’da uygulanmaya konulan Cami-Cemevi projesi kadar tehlikelidir. Hünkâr Hace Bektaş Veli’nin deyişiyle, “Bilimle gidilmeyen yolun sonu karanlıktır…” Bilimin ve ilimin ışığında yola revan olup, Hakk ve Hakikat aşkına yolu yürütenler, her türlü asimilasyonuna karşı mücadele ettikleri gibi bu ve benzeri oluşumlara karşı da mücadele edeceklerdir, bundan hiçbir şüphemiz yoktur…

Değerli okuyucular; bu konuları birçok kez yazdım ama yaşanılanları görünce anladım ki tekrar tekrar yazmak gerekiyor. Türkiye Cumhuriyeti Devlet tekçi, yasakçı yapılanmasına Mustafa Kemal Atatürk’ün emriyle Diyanet İşleri Başkanlığını kurarak başlıyor. Diyanet İşleri Başkanlığı, 3 Mart 1924 tarihinde 429 sayılı kanunla Şer’iye ve Evkaf Vekâleti’nin yerine kuruluyor. Devamında Türkiye Cumhuriyeti Başbakanlığına bağlanıyor. “İslâm dininin inançları, ibadet ve ahlâk esasları ile ilgili işleri yürütmek, din konusunda toplumu aydınlatmak ve ibadet yerlerini yönetmekle görevli kurumdur” diye Diyanet İşleri Başkanlığının görevleri sayılıyor. Diyanet’in varlığı ve sayılan bu görevleri başlı başına evrensel laiklik ilkesine aykırı değil midir? Laik devlet din işlerine karışır mı? Laik devlet Müslüman olmayan yurttaşlarından aldığı vergilerle bu kurumu finanse eder mi?

Devlet çıkardığı 429 sayılı kanunla da yetinmiyor, devamında 18 Mart 1924 tarihinde 442 sayılı Köy Kanununu çıkartıyor. Şimdi bu kanunda ne var diyeceksiniz; bu kanunun birinci maddesi yerleşim yerlerinin nüfus sayılarını belirterek il-ilçe (kasaba-nahiye) olmak için yeterliliklerini sayıyor. İkinci madde: “Cami, mektep, otlak, yaylak, baltalık, gibi ortak malları bulunan ve toplu veya dağınık evlerde oturan insanlar bağ ve bahçe ve tarlalarıyla birlikte bir köy teşkil ederler” diyor. Anlaşıldığı üzere bu kanunun ikinci maddesinde Müslüman köyü demediği için; bu kanun maddesi tüm köyleri kapsıyor. Şimdi anladınız mı Alevi köylerine niçin Cami yapılmak istendiğini ve bunda da ısrar edildiğini…

30 Kasım 1925 tarihinde Tekke, Zaviye ve Türbelerin kapatılması dair 677 Sayılı Kanunla da Hace Bektaş Veli Dergâhı ve tüm Alevi Bektaşi Dergâhları kapatılıyor. Yetmiyor Alevi-Bektaşi Yol Önderlerinin Pirlik, Mürşidlik, Dedelik, Babalık ve Çelebilik gibi unvanları yasaklanıp, falcılar, üfürükçüler ve muskacılarla aynı sepetin içine konuluyor. Değerli okuyucular; Alevi Bektaşi Dergâhları Alevilerin inançsal, sosyal, kültürel, muhabbet ve eğitim merkezidir. Alevi Dergâhları, eşitlikçi yaşamın, sosyal paylaşımın ve toplumcu dayanışmanın öğretisinin yapıldığı mekânlardır. Alevi-Bektaşi Yol önderlerinin falcılarla, üfürükçülerle ve muskacılarla uzaktan ve yakında hiçbir ilgisi olmaz…

23 Mayıs 1928 tarih ve 432 sayılı Heyeti Umumiye kararı ile Hace Bektaş Vakfının tüm hakları yok saylıyor. 05 Haziran 1935 tarih ve 2762 sayılı yasa ile Vakıflar Genel Müdürlüğüne devrediliyor. Tüm bu olup biteni açık bir şekilde anlatmak ister isek sözü edilen Genel Müdürlük, Hace Bektaş Vakfına ait mal ve mülklere el koyup, emlâk ve araziyi satarak paraya çeviriyor. Vakıflar Genel Müdürlüğü 1963 yılında Dergâhı Kültür Bakanlığı bünyesine veriyor ve 16 Ağustos 1964 yılında Dergâh müze olarak açılıyor. Bu tarihten itibaren, Dergâh müze statüsünde olduğu için Aleviler son 3-4 yıl önceye kadar Dergâha biletle giriyordu… Dünyanın hiçbir yerinde hiçbir inanç mensubu kendi inanç merkezi müze oldu diye kutlama (şölen) yapmaz. Ve yine dünyanın hiçbir yerinde hiçbir inanç mensubu kendi inanç merkezine biletle girmez! Bu konu ile ilgili Alevinet Haber’de yazdığım Tarihi Hakikatlerle Yüzleşme başlıklı yazıma da bakabilirsiniz.

Değerli okuyucular; Alevi kurumları 4 Temmuz’da Hace Bektaş Veli Dergâhını Ziyaret ettiler ve Dergâhta Cem olmak istediler. Ancak müze görevlisi “burası müzedir” kültür bakanlığından izin almadan buradan Cem yapamazsınız dedi ve karşı çıktı. Ardından bazı Alevi kurum başkan ve yöneticileri, bazı dedeler-babalar ve bazı yazarlar dünyanın hangi ülkesinde ibadet devlet iznine bağlıdır, Dergâhta Cem olmak için izin mi alacağız diye tepki gösterdiler. Evet, kanun ve yasa çerçevesinden baktığınızda müze müdürü görevini yapmaktadır. O kanun demokratiktir ya da değildir onun tartışması ayrıca yapılır. Naçizane bana göre o kanunların hiç biri demokratik değildir ve evrensel laiklik ilkesine de aykırıdır. Devlet, 95 yıldır laiklik ilkesini çiğneyerek  “din, vicdan, inanç ve düşünce özgürlüğü” gibi evrensel kuraları ihlal etmektedir.

Düz mantıkla baktığınızda Alevi kurum başkan ve yöneticilerinin, Dedelerin-Babaların ve kimi yazarların itirazları da yerindedir. Yalnız bu itirazlar “üstü kapalı ne şiş yansın ne kebap yansın” mantığıyla yapılmaktadır. Müze Müdürü, durup dururken Alevilerin kendi Dergâhında “Cem yapmasını, Semah dönmesini ve Muhabbet etmesini yasaklıyor ve izne bağlıyor” gibi bir algı yaratılıyor. 30 Kasım 1925 tarihinde Tekke, Zaviye ve Türbelerin kapatılması dair 677 Sayılı Kanun yürürlükte olduğu için Alevi-Bektaşi Dergâhlarının yasaklı, HBV Dergâhının müze statüsünde olduğu, Aleviliğin ve Alevi yol önderlerinin (Pir-Mürşid-Dede-Baba) bu ülkede yasaklı olduğu kamuoyuna gerçekler ortaya konularak açık ve net bir şekilde açıklanmıyor. Toplumsal değerlerimize karşı yapılan tarihsel ve güncel haksızlıklar yetmezmiş gibi içimizden çıkan birilerinin tüm bu olup bitenleri yok sayması yüreğimize sızı sokup canımızı yakıyor,  İşte bu nedenlerle içimiz sızlıyor…

Derviş diyor ki; “bilimin ışığında yürüyenler hakikati kendine yol edinirler.” Alevi kurumlarının başındaki pirler, dedeler,  babalar ve yöneticiler daha ne zamana kadar bu kanunlar yokmuş gibi davranacağız? İçimizden çıkmış kimi kariyer, menfaat ve çıkar düşkünleri, Aleviliği içten içe bir ağaç kurdu gibi kemiriyorlar. Bütün bunlar da yetmiyor birde toplumu manipüle ediyorlar. Aleviliği kendi egolarına ve hırslarına bulaştıranlara karşı daha ne kadar sessiz kalacağız?  İnanç önderlerimizin bize bıraktığı değerlerin içinin boşaltılmasına ve çürütülmesine daha ne kadar katlanacağız? Bizim biz olmaya hakkımız yok mu? Aşk İle.

 

Continue Reading

Mehmet Kabadayı

Çorum’da saldırı hazırlığı, katliam ve direnişin kronolojisi

MEHMET KABADAYI

Published

on

Türkiye’de Alevilere yönelik katliamlarla ilgili yazılar yazarken ve konuşurken, bu katliamların kimler tarafından ve nasıl gerçekleştirildiğinin ve hangi amaca ulaşmak için yapıldığının üzerinde önemle durulması gerekmektedir. Çorum katliamı da, aynı Maraş katliamı gibi Alevilerin ve Alevi inancının baskı altına alınması, devletin egemen “Sünni-Hanefi” (Türk-İslam sentezi) ideolojisine tâbi kılınması ve tarihler boyunca her zaman zulme karşı duran Alevilerin dönemin toplumsal muhalefetiyle bir araya gelmesinin engellenmesi amacıyla yapılmıştır.

ÇORUM’DA ALEVİLERE VE SOLCULARA SALDIRI İÇİN HAZIRLIK PLANLARI YAPILIYOR

Çorum’da Alevilere ve Devrimci güçlere karşı saldırı hazırlığı Ocak 1980’de başlatılır. Paramiliter güçler, ‘Sünnilerin ve Sağcıların’ yoğunlukla yaşadığı semtlerde “Alevileri ve Solu” hedef gösteren değişik bildiriler dağıtırlar. Bu bildirilerdeki amaç; “Türkçü ve İslamcı” güçleri harekete geçirerek Alevilere, Solculara ve Demokratlara karşı saldırıya hazırlamak!

1980 yılının başlarında askeri istihbaratçılar da Çorum’a sık sık gelmeye başlarlar. Çorum’da iş adamı, esnaf, sendikacı, siyasi parti yöneticisi ve köylerde ikamet eden bazı şahıslarla görüşürler. Askeri istihbaratçılar Çorum’a sık sık gelirken, yabancı  ‘ajanlar’ da Çorum’da ve çevre illerde dolaşmaya başlar. Amerikan Konsolosluğu ikinci kâtibi Robert Alexander Peck, (29 Şubat 1980) Çorum’da devlet yetkililerinin (Vali) yanı sıra o dönemin AP, CHP ve MHP İl Başkanı ve İl Yöneticileriyle görüşmeler yapar. Aynı zamanda CHP’li Belediye Başkanı Turhan Kılıçoğlu’yla da görüşmeler yapar ve Çorum’dan sonra Amasya ve Tokat’a gider.

GÖREVDEN ALAMALAR YAPILIYOR

Katliam tarihine yaklaşılırken (07.03.1980) Çorum Emniyet Müdürü Hasan UYAR görevinden alınıp, yerine Tunceli (Dersim) de birçok olaya adı karışan Nail BOZKURT atanır. Milli Eğitim Müdürlüğü’ne de MHP’nin militanı olarak tanınan Fethi KATAR Getirilir. Ve yine sağ görüşlü ve tarafgir (AP iktidarında İçişleri Bakanlığı yapmış Faruk SUKAN’ın bacanağı) Rafet ÜÇELLİ’de Çorum Valiliğine atanır. Bu atamalar sonrası, MHP’lilere yaygın bir şekilde silah ruhsatı verilmeye başlanır.

Bütün bunların yanında, demokrat olarak bilinen 40’a yakın polis memurunun da bir emirle başka illere atanması yapılır. Birçok demokrat okul yöneticisi ve öğretmenin, memurun sürgünü ve yer değişimi yapılır. Katliam sırasında saldırı üssü olarak kullanılan SSK Hastanesine ve Çorum Belediyesi de dâhil birçok kuruma MHP’li kadrolar yerleştirilir.

Çorum’da Katliamın alt yapısını oluşturmak için 19 Mayıs  “Gençlik ve Spor Bayramını” kutlama hazırlıkları sırasında, Bayram töreninde kızların kıyafetlerine çeşitli bahaneler uydurarak halkı kışkırtmak ve tahrik edip galeyana getirmek amacıyla bir bildiri hazırlarlar.

DAĞITILAN BİRİNCİ BİLDİRİ

Kızların tören kıyafetleri gerekçe gösterilerek hazırlanıp dağıtılan bildiri: “Müslüman namusuna sahip çık. 19 Mayıs gösterileri adı altında yine namus bacılarımızın iffet ve hayâsına kahpece ve haince saldıracak bir gün geliyor. Yüreklerimizi parçalıyor, içimize kan akıtılıyor. Namazını kıl, orucunu tut yeter; karışan mı var diyen gafil Müslüman sen de düşün… Düşün ki, haddini bilmeyenlere bildirelim hadlerini. Şu Hadis-i Şerifi asla unutma, haksızlık karşısında susan, dilsiz şeytandır. Ne mutlu canı ile kanı ile malı ile Cihad edenlere. İslamcı Gençlik.”

Bu bildiri örneğinde olduğu gibi egemenler, yani iktidar sahipleri dini ve ırkçılığı devamlı bir ideolojik argüman (kanıt) olarak halkı yönlendirmek için kullandılar. Ve dinle aldattıkları halkları Dersim’de, Maraş’ta, Sivas’ta-1, Sivas-2 örneğinde olduğu gibi Çorum’da da Alevilerin üzerine saldılar.

GÜN SAZAK’IN ANKARA’DA VURULMASIYLA BİRLİKTE ÇORUM’DA SALDIRILAR BAŞLATILIR

Cihad bildirisinden 8-9 gün sonra MHP’nin Genel Başkan Yardımcısı Gün SAZAK (1. MC hükümetinde Gümrük ve Tekel Bakanlığı yapmıştır.) 27 Mayıs 1980 günü kimliği belirsiz kişilerce Ankara’da vurularak öldürüldü. Bu cinayet gerekçe edilerek Çorum’da da gerginlik tırmandırılır. 28 Mayıs’ta Gün SAZAK’ın cenaze töreni yapılır. 29 Mayıs’ta Çorum’a yığılmış faşistlerce “Sazaklar ölmez”, “Kanımız aksa da zafer İslam’ın”, “Kana kan intikam” ve “ya kan kusturacağız, Ya tam susturacağız” naralarıyla saldırı başlatılır.

Saldırganlar Solculara ve Alevilere ait işyerlerini yağmalayıp talan ederler. Bu saldırılarda bir kişi hayatını kaybeder ve birçok kişi de yaralanır. Çorum’u bağlanan yollar; Çorum-Ortaköy, Çorum-Osmancık, Çorum-İskilip yolları, faşistler tarafından barikatlar kurularak kapatılır. 29 Mayıs gecesinden başlayarak, 30 Mayıs sabahına kadar  “şehrin Osmancık çıkışında bulunan Sarılık Köprüsü ve Çiftlik Pınarı mevkilerinde Aleviler maskeli kişilerin saldırısına uğrar.

SAVUNMA BARİKATLARI KURULMAYA BAŞLANIR

Artık saldırılara karşı Halk Komitelerinin ve Barikat kurulmasının zamanı gelmiştir. Halka açık yapılan bir toplantıda halkla birlikte barikatların kurulmasına karar verilir. Sayıları on binin üzerindeki halk kitlesiyle birlikte (kadın-erkek-genç-çocuk-ihtiyar) Milönü’nde başlayarak barikatlama çalışmasına başlanır. Ve hemen Yetiştirme Yurdu’nun önüne barikat kurulur. Bu barikat Samsun Yolu barikatıdır, kurulan barikatların en büyüğüdür.  İkinci en büyük barikat, Kız Sanat Lisesi’nin önüne yani polis karakolunun biraz gerisindeki TÖB-DER binasının ön tarafına kurulan barikattır. Gece saat 21.00 sıralarında 19 AN 709 plakalı ve kırmızı renkli Renault marka bir araçtan barikat kuranların üzerine ateş açılır.

Bu barikatla Samsun Yolu’nu tümüyle kapatılır ve savunma güçleri üstünlüğü ele geçirir. Hiç ara vermeden, durmaksın, eski Ekin Yolu’na, Emek Caddesine-Köpeklibağlar’a doğru uzanan barikatlar da kurulur. Ayrıca mahalle aralarında halkın kendi çabalarıyla komitelerin inisiyatifinde kurduğu küçük barikatlar da vardır. Karşıyaka, Köpeklibağlar, Etievleri, Terlemezevler, Kale mahallesi, Gazipaşa, Nadık, Şenyurt, Milönü’nün göbeği, bütün bu mahalleler savunma komiteleri tarafından kontrol altına alınır. 29 Mayıs Faşist güruhu durdurmak için, bedenlerini siper eden devrimcilerin savunma barikatlarını kurduğu ve direniş ateşini yaktığı ilk gündür…

Saldırıya uğrayan halk kendi içinde tam bir dayanışma ve birliktelik örneği sergileyerek sokakları terk etmez. Halk direnişte, sonuna kadar Devrimcilerle omuz omuzadır. Halk tam anlamıyla ayaktadır ve deyim yerindeyse sokaklar komün havasına bürünür. Fırınlar halka bedava ekmek dağıtır. Esnaf ve Halk Devrimcilerin ihtiyaçlarını karşılar. Yaşlı-genç kadınlar, barikat nöbetçilerine yiyecek, su ve ayran taşır. 30 Mayıs günü sabahtan gece yarılarına kadar direnen Devrimciler tüm yorgunluklarına rağmen barikatlarda dimdik ayaktadırlar.

GÜVENLİK GÜÇLERİ BARİKATLARIN KALDIRILMASINI İSTER

Çorum’da faşist saldırılara karşı Anti-faşist direnişin başlamasıyla birlikte, Yozgat Jandarma Komando Taburu’ndan bir bölük, bir binbaşı komutasında Çorum’a sevk edilir. Binbaşı, yanında bir asteğmen bir astsubay ve askerleriyle birlikte barikatların bulunduğu bölgeye gider. Binbaşı barikata iki metre kadar yaklaşarak Devrimcileri tehdit edici bir şekilde uyarak, barikatların hemen kaldırılmasını ister. Barikatın arkasındakiler ise; “bizler barikatları savunma amacıyla kurduk, gördüğünüz gibi saldıranlar sivil faşistler, barikatları kaldırırsak yeni bir Maraş katliamı yaşanır” diyerek cevap verirler.

Samsun Karayolu üzerindeki barikat asker kuşatması altına alınır. Askerlerin başında Jandarma Yarbay Vural Güride vardır. Yarbay Güride’nin elinde Telsiz, Telsiz’in öbür ucunda Vali Rafet ÜÇELLİ vardır. Vali Rafet Üçelli barikatın kaldırılması için Jandarma Komutanı Yarbay Vural Güride’ye emir verir.

Vali ve Jandarma Yarbay arasında geçen konuşma şöyledir: Vali: “Lütfen Ankara-Samsun Kara yolu trafiğe açılsın.” Yarbay Güride: “Sayın Valim yolu açmak için silah kullanmak zorunda kalacağız. Kan akar, bu da olayları tırmandırır.” Vali: “Her şeye karşın yol trafiğe açılmalıdır.” Yarbay Güride: “Kan dökülür, ben açamam sayın valim. Buyurun siz açın.” Halk, her türlü baskıya rağmen barikatları kaldırmaz, toplu halde direnişe devam eder.

İÇİŞLERİ BAKANI VEKİLİ ORHAN EREN VE ORGENERAL SEDAT CELASUN ÇORUM’DA

Faşist güçler ilk saldırıda, yenilgiye uğrayıp Maraş katliamına benzer bir sonuç alamayınca ikinci kez Haziran ayı ortasında tekrar saldırıya geçer. Faşist saldırılar şiddetli bir şekilde artarak devam ederken, İçişleri Bakanı Vekili Orhan Eren, Jandarma Genel Komutanı Orgeneral Sedat Celasun’la birlikte Çorum’a gelirler. Çorum’da teşkilatı bulunan siyasi parti il yöneticileri, Çorum milletvekillerinin katılımıyla bir değerlendirme toplantısı düzenlenir

Vali Rafet Üçelli’nin sunumu üzerine,  Jandarma Genel Komutanı Sedat Celasun: “Biz gerekli yerlerden emir aldık. Milönü’ne tanklarla girip olaylara son vereceğiz” Celasun’un burada olaylar dediği şey halkın devrimcilerle birlikte kurduğu barikatlardır. Celasun’un derdi saldırıları durdurmak değildir, onun derdi barikatları kaldırmaktır. Sedat Celasun gibi düşünenlerin derdi, direnişçileri Alevilerin yoğun şekilde yaşadıkları Mahallelere hapsetmek. Geri kalan mahalleleri de korumasız bırakmak!

Dönemin Başbakanı Süleyman Demirel, saldırıları “Mezhap çatışması” olarak niteleyerek; Çorum’da faşist güçlerin etkilerini artırmasına katkı sunar. Diğer taraftan CHP’de sıkıyönetim çağrısı yaparak faşist güçlere cesaret verir. Mayıs’ın 28’inden 31’ine kadar dört gün boyunca karşılıklı çatışmalar sürer. Bu arada Alevilere ve Solculara ait bazı ev ve iş yerleri yakılıp tahrip edilir. Birçok kişi yaralanır ve öldürülür. Demokrat ve Sol görüşlü Çorum Gazetesi tüm olup bitenleri yerinde incelemekte, haber yapmaktadır.

2 Haziran’da Çorum Valisi Rafet Üçelli ve Emniyet Müdürü Nail Bozkurt görevden alınırlar. Ardından Yüksel Çavuşoğlu Çorum Valiliğine, Erdem Yurtsever’de İl Emniyet Müdürlüğüne atanırlar. 12 Eylül 1980 faşist darbe sonrası birçok insan görevden alınırken, bu Vali, İl Emniyet Müdürü ve CHP’li Çorum Belediye Başkanı Turan Kılıçoğlu makamlarını korumuşlardı. Acaba neden?

Haziran 1980’de, III. Ecevit Hükümetinin (Ocak 1978-Ekim 1979) 7 Mart 1978 tarihinde Genelkurmay Başkanlığı’na atadığı Kenan Evren, Demirel Hükümetinin (Kasım 1979-Eylül 1980) görev yaptığı dönemde, “Müesses Nizam” gereği çok gizli bir “baş emir dokümanı” yayınladı. Bu baş emir’in konusu ise “iç tehdit’tir.” Bu dokümana göre Aleviler “iç tehdit Unsuru”dur.

“İç tehdit unsuru” olarak görülen Alevilere saldırıyı başlatan; “Genelkurmay Harekât Başkanlığı, İstihbarat Başkanlığı ve Özel Harp Dairesidir.” 2 Haziran 1980 tarihinde hava karardıktan sonra kent merkezinde faşistler, makineli tüfek desteğinde büyük bir saldırı başlatırlar. 3 Haziran sabahına kadar karşılıklı çatışmalar devam eder.

Faşistler Çorum’da Mayıs ayı sonundaki saldırıda başarılı olamayınca, Haziran ayının ilk haftasında ikinci kez saldırı girişiminde bulunur. Milönü’ndeki barikatı aşan 19 AN 709 plakalı, kırmızı renkli Reno marka bir otomobil semti silahla boydan boya tarar, yaralananlar olur. Mahalleyi silahla tarayan otomobilin plakasının bir traktöre ait olduğu tespit edilir.

5 Haziran günü “Gazi Caddesine açılan sokakların ağzına da barikatlar kurulur. Aynı günde çatışmalar sürer. 6 Haziran’da, Alevilere ait Araba, Ev, İş yeri ve Fabrika gibi ne varsa yakılıp yıkılır. Halk direniş güçleriyle birlikte bu saldırıları etkisiz hale getirmeye çalışır. 7 Haziran günü  “Merkeze bağlı 211 Köyün 57’sinin giriş ve çıkışlarına barikatlar kurulur.

Çorum dışında da direnişçilerle dayanışmak için Devrimci gençler gelir. Haziran ayının sonlarına kadar yer yer karşılıklı çatışmalar yaşanır.  Daha önceleri Çorum’da var olmayan, fakat saldırılar sırasında türeyen küçük (sol) gruplar ortaya çıkar. Devlet görevlileri ve kimi ‘sol görünümlü’ şahıslar, Milönü Mahallesinde oturan “Sünni vatandaşların” evlerinin kapılarına tehdit pusulaları koyarak, göçe zorlama-ayırma girişiminde bulunurlar.

KATLİAM, KUNDAKLAMA VE YAĞMALAMA YAPILIYOR

23 Haziran’da gece saat 4.30 sıralarında Osmancık Caddesinde Ali Okan’a ait elektrik malzemesi satışı yapılan dükkâna patlayıcı atılır, dükkânda büyük hasar meydana gelir. Yine aynı Cadde üzerinde bulunan bir başka kişiye ait olan dükkânda öğle saatlerinde yağmalanır. 24 Haziran’da Eski Ekin Köyü sınırları içinde, Buğday tarlalarında işkence edilerek, kurşunla delik-deşik edilmiş iki gencin cesedi bulunur. Yine aynı gün Bayat’ın Gökboğaz mevkiinde bir gencin daha cesedi bulunur.

26 Haziran’da faşistlerce kaçırılan SSK Memurlarından Sol görüşlü Necati Göktaş’ın cesedi, Elvançelebi Köyü yakınlarında bir su kanalında bulunur. Çorum’da faşistler saldırılarına devam etmektedir. 28 Haziran’da saat 19.00 sıralarında Şenyurt Mahallesinde Murat marka bir arabadan ateş açılır, açılan ateş sunucu bir kız çocuğu yaralanır.

FAŞİSTLER BİLDİRİ DAĞITIYORLAR

30 Haziran’da faşistler tarafından dağıtılan bildirilerde cihat çağrısı yapılır. Alevilerin yoğun olduğu semtlere saldırılar yapılır. Çorum ve İlçelerinde Kontrgerillanın sivil uzantısı olan “Ülkücü Gençlik”; Halkı, Sosyalistlere, Alevilere ve Demokratlara karşı savaşa çağıran bir bildiriyi dağıtırlar.

İskilip’te dağıtılan bildiri aynen şöyledir: “Büyük Türk Milleti, Aziz İskilipliler! Son bağımsız Türk Devleti üzerinde oynana hain oyunları, komploları, planları görmemek için artık kör, hatta hain olmak gerekir.Türk Devleti’ni yok etmek isteyen bu hain güçlere karşı yılmadan çekinmeden, canı pahasına mücadele veren ülkücü Türk Gençliği’ ne destek olalım. Büyük cihada hazırlanalım. Kanımız aksa da zafer İslam’ın. Yolumuz Allah’ın yolu.” Ülkücü Gençlik.

Bu bildiriler, Solculara, Alevilere ve Demokratlara yönelik saldırıları başlatmak için “Sünnileri” harekete geçirmeye yönelik psikolojik harekâtın bir parçasıdır. Bu bildiriler; din ve vicdan özgürlüğü olduğunu iddia eden anayasaya rağmen devlet kurumları aracılığıyla tekçi “Sünni-Hanefi” politikalar doğrultusunda bürokrasinin ve hükümetlerin, kültürel ırkçı, inkârcı, baskıcı icraatları ile de uyuşuyordu. Kontrgerilla eylemlerinin paramiliter vurucu gücü olarak kullanılan ülkücü gençlik Maraş’ta olduğu gibi Çorum’da da görev başındaydı.

Özel harp dairesine bağlı paramiliter örgütlerin dağıttığı bu bildirilerle, öyle bir ortam oluşturulmuştu ki, Çorum’da yaşam özgürlüğü ve can güvenliği kalmamıştı. Faşistlerin katliama hazırlandıkları Valiye bildirildiği halde, ayrıca ülkücülerin halkı savaşa çağırdıkları bildiri ortadayken, “Çorum Vali’si ve Emniyet hiçbir önlem almaz. Paramiliter güçler çatılarda, tepelerde mevzilerini kurmakta, ağır makineli tüfeklerini yerleştirmektedirler. Ayrıca faşistler SSK Hastanesini de üs olarak kullanmaktadırlar.

 İKİNCİ SALDIRI BAŞLATILIR

1 Temmuz Salı’yı Çarşamba’ya bağlayan gecedir. “Ya susturacağız, ya kan kusturacağız” sloganıyla ikinci katliam başlatılır. Terlemez Evler ile SSK Hastanesi civarında yerleştirilen uzun menzilli silahlarla Solcu ve Alevi evlerine ateş açılır. Alevi, Sol-Devrimci ve Demokrat görüşlü yurttaşların evlerine girişilen saldırılar sonucunda 4 Can hayatını kaybeder, 50’ye yakın ev ve işyeri tahrip edilerek yakılır. Faşistlerin egemen olduğu Bahçelievler, Mutluevler, Etievler, Yavrutuna, Terlemez Evler, Ulukavak, Çatalhavuz, SSK Semt ve mahallelerinde silah sesleri kenti inletmektedir. Çorum’un üstüne kara duman çökmüştür. Semtin tüm telefon şebekeleri kesilmiş, haber alınamamaktadır.

2 Temmuz Çarşamba günü Çorum’un halk pazarıdır. Köylülerin Çorum’a alışveriş amacıyla yoğun olarak geldikleri gündür. Pazarda satılacak ürünlerini yanlarına alıp Traktör ve Minibüslerle Çorum’a doğru yola çıkarlar. Yollar maskeli ve silahlı faşistlerce tutulmuştur. Köylerden Çarşamba pazarına gelen tüm araçlar durdurulur, kimlik kontrolü yapılır, Alevileri ve Solcuları alıp kendi karargâhlarına götürürler. Götürdükleri insanların ellerini ve ayaklarını bağlayıp işkence ederler. Köylülerin satmak için pazara getirdikleri ürünleri yağmalayıp, Traktörleri ve Minibüsleri yakarlar.

TRT BİLDİRİYOR: “KOMÜNİSTLER CAMİLERİ YAKTI!”

TRT’de “Çorum’da Alaaddin Camisi’ne patlayıcı madde atılması ve dışarıdan ateş açılması ile olaylar başladı” haberini aralıklarla sık sık vermektedir. Çorum’da “Komünistler, Aleviler Cami’yi bombaladı” söylentisi polis telsizinde de devamlı yaygın bir şekilde anons edilir. Oysa Cami’ye ne patlayıcı madde atılmış, ne de dışarıdan ateş edilmiştir, bu koca bir senaryo ve uydurma haberdir. Bu uydurma-yalan haberin yaymasıyla birlikte faşistler yığınak yapmaya başlar.

Çorum Cumhuriyet Savcısı Ertem TÜRKER, bu konuyla ilgili olarak şu açıklamayı yapar: “Alaaddin Camisi’nin bombalandığı haberi olaydan bir saat önce bütün şehirde duyulmuştu. O sırada ben Merkez Jandarma Karakolu’ndaydım. Cami bombalandı diye polis telsizi duyurdu. Bu telsizin hemen arkasından bir askeri telsiz duyuldu. Yüzbaşı Naiz “Bombalama olanağı yok, hangi polis bu haberi verdi?” diye bağırıyordu. TRT’nin Çorum muhabiri de böyle bir haber vermediğini söylemiştir. Askeri yetkililer ve Vali’de haberi doğrulayıcı veya yalanlayıcı bir açıklama yapmamışlardır.

Bu yalan haberi, TRT’nin Çorum muhabiri bu haberi kendisinin yapmadığını söylese de, TRT polis kaynaklı olduğunu söylediği haberde ısrar eder ve ard arda haber yapar. (Haberi telsizle yayan polis ortaya çıkarılamamıştır.) Bu yalan haber; hizmet kusuru değil; “görevi” yerine getirmek amacıyla duyuruldu. TRT bu haberi verirken “devlet” talimatı doğrultusunda hareket etmişti. Çünkü 2 Haziran 1980 günü Genel Kurmay Başkanı Kenan Evren’in Aleviler “iç tehdit Unsuru”dur, talimatı vardı. TRT’de bu talimat gereği hareket etmeye kendini kodlamıştı.

HEDEF BELLİDİR

Aynı anda bütün Camilerde de “Komünistlerin Camileri yaktığına dair benzer propagandalar yapılır. “Cuma namazı” sırasında bütün Camilerden aynı anda birer kişi ayağa (birer faşist) kalkarak Alaaddin Cami’sinin “komünistler” tarafından bombalandığını söyler. Hedef bellidir: Milönü Mahallesi, Aleviler, Solcular ve Demokratlar! Bir anda Çorum’un tüm Camileri “Komünistlere Ölüm” çığlıklarıyla boşalmaya başlar. Saldırılar doruk noktasına çıkar.Saldırgan faşistler, Alevilerin toplu olarak yaşadıkları Milönü ve Nadık semtine giremezler. Çünkü devrimcilerle birlikte halk barikatlar arkasında yoğun bir direniş sergilemektedir.

Bu gelişmeler üzerine Vali sokağa çıkma yasağı ilan eder. Solcular, Aleviler ve Demokratlar sokağa çıkma yasağına uyarken, devlet destekli faşist saldırganlar ellerini kollarını sallayarak rast gele ateş eder, ev ve işyerlerini yakarlar. Devlet güvenlik güçleri, Alevilerin, Devrimcilerin ve Demokratların yoğunlukta olduğu semt ve mahallelerde silahtan arındırma, taciz ve tutuklama eylemleri gerçekleştirip 100’e yakın insanı gözaltına alırken, faşistlerin örgütlü olup, saldırı üssü olarak kullanıldığı semt ve mahallerde hiç bir şey yapmaz.

KATLİAM BAŞLIYOR   

İçişler Bakanlığından gelen bir tel emrinin gereği yapılarak; Alevi köylerini Çorum’a yollar kontrol altına alınarak izole/enterne edilir. 4 Temmuz 1980 Cuma sabahı, Vali bir gün önce koyduğu sokağa çıkma yasağını kaldırır. Kontgerillaya bağlı birimler, paramiliter güçler ve faşistler kendi adamlarını saldırıların organize edildiği, Ulu Cami, Alâadin Cami, Belediye Garajı gibi yerlere mevzilendirirler.  Eski Samsun Yolu Milönü’nün ortasından geçer, stratejik bir noktadır. Ülkücüler devletin kolluk güçleriyle işbirliği yaparak stratejik noktalara konumlanmaya başlar. Buralardan uzun menzilli silahlarla topyekûn bir saldırıya geçerler…

Eski Ekin Yolunun bulunduğu yerdeki Cami’nin üstüne otomatik silah yerleştiren faşistler, oradan halkın üzerine ateş açarlar. Caniler, aynı gün esir aldıkları biri kadın olmak üzere 10’a yakın insanı katlederler. O günün haberleri iç açıcı değildir. İskilip yolu üzerinde Yazı Mahallesinin çıkışında bir kadın 7 kişinin elleri bağlı olarak silahla öldürülmüş bulunur. SSK Hastanesinin morgunda 7 ceset bulunmaktadır.

KAYSERİ HAVA İNDİRME TUGAYI ÇORUM’DA

Kayseri Hava İndirme Tugayı Nevşehir’den hareket eden bir Jandarma komando birliğini havadan indirme ile Çorum’a sevk eder. Polis panzerleriyle Kayseri’den getirilen Jandarma komando birlikleri, “ortak karar gereği” halkın üzerine ateş açar. Öğretmen Mustafa Yıldırım ve Raif Erden bu saldırıda katledilir. Mustafa Yıldırım Eti Ortaokulunun arkasında, halka ateş açan bir polis panzerinin kurşunlarıyla, Raif Erden’de “ince esmer ve 1.70 boylarında bir asteğmen” tarafından ilk önce arkasında ateş edilerek yaralandıktan sonra panzer de açılan ateş ile katledilir.

SSK HASTANESİ, “CİNAYET VE İŞKENCE MERKEZİ”

Polis panzeri ve arkasındaki üç sivil araç ile Alevilerin ve Sol görüşlü halkın oturduğu mahallelere operasyona girişirler. Bir yandan faşistler tarafından silahlı saldırıya uğrayan halkın üzerine panzerlerle ateş edilirken diğer yandan da evler yakılır. Saldırı esnasında, açılan ateş sonucu Hüseyin Özdemir ve Tıp öğrencisi Süleyman Atlas’ın da içinde olduğu 10’un üzerinde insan yaralanır. Tıp öğrencisi Süleyman Atlas omuzundan vurularak hafif bir şekilde, yaralanmıştır. Polisler, Süleyman Atlas’ı alıp SSK Hastanesine götürmek isterler, ancak orada bulunan kadınlar, “aman ha çocuğu vermeyin, bunlar SSK hastanesine götürüp orada öldürecekler” diye bağırırlar. Polisler yaralı Süleyman Atlas’ı panzere alarak SSK Hastanesine götürürler. Süleyman Atlas hastanenin bodrum katında vahşice işkence edilerek katledilir.

Bir Polis panzeri ve arkasındaki üç sivil araba Nadık mahallesinden geçerken, içerisindekiler,  hedef gözetmeden her tarafa ateş açarlar. 23 yaşındaki üç çocuk annesi ve hamile; Hatem (Hatun) Dursun isimli kadın, kafasına isabet eden iki kurşunla yaşamını yitirir. Barikatların dışındaki insanlar, kuytu ve çukur yerlere saklanarak; panzerlerin hedefi olmaktan kurtulurlar.

SSK Hastanesi başından beri faşistlerin kontrolündeydi. Sigorta Hastanesi, “cinayet ve işkence merkezidir.” Yaralı bir şekilde, faşistlerce ele geçirilen halktan (Alevi-Solcu) insanlar SSK Hastanesine götürülüp, hastanenin bodrum katında işkence edilerek katledildiler. Milönü’nün Samsun Yolu’na bakan kısmının tamamı polis panzerleriyle kuşatılıp, savunma komiteleri tarafından kurulan barikatlar kaldırılır.

Böylelikle savunma komitelerinin çok önemli stratejik noktası kaybedilmiş olunur. Panzerli saldırıdan sonra, Ortaköy, Ankara, Osmancık, Merzifon, Mecitözü ve tüm yollar faşistlerin ve devletin kolluk güçlerinin denetimine geçer. Aynı gün Alaca ilçesinde de Alevilerin ve Solcuların yoğun bir şekilde oturduğu Denizhan Mahallesine de faşistler tarafından saldırı düzenlenir. Savunma komitesi derhal bir görevlendirme yaparak, Alaca’ya gönderir.

SONUÇ:

27 Mayıs’ta başlatılıp 6 Temmuz’a (1980) kadar süren katliamda 57 Alevi, Solcu, Devrimci, Emekçi canımız katledildi. 200’ün üstünde canımız yaralandı; Yüzlerce iş yeri ve ev tahrip edilerek yakıldı, yıkıldı. Çorum’da tam bir vahşet yaşandı ve bu vahşet binlerce ailenin göçüyle sonuçlandı. Diğer katliamlarda ve saldırılarda olduğu gibi, Çorum katliamında da devlet güvenlik güçleri, ülkücüler ve gericiler el ele verdiler. Bu faşist zihniyete karşı, demokratlar, devrimciler ve Aleviler birlikte ortak hareket ettiler, ortak kararlar ve ortak savunma tedbirleri aldılar. Eğer barikatlar kurulup direniş ateşi yakılmasaydı, Maraş katliamından çok daha büyük vahşet, çok daha büyük bir katliam Çorum’da gerçekleşirdi.

Çorum’da katledilen Canlarımızın ve Yoldaşlarımızın anıları önünde saygıyla eğiliyorum. Ve faşist güruhu durdurmak için savunma barikatlarını kurup direniş ateşini yakan ve bedenlerini siper eden Devrimci Yoldaşlarımızı ve Halkımızı Saygıyla ve Sevgiyle Selamlıyorum. Çorum Katliamını Unutma, Unutturma!

 

KAYNAKLAR.

1- Çorum Gazetesi, 23.07.1980.

2- Nokta Dergisi, Sayı: 22 (08.06.1986) .

3- Cumhuriyet Gazetesi, 02.06.198.

4- Sadık Eral, Anadolu’da Alevi katliamı, Yalçın Yayınları.

5- Gazi Eke, Yaz Mevsiminde Katliam ve Direniş, Nitelik Kitap Yayınevi.

6- İbrahim Satılmış, Barikatlar Düşerken, Hazırlayan Oktay Duman, Ozan Yayıncılık.

7- Mehmet Kabadayı, Osmanlı ve Cumhuriyet Dönemi Kitle Katliamları, Vesta Yayınları.

 

 

Mehmet KABADAYI.İletişim: Mehmet_k.34@hotmail.com

Continue Reading
Advertisement

HAFTANIN EN ÇOK OKUNANLARI