Connect with us

.

Ahmet Güden

Türkiye Êzîdîleri ve 73. ferman

AHMET GÜDEN

Published

on

Êzîdîler tarihinin her döneminde imparatorluklar ve birçok inanç tarafından inançlarından dolayı 72 kere katledilen, ilkelerinde asla taviz vermeden kendi kültürlerini bugüne kadar taşımayı başaran bir toplumdur. Fakat en son batılı emperyalistler ve işbirlikçileri tarafından üretilen İŞİD’İn gerçekleştirdiği zülmle gündeme geldiler. IŞİD tarafında Haziran 2014 tarihinde Irak’ın Musul kentine saldırarak bu kenti ele geçirdikten çok kısa bir zaman sonra da Ağustos ayında Ezidi Kürtlerin yaşadığı Şengal’e yöneldi. Ciddi bir saldırı hazırlığı içerisine girdiği ve Ağustos 2014 tarihi gelindiğinde IŞİD Şengal ele geçirmek için ciddi bir saldırıya geçti ve burada büyük bir katliama girişti. Şengal’in Güney Kürdistan sınırları içerisinde yer almasına rağmen Barzani güçleri IŞİD’e karşı herhangi bir direnç göstermeden tüm güçlerini çekmesi o dönem gündeme gelmiş ve oradaki halkın adeta İŞİD’in eline yem olarak bırakıldığına şahit olmuştuk.

Êzîdîler Kürtlerin Şengal’de yaşadıklarının daha önce ki katliamların bir devamı olarak değerlendirip 73. Ferman diye adlandırılıyor. Ağustos 2014 yılında IŞİD binlerce Êzîdîyî öldürdü, binlerce kadın ve çocuğu ise esir olarak götürdü. Bunların bir kısmı IŞİD’liler tarafından çeşitli Arap ülkelerinde köle pazarlarında satıldı, bir kısmı öldürüldü, bir kısmı da tecavüze uğradı.

Katliamın üzerinde beş yıl geçmesine rağmen Halen IŞİD’in elinde yüzlerce Êzîdî kadının olduğu bir çok çevreler tarafında da bilinmesine rağmen bu insanların özgürlüklerle ve kendi yurtlarına kavuşabilmesi adına hiç kimsenin herhangi özel bir çaba sarf etmediğini rahatlıkla söyleyebiliriz.
IŞİD saldırdığında Şengal’den kaçmayı başaranların bazıları YPGliler’in açtığı koridor ile Suriye’ye geçerken, bazıları Irak Kürdistan Bölgesi’ne ve bazıları da Türkiye’ye kaçtı. Türkiye’ye gelenlerin büyük bir bölümü o dönem DBP’li olan belediyelerin kurduğu kamplara yerleştirilirken bir kısmı da AFAD ve STK’lar tarafından oluşturulan kamplara kondu.

Fakat burada en acı olan ise Kürtlerin Mezopotamya da 5000 yıllık bir tarihe sahip olmalarına rağmen, kendi öz vatanlarında mülteci durumuna düşmeleri insanlık tarihine bir kara leke olarak kaydedilmiştir.

Êzîdîler bu manada hep es geçilen bir toplumsal grup olmuşlardır. Ortadoğu’nun tarumar olduğu bugünkü konjonktürde örgütsüz, zayıf, nicelik olarak az ve sahipsiz olan birçok toplumsal grup yok olmakla karşı karşıya kaldı.
Diğer tarafta ise YPG’nin Êzîdîler’i sahiplenmesi Ardında IŞİD tüm kürtleri hedef haline getirerek daha geniş kapsamlı katliamlara girişti. IŞİD saldırılarını Irakla sınırlı tutmayarak bu saldırılarını Suriye’de taşıyarak Kürtlerle bedelleri ağır olacak ve binlerce insanım hayatına mal olacak bir savaşa girdi.

Peki İŞİD neden Êzîdîler saldırdı?

İŞİD bu saldırıyla kamuoyunun desteğini almayı hedefliyordu. Çünkü Ortadoğu da Êzîdîler Ermenilere Kızılbaşlara saldırmak tarihin her dönemi iktidar sahipleri için hep pirim yapmıştır. Şayet Êzîdîler karşı yapılan saldırılara pirim yapmamış olsaydı ve Ortadoğu’da yasayan tüm kesimler bu yapılanları onaylamamış olsalardı sanırım Êzîdîler, Kızılbaşlar ve Ermeniler defalarca kıyıma uğratılmazdı.

Fakat Ortadoğu’da ki bazı anlayışlara göre Müslüman olmayanların katli vacip, malvarlıkları, kadınları ve kızları da ganimet olarak görülmesinin yanı sıra Müslüman olmayan birini öldürme cennetin tüm kapıların açıyor. Dolayısıyla da Ortadoğu’dan böyle bir anlayışın olması başta Êzîdîler, Kakailer ve Şebekler kısaca farklı inançlar kültürler her dönem olduğu gibi bugün de yok olmakla karşı karşıya kalacaklardır.

Ermeni Soykırımı ile Êzîdî soykırımı arasında ciddi benzerlikleri var. Dersim Katliamı, Yahudi Soykırımı gibi tarihin çeşitli dönemlerde yapılan katliam Êzîdî Katliamının da benzer yönleri olduğu görülüyor.

Dersim soykırımına dair anlatılanlar ve IŞİD’in propaganda videolarında gördüğümüz toplu infaz görüntüleri tüyler ürpertecek kadar benzer. Bu katliamları yapanlarında benzer bir psikolojiye sahip olduklarını söylemek gerekir. Karşısındakini insan olarak görmeyen, onları dehümanize eden, yani insanlık dışılaştıran bir profil var karşımızda.

Bu söylediklerim genel benzerlikler, bu anlamda Yahudi soykırımı içinde bazı farklı noktaları olsa da söylenebilir. Ama Ermeni soykırımı, Dersim soykırımı ve son Şengal Êzîdî soykırımının başkaca benzer, ortak yönleri olduğunun altını çizmek gerekir.

Maalesef bu üç büyük saldırıda da dini saiklerin saldırıları meşrulaştırmak ve toplumsal katılımı artırmak için çok etkin bir şekilde kullanıldığını belirtmek gerekir. Anadolu ve Mezopotamya’da din eksenli Müslümanlaştırmaya dayalı bir homojenleştirme siyaseti 19. yüzyılın son çeyreğinden itibaren birçok katliam, pogrom ve soykırım pratiğiyle bugüne kadar gelmiştir. Bu anlamda 1915’de gerçekleştirilen soykırımla 2014’de IŞİD’in gerçekleştirdiği soykırım bir zincirin halkaları olarak görülmelidir.
Bunu bizzat Êzîdîlerin kendisi zaten söylüyor. Yaşadıklarını 73. Ferman olarak tanımlıyorlar. Bunun öncesinde de 72 fermana uğradıklarını ima ediyorlar. Sorduğumuzda daha önce maruz kaldıkları fermanları da anlatmaktalar Özellikle 19. ve 20. yüzyıla dair birçok saldırı gerçekleştirildi birçok çevreniz tarafından bilinen bir gerçektir.
Diğer taraftan ise 11 Abdülhamit döneminde Ömer Paşa’nın 1892 tarihinde yaptıkları sadece Osmanlı arşivlerindeki belgeler de değil Êzîdîler’in hafızasında ve çok canlı bir şekilde var. Ömer Vahap Paşa’nın yaptığı Ezidi ağıtlarında Feritpaşa ismi ile hala dilden dile söyleniyor. İktidarlar tarafında başlarına getir nerede bütün bu fermanları inançları ilişkilendiriyor.

Böyle söyleniyor olsa da elbette inançları dışında başka faktörlerin, sosyo-ekonomik, siyasal gelişmelerin de bu saldırılarda rolü var. Örneğin Evliya Çelebi 17. yüzyılda Melek Ahmet Paşa’nın Şengal’e yaptığı saldırıyı anlatırken Êzîdîlerin kervanlara saldırısını, yapılan talanları bir gerekçe olarak izah eder. Fakat bu talan harekatları karşısında Osmanlı ordusunun yaptığı tam bir vahşettir. Hatta Evliye Çelebi’nin kitabının ilgili bölümleri okunursa görülecektir ki, bugün IŞİD canilerinin yaptıklarından hiçbir farkı yoktur anlatılanların. Aynı yöntemler, aynı acımasızlık, kadınların esir edilip köle pazarlarında satılması vb… Çünkü her ikisinin de hareket noktası, zihniyeti aynı. Aynı dini formasyon ve hukuk perspektifi bu saldırıların meşrulaştırıcı ve azmettirici unsurları oluyor.

TÜRKİYE’DE Êzîdîler

Êzîdîler Türkiye sınırları içinde Diyarbakır Merkez ve Bismil, Çınar ilçeleri Batman Beşiri Mardin Nusaybin, Midyat yaş ortalaması oldukça yüksek olan bu iki ilçeye son yıllarda Ezidiler geri dönmeye çalışmaktadır.
Urfa Viranşehir, Antep, Siirt, Van, Ağrı, Kars, Erzincan, Erzurum ve Dersim illerinde yaşamıştır. Son bir asırda Türkiye’de gelişen siyasal ve ekonomik olaylar sebebiyle Türkiye’deki Êzîdî nüfusu 500 kişiye kadar düşmüştür.
Türkiye’deki aileler ise Diyarbakırın bazı köylerinde üç beş kişi geçmeyecek insan yaşıyor Batman Beşiri’de yaşayan Êzîdîlerin büyük çoğunluğu Oğuz, Uğrak ve Kumgeçit köylerinde yaşamaktadır.

Mardin Nusaybin, Midyat Urfa’da Viranşehir ikamet etmektedir. Viranşehir, Türkiye Ezidilerinin en fazla nüfusa sahip oldukları yerdir. Türkiye Êzîdîlerin bugün büyük bir kısmı, gerek resmi makamlarca tanınmamaları, gerekse de farklı dinlerden toplulukların Ezidilerle olan husumetleri ve en önemlisi de ekonomik sebeplerden dolayı, başta Avrupa ülkeleri Almanya, İsveç, İsviçre olmak üzere Suriye, İran, Irak ve Ermenistan’a göç etmişlerdir.

Öte yandan, Cumhuriyet Dönemi’nde zorla Müslümanlaştırma politikası sürmemekle birlikte Yezidilik bir din olarak resmen kabul edilmemektedir. Ne yazık ki bugün Êzîdîlerin kimliklerindeki din hanesine bazen çarpı işareti X konmakta, bazen de bilinmeyen din ibaresi düşülmektedir. devletin Êzîdîlere olan bu yaklaşımı hiçte kabul edilecek bir yaklaşım olmadığı bilinmeli. Çünkü bu Êzîdî halkını aşağılayarak kendi değerlerinde uzaklaştırmayı hedeflemekte.

Belli bir yaştan sonra Almanya’ya göç eden Türkiye Êzîdîler için Kürtlük ve Êzîdîllik birbirinden ayrılamazken, Avrupa’da doğan gençler için sorun bu kadar da basit değildir. Ezidiliği günümüz koşullarına uygun bir din olarak görmeyen bu kuşağın üyeleri için ne Kürtlük ne de Ezidilik önem taşımaktadır. Dini hissiyatları zayıflayan Ezidileri cemaat içinde tutan tek yapı kültür kurumlarıdır. Öteki haliyle Avrupa Ezidileri, değişmeyen bir dini örgütlenmenin Avrupa karşısında tutunamayacağının ve zamanla yok olacağının farkındadır.

Burada sözlerime son verirken evrenin üzerinde var olan tüm değerlerin kendi varlıklarını sürdürebileceği bir dünya yaratılmadan hiç kimse huzur bulamayacağı bilinmelidir. Dolayısıyla da her türde asimilasyon ve katliam bir insanlık suçudur.

Saygılarımla

Continue Reading
1 Comment

1 Comment

  1. Pingback: TÜRKİYE ÊZÎDÎLERİ VE 73. FERMAN – HyeTert

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Ahmet Güden

31 Mart ittifakı kayyumlara karşı harekete geçmeli

AHMET GÜDEN

Published

on

AKP – MHP faşizmine karşı kardeşlikten yana olan tüm kesimleri demokrasiye sahip çıkmaya davet ediyoruz.

19 Ağustos pazartesi  günü AKP-MHP koalisyonu tarafından halkın iradesine karşı  açık siyasi bir darbe gerçekleştirildi. HDP 31 Mart yerel seçimlerde Diyarbakır’da yüzde 63, Mardin’de yüzde 56 ve Van’da yüzde 53 oyla iradesi beyan ederek seçmiş olduğumuz belediye  eş başkanları  İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun  yalanlara ve hukuksuz gerekçelere dayalı bir emri ile görevden alınmıştır.  Bu yapılanların sadece belediye başkanlarının karşı gerçekleştirilen bir darbe girişimi değil aynı zamanda  demokrasiye eşitliğe ve hukuka karşı gerçekleştirilen bir saldırıdır.

Bugün atanan kayyumlar 31 Mart yerel seçimleri sürecinde Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan tarafında seçim meydanlarda defalarca dile getirilmiştir.

HDP belediyeleri alsa bile yeniden kayyum  atlayacağını her zeminde  dile getirmişti. Dolayısıyla dönüp geriye baktığımızda HDP’li belediyelerin ciddi bir haksızlıkla karşı karşıya olduğunu görmek gerekiyor.  Diğer taraftan ise AKP-MHP koalisyonu 31 Mart yerel seçimlerinde almış olduğu yenilginin acısını HDP’li belediyelere el koyarak aldığını düşünen iktidarın bir intikam içerisinde olduğunu görmek gerekir. Bu saldırılar yüzyıllardan beri ülkeye de  süregelen bir anlayış ürünüdür. Kendisine benzemeyen her düşünceyi ve yaşam biçiminin ortadan kaldırmaya yönelik girişimler içerisinde olduğu da bilinen bir gerçekliktir.

Türk – İslam sentezli  AKP-MHP koalisyonun da temel amaç olarak sadece ülkeyi değil coğrafyayı tekleştirmeye yönelik politikalar sürdürmekte olduğunu unutmamak gerekir. HDP’li belediyelere karşı gerçekleştirilen siyasi darbe aynı zamanda sadece Kürt halkının iradesine değil Türkiye’de yaşayan tüm farklılıkların iradesine yönelik bir darbe girişimidir. Elbette ki şunu göz ardı etmemek gerektiği kanısındayım; Ortadoğu olmak üzere özel ise Irak ve Suriye’deki gelişmeler Türkiye’yi de yakından ilgilendiriyor. Özellikle bu belirttiğim ülkelerde Kürtlerin statü kazanacak olması Elbette ki statik Yolcuları rahatsız ediyordur. Dolayısıyla da bu gelişmelerde Türkiye’nin etkilenmemesi için Kürt halkının iradesine müdahale etmek istemişlerdir.

Fakat şunu da göz ardı etmemek gerektiği inancındayım. Coğrafyamızda yaşanan hak ihlalleri sadece bugün yapılmadı. Temelleri Lozan Antlaşması’yla atıldı. O gün de bu yana Kürtlerin iradesi yok edilmek istenmiş ve emperyalist güçler tarafında Kürtlerin yaşamış olduğu coğrafya kendi çıkarları doğrultusunda pay edilmesi sonucu yaşanan imha politikaları tıpkı o gün olduğu gibi bugün de sürmektedir.

Dolayısıyla da o günden bu yana defalarca katliama uğrayan Kürtler binlerce evlatlarının kaybetmesine neden oldu. Fakat Kürtler her şeye rağmen kendi değerlerine sahip çıkmayı başardı. Çünkü bizler şuna inanıyoruz; tüm halkların kurtuluşu demokrasinin gelişmesi ile mümkün olacaktır. Ancak AKP – MHP koalisyonu ısrarla statükonun devam edilmesi için devletin tüm olanaklarını kullanarak kendi iktidarlarını sürdürmeyi hedefliyorlar.

Bu aynı zamanda Kürt halkının siyasi iradesine dönük açık ve düşmanca bir tutumdur. İçişleri Bakanlığı hak ve özgürlüklerin gasp edilmesinin, provokasyonların, demokrasinin zerresini bile bırakmayan karar ve uygulamaların tetikçisi ve bir darbe odağı gerçeğidir.

2015’te başlayan AKP-MHP koalisyonu kayyumlar döneminde bu 3 büyükşehir başta olmak üzere bütün belediyelerin kaynakları tüketilmiş, bir enkaz geride bırakılmıştır. İçişleri Bakanlığı ve iktidar, Sayıştay raporlarında da görüldüğü gibi,  kayyımlar aracılığıyla yolsuzlukların ve hırsızlıkların odağı olmuştur. Dolayısıyla da bununla bölgenin ekonomik olarak çökertilmesi bölgede yaşayan insanların yaşam koşullarını daha da ağırlaştırılması hedeflenmiştir.

Yine Bu iktidar ve İçişleri Bakanlığı geçmiş kayyım döneminde yapılmış olan yolsuzlukların ve usulsüzlüklerin ortaya çıkarılmasını, halkın kaynaklarını çalıp çırpan kayyımların rezilliklerinin ortaya saçılmasını hazmedememiştir.

Bu iktidarın zerre kadar demokratik meşruiyeti kalmamıştır. Halkın iradesini gasp etmek, seçim sonucunda sandıkta kazanamadıklarını devlet şiddeti, zoru ve hilesi ile gasp etmek bu iktidarın, AKP-MHP koalisyonunun bir olağanı haline gelmiş.

Halkın iradesini gasp eden, sandık iradesini ve seçimleri tanımayan bir iktidar karşısında tüm demokrasi güçlerini, vicdan sahibi tüm insanların  ve muhalefet partilerini, sivil toplum kuruluşlarını, sendika ve meslek birliklerini, demokratik dernekleri dayanışmaya içerisinde olması gerektiği kanısındayım .

Çünkü daha önceden halkın iradesini tanımlayarak Kayyum atanmış olan anlayış bugün yine harekete geçerek halkın iradesine ağır bir darbe gerçekleştirilmiştir.

Hepimiz hatırlayacağı üzere 31 Mart yerel seçimlerde CHP’nin İstanbul adayı Ekrem imamoğlu’nun halkın tercihiyle seçilmesine rağmen dünyanın gözleri önünde adette halkın iradesini tanımıyorum diyerek İmamoğlu’nun mazbatasını el konuldu. Fakat ardından yapılan seçimle halkın bir milyona yakın bir oy farkıyla AKP MHP koalisyonu ağır bir cevap vermişti. Dolayısıyla da tıpkı o gün olduğu gibi bugün de halk kendi iradesi de ve kendi oyuna sahip çıkmalıdır.  Bugün tam da demokrasiye ihtiyaç duyduğumuz bir gündür.

Buradan ana muhalefet partisi olan CHP‘yi ülke de demokrasiye sahiplenmeye  çağırıyoruz. HDP AKP’nin yereldeki 25 yıllık iktidarın son  erdirerek demokrasi yanlısı bir belediyeciliğin gelişmesi için son derece önemli bir çaba içerisinde olduğu tüm çevreler tarafından bilinmekte. Elbette ki HDP’nin stratejik seçim kararı son derece önemlidir . Çünkü HDP’nin amacı Türkiye’deki demokrasinin ve özgürlüğün bir çıta daha yükseltilebilmesiydi.

Geçtiğimiz seçim döneminde sizlere bir anekdot ne örnek vermek isterim. Ben HDP’nin  İstanbul  Bahçelievler belediye başkan aday adayıydım. CHP’li bazı çevreler kendilerinin  desteklendiği takdirde Türkiye demokrasiye kavuşacağı konusunda HDP’nin desteğine  ihtiyaç duyduklarını kamoyunda açık bir şekilde dile getirmememiş olsalar da Kapalı kapılar ardında defalarca dile  getirmişlerdi.

Fakat benim şöyle bir sorum olmuştu; yarın AKP MHP koalisyonu yine HDP’nin kazanmış olduğu belediyelere Kayyum atadığı takdirde CHP’nin ona sahip çıkıp çıkmayacağı konusunda  kaygılı olduğumu  her defasında dile getirmiş, umarım CHP düşündüklerimizin  dışında davranarak demokrasiye sahip çıkmasını istemişdim.

Evet o gün söylediklerimiz ve kaygı duyduğumuz gelişmeler ortaya çıkmış durumda. Tam da o gün dediğim gibi bugün CHP Türkiye’nin ana muhalefet partisi olması sebebiyle demokrasi için tüm gücünü seferber ederek kayyumların boşa çıkarılması için üzerine düşen görevi yerine getirmelidir. Aksi takdirde bundan böyle CHP’nin demokrasiden kardeşlikten ve özgürlükten söz etme hakkı bile ortadan kalkmış olacaktır.

Kardeşlik, özgürlük, demokrasi sadece Kürtlere ve farklı kültürlere ait olan kimselere değil tüm kesimlerin ihtiyacı olduğu unutulmamalıdır. Bu nedenle herkesin halkın iradesine sahip çıkması gerektiği açıktır.

Geçtiğimiz dönemde Türkiye’nin her bir köşesinde 31 Mart ve 23 Haziran’da oy kullanmış, AKP-MHP ittifakının kaybetmesi ve demokrasinin kazanması için çalışmış olan herkese çağrımızdır. Bu sadece HDP’nin ve Kürt halkının sorunu değildir; tüm Türkiye halklarının, tüm demokrasi güçlerinin ortak sorunudur..

Burada sözlerime  son verirken özgürlükten kardeşlikten demokrasiden yana olan tüm kesimleri demokrasiye sahip çıkmaya davet ediyorum.

Saygılarımla

Continue Reading

Ahmet Güden

İmam hatipler Kızılbaşların çocuklarına edep öğretemezler!

AHMET GÜDEN

Published

on

Hiçbir tüccar Kızılbaşlara yön veremez.
Ülkemiz demokratik sosyal laik bir hukuk devlet olarak kurulsa da farklılıklara yaklaşımı kendisinden daha önce var olan devletlerden farklı bir yaklaşım içinde olmadığı bilinen bir gerçektir. Hatta burada gözden kaçırılmaması gereken en önemli husus ise kendilerin koymuş oldukları yasalarına uygun davranmayan bir hukuk tanımaz anlayışla karşı karşıya olduğumuzdur.

Bundan dolayı da Kızılbaşlar her dönemde olduğu gibi bu dönemde de ısrarla demokratik, laik bir anayasa çağrısı yapmaya devam ediyoruz.
Çünkü Anayasa da Kızılbaşları tanımadığı için yıllar içinde birçok haksızlık hem fiziki hem de psikolojik şiddet ve asimilasyonla toplum sindirilmek istenmiştir. En çarpıcı örneklerden biri ise yıllarca süren özelikle şehirlere geldiğimizde karşıma çıkan Hakka uğurlama (Cenaze) meselesiydi. Sistem yıllarca Kızılbaşların kendi cenazelerini kaldıracakları tek bir alan yaratmamış bu toplumu başka baskılara maruz bırakmıştır.

Bununla da Kızılbaşların cenazelerini camilere getirmelerinin mecbur bırakılmış, zaman içerisinde özünde uzaklaştırarak asimilasyona tabi tutulmak istenmiş. Fakat Kızılbaşlar her ne kadar cenazelerini sistemin baskıları sonucu camiye götürmüşlerse de hiç bir zaman ilkelerinde taviz vermeden asimilasyonu karşı mücadele etmeyi sürdürmüşlerdir. Dolayısıyla Kızılbaşlar sistemin bu dayatmalarını kabul etmeyeceklerini her seferinde bir şekilde belli etmişlerdir.

Her ne kadar Kızılbaşlar cenazelerini camiye götürmek zorunda kalmışlarsa da kendilerinden taviz vermeemiş çoğu zaman hoca ya da imam cenaze namazını tek başına kıldırmışlardır. Kızılbaşların bu tutumu sisteme bir cevap niteliğindeydi. Sistemin ablukaya almak istediği Kızılbaşlar ancak ruhsuz bedenimizi ablukaya alabilirsiniz diyorlardı.

Çünkü biz Kızılbaşlar olarak kendimizi evrenin bir parçası olarak görür bu denli geniş kapsamlı bir alanda Hür olarak yaşayan bir felsefeye sahibiz. Ondandır ki hiçbir güç bizi ablukaya alarak dar bir çerçeve içerisine oturtmaya çalışmamalıdır.
Binlerce yıldan bu yana birlikte yaşadığımız birçok farklılıklar bugüne kadar halen Kızılbaşların felsefesini kavramamaları son derece üzücü bir durumdur.

Kızılbaşlar kendisini evrenin zenginliğiyle tarif eden bir felsefesinin dar bir çerçeve içerisine oturtma istemi bin yıllardan bu yana süre gelen bir olgudur.
Dolayısıyla bu güne denk hiçbir sistemin başaramadıklarını asimilasyon politikalarını başka bir biçimde hayata geçirmek amacıyla harekete geçmiş durumdalar. Fakat Kızılbaşların tarihte bu yana her türlü baskıya ve şiddete uğramalarına rağmen asimilasyona karşı göstermiş oldukları direnç takdire şayandır.

Kızılbaş felsefesine göre birbirinden farklı olmak hatta hiç birbirine benzemeyen birçok yapının birçok düşünceli ve birçok inanç biçiminin var olması ve birlikte yasaması da bir zenginlik olarak görülmekte olduğu ve bunun doğru anlaşılması gerektiğini altını bir kez daha çizilmelidir.
İşte bu denli hoşgörü sahip olan Kızılbaş felsefesi bunları bir mozaik olarak gören ve bu farklılıkların hayatta yaşam bulması için her türlü çaba içerisinde olan bir anlayışı neden kendilerine benzetme istediklerini anlamakta zorlanıyorum. Dolayısıyla da burada evrenin üzerindeki bu denli bir birbirinden farklı olan güzellikleri fark etmeyen anlayışa bu farkındalığının kavratılması Kızılbaşlar için kaçınılmaz bir görev olduğu da bilinmelidir. Her aydınlatılmamış kör karanlık nokta bir den fazla tehlikeyi içinde barındırdığı bilinmelidir.

Peki sistem neden bu kadar Kızılbaş felsefesinde bu denli rahatsız nedeni ise Kızılbaş felsefesinin kaderci anlayışın tam da alternatifi olduğundandır. Teslim alınmak istenen aslında kendi kaderlerini başka birilerinin eline bırakmayan anlayıştır dolayısıyla da böyle bir anlayışın sistemi yürütülmesi açısında son derece olumsuz bir yapı olduğundan mutlaka kader anlayışı çemberin içerisine girmelerini sağlamak istemişlerdir.

Fakat sistem bir türlü Kızılbaşları entegre sürecini başarıyla götüremiyordu. Bunu gören sistem temsilcileri farklı yöntemler geliştirerek sürece müdahale etme gereği duyuyordu.

Geçtiğimiz yıllarda FETÖ’cüler ile işbirliği yapan bazı çevrelerin yaptığı ve mücadele sonucu başarısızlıkla sonuçlanan Cami – Cemevi projesini hatırlayacaksınız. . Kızılbaşları asimile etmek için son yıllarda sistemin yaptığı en can alıcı saldırılardan biriydi bu. Biz Kızılbaşlar istismarcı örgütlere karşı yıllarca mücadele ettik. Çünkü bunlardan biri FETÖ yapılanmasıydı. FETÖ yapılanmasında Anadolu’nun yoksul halkın çocukları yurt köşelerinde istismar edilerek tecavüz uğradı Söz de FETÖ yok edildi. Bugün aynı zihniyetin ürünü olarak karışımıza başka bir tehlike çıktı.

Süzer Holding’in sahibi Mustafa Süzer ve Sakine Tükek’in finansörlüğünü yaptığı Dosteli Yardım Eğitim Kültür Vakfı ile AKP hükümeti yöneticilerinin birlikte temelini attıkları Alevi imam hatip lisesi olarak da adlandırılan Özel Statülü Hacı Bektaş Veli Anadolu Proje Lisesi günümüzün güncel ve en fazla karşı konulması gereken projesidir.
İstanbul Halkalı’da Atakent Mahallesi 2. Etap Sakarya Caddesi üzerindeki yaklaşık 16 dönüm arazi üzerinde yapılan 600 öğrenci kapasiteli Özel Statülü Hacı Bektaş Veli Proje Lisesinin temeli, zamanın Milli Eğitim Bakanı Nabi Avcı’nın da katıldığı törenle atılmıştı.

Kızılbaşlar başından beri eğitimde laikliği savundu. Bundan yıllar önce zorunlu din derslerine karşı çıkan Kızılbaşlar şimdi ise daha derin bir sorun olarak okullara yapılan mescitler sorunuyla karşı karşı. Bu mescitlerin yanı sıra Halkalı’da ki proje lisesinin içinde açılan cemevine de aynı şekilde karşı çıkmalıyız. Çünkü okula cemevi yapmak ile mescit yapmak arasında bir fark yoktur. Biz okullarda cemevi olmasını savunursak, mescitleri meşrulaştırmış oluruz. Asıl olan kendinden olmayan herkesi asimile etmeye çalışan bu eğitim sistemine karşı çıkmaktır.

Bu bilinçle eğitim bilimsel olması gerektiğini ve ana dilde eğitim hakkının tanımasının önemini bir kez daha vurgulamak istiyorum.

Kızılbaş felsefesini ortadan kaldırarak Şia bir anlayışın yerleştirilmesi için bugüne kadar her türlü yöntemi başvuran sistem bugün İstanbul’un göbeğinde birkaç tane din tüccarı eliyle açılan Hacı Bektaşi Veli Anadolu proje lisesi Kızılbaş görünen iştirakçi işbirlikçiler tarafında kurulmuş bir Alevi İmam Hatip Lisesi Kızılbaş çocuklarına ahlak edep ve temizliği öğreteceğim iddiasında bulunmakta.

Fakat şu İyi bilinmelidir ki Kızılbaş felsefesinde böyle bir anlayış yoktur. Fakat bir sorun da çok iyi biliyoruz ki, bunlar gibi düşkünler birçok yerde bulunmaktadır. Çünkü 1000 yılı aşkın bir süreden beri asimilasyonla ele geçirilmemiş teslim alamadığı bu felsefeyi içinde düşkünler yaratarak sonuç almak istiyorlar. Ben inanıyorum ki Kızılbaşlar bu tür girişimlerde bundan önceki girişimler gibi boşa çıkaracağı bilinmelidir. Dolayısıyla bunun bir FETÖ yapılanmasının devamı oldu yarım kalan projenin tamamlanması için atılan Beyhude bir adımdır. Biz bir kez daha seslenmek istiyoruz.

Kızılbaşların evrensel felsefesine müdahale etmekten vazgeçin. Çünkü Kızılbaş felsefesi demokratik bir anlayışı sahiptir. Dolayısıyla da Kızılbaşları asimilasyon projesine karşı tavrımız net olacaktır.

Burada sözlerime son verirken Kızılbaş felsefesini tanımak istiyorlar ise bir kez daha evreni tanımaya davet ediyoruz. Çünkü biz evrensel bir felsefeye sahibiz, evrenin döngüsü içerisinde yaşam bulan bir anlayışız.

Saygılarımla…

Continue Reading

Ahmet Güden

Tarihin en önemli yaşam merkezine gericilerin vurduğu damga: Çorum Katliamı

AHMET GÜDEN

Published

on

Çorum denildiğinde ilk olarak bu kentin insanlığın yerleşik hayata geçişin de oynamış olduğu rol ve dünya halklarına bırakmış olduğu mimarisiyle bir birinden farklı yapıtlarıyla kültürel zenginlikleriyle kısaca birçok güzelliği içinde barındıran bir Anadolu kenti akıllara gelirmiş.

28 Mayıs 1980 katliamının ardından daha önce birçok farklı kültürel yapısıyla ve dünya bırakmış olduğu miras ile anılan Çorum artık kan, zulüm ve milliyetçilikle anılıyor.

Geçtiğimiz yıl 4 bölümden oluşan “Maraş Katliamına getiren süreç” başlıklı bir yazı dizisi yayınlamış, 1980 darbe sürecine giderken özelikle Maraş katliamının oluşum sürecini ele almıştık. Bu sefer de Çorum katliamının yıl dönümüne denk gelen bu dönemlerde darbeye giden yolda son adım olarak egemenlerin oluşturduğu bu kara planı değerlendireceğim.

Bu katliamı kimler tarafında ve ne amaçlanarak yapıldığını ele almadan önce durumu tarihsel ve kültürel açıdan kısaca gözde geçirmekte fayda var.
Çorum Boğazkale kazılarında elde edilen eserler ve çevredeki mağaralar Çorum ve çevresinin çok eski bir yerleşim alanı olduğunu göstermektedir. Binlerce yıllık medeniyet üst üste gelmiş bir tarihi şehridir. Boğazkale ve çevresinde yapılan kazılarda M.Ö. 4000-5000 yıllarına ait olduğu tespit edilen kalıntılar bulunmuştur.

M.Ö. 1700 yıllarında kurulan Hitit Devleti ve bundan sonra kurulan devletler pek çok tarih mirası bırakmışlardır. Başkenti Hattuşaş olan ilk Hitit Devleti, M.Ö. 1200 yıllarına kadar hüküm sürmüş, sonra Frigler Devleti kurulmuştur. Güneye çekilen Hititler, bir müddet daha yaşamış ve tarih sahnesinden silinmiştir. Hititlerden daha ileri olduğu tespit edilen Frigler de M.Ö. 676 tarihine kadar Çorum’a birçok tarih mirası bırakmışlardır. Kafkaslardan Anadolu’ya gelen Kimmerler, her yeri yakıp yıkarak Frigler devrine son vermiş ve bölgeyi yağmaladıktan sonra çekip gitmişler, daha sonra Çorum ve çevresine Asurlular hâkim olmuştur. Bu sırada doğuda büyüyen Medler M.Ö. 612 yılında Asurluları yenerek buraları ele geçirmişlerdir. M.Ö. 585 yıllarında parçalanan Medlerin yerine Persler hâkimiyet sürmüştür. M.Ö. 332’de Makedonya imparatoru İskender, Anadolu’yu almış, İskender’in ölümünden sonra M.Ö. 276 yıllarında Galatlar Çorum’a hâkim olmuştur. Pontus Rum tehdidi altında kalan Galatlar, Roma İmparatorluğu’na bağlanmış, böylece Bizanslılar hâkimiyet sürmeye başlamıştır.

Çorum UNESCO tarafından 1986 yılında Dünya Miras Listesi’ne alınan Hattuşa (Çorum, Boğazköy), Hitit İmparatorluğunun başkenti olarak Anadolu’da yüzyıllar boyu çok önemli bir merkez olmuştur. Önceleri ilk sahipleri olan Hattiler tarafından “Hattuş” olarak adlandırılan şehir, Hitit egemenliğine geçtikten sonra “Hattuşa” adını aldı.
Çorum’un bir diğer güzel yanı ise akıllara ilk olarak o menşur leblebisi ve kiremit, sırtarlında harç taşıyan işçisi gelir. Bunun dışında çok eski yerleşke olan Çorum, tarihi sayfalara da tanıklık etmişlerdir. Hoşgörüsüyle bilinen Hitit uygarlığı bu topraklar üzerinde yaşamıştır ve bu kente birbirinden güzel tarihi yapılar bırakmışlardır. Buraya geldiğiniz zaman Hattuşaş, Şinova, Boğazkale, Alacahöyük’ü gördüğünüz zaman tarihin başka bir sayfasına gidersiniz. Dolayısıyla da bu denli birbirinden farklı olan yapıtların bugün kadar birlikte yaşayarak günümüze kadar gelmesi Çorum’un bir hoşgörü şehri olduğudur.

Fakat bu kadar güzelliği kendi içinde barındıran şehir 1980’lere gelindiğinde zehirlendi. Kızılbaşların Sünnilerin iç içe yaşamış olduğu bu şehrin ekmeğine suyuna aşına zehir atanların ne kadar ahlak dışı davrandıkları daha sonra gerçekleştirdikleri katliamla teyit edilmiş oldu. Yıllardır sorunsuz yaşayan kapı komşular birbirine karşı düşmanlaştırarak kara bir tarih yazılıyordu.

28 Mayıs 1980’de günü başlayarak gerçekleştirilen Çorum katliamı aslında Kızılbaşlar- Sünniler arasında kendiliğinden gelişen bir durum olmadı. Bunun daha önce emperyalist güçler ve onların yerli işbirlikçileri ile hazırlamış oldukları açıktır. Bu çerçevede işlenen katliamın amacı ise son dönemlerde 70’lerin ortalarında hızla gelirsen toplumsal muhalefetin bastırılması hedeflendi.

Dolayısıyla şunu rahatlıkla söyleyebiliriz o gün ülkeler bir aydınlanma hareketi kültürel sınıfsal anlamda da ciddi örgütlenmelere sahne oluyordu. Bu gelişmeleri gören emperyalist güçler ve onların işbirlikçileri paramiliter güçler devreye koyarak ülkenin dört bir yanında siyasi cinayetler işliyorlardı. Fakat her şeye rağmen Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu işçilerin örgütlenmesine ve hak mücadele konusunda çok önemli adımlar atıyordu. Özellikle otomotiv sektöründe gelişmesiyle artan işçi kitleleri DİSK çatısı altında örgütleniyor ve bu örgütlenmeler sonucu basın anlamında yüzlerce gazete dergi çıkarılıp milyonlarca insanı örgütlüyorlardı.

Artık her yıl binlerin katıldığı 1 Mayıs mitingler yapılıyordu. Emperyalist ve egemen güçler bu toplumsal muhalefetin bastırılması gerektiğini aksi durumda mevcut rejimin ciddi risklerle karşı karşıya kalacağı düşünmüş olacak ki ülkede ilk defa işçi sınıfına karşı bir katliam girişimi gerçekleştiriliyordu. Çorum’dan önce aslında ilk katliam girişimi 1 Mayıs 1977’de Taksim’de gerçekleştirilen katliamdır. Aslında o gün Taksim’de 34 kişi katledildi yüzlerce kişi yaralandı. Ölenlerden 5’i Kurşunla Vuruldu 29’u izdiham sırasında nefesi alamadığı için boğularak ya da ezilerek öldü. Yaralılardan 34’ü başında ve göğsünde kurşunla vurulmuştu. Bu olayların üzerinde daha bir yıl geçmeden bu sefer aynı güçler 18 Mayıs 1978 Malatya’da katliam girişimi yaşattı ve yine orada hedef alınan kitle başta Kızılbaş Kürtler olmak üzere sol sosyalist kesimlerdi. Birçok insanın hayatını kaybetti onlarca evin, işyerinin talan edildi. Daha Malatya acısı dinmeden günlerce hatta aylarca üzerinde boncuk gibi ince ince işlenen o kanlı Maraş katliamı yaşandı.
İşte bu yaşanan tüm katliam ve katliam girişimlerini Çorum katliamından ayrı tutarak değerlendirmek ezilen yok sayılan azınlıklara karşı yapılan planları doğru anlamamak anlamına gelecektir. Fakat şu da doğru kavranması gereken bir durumdur. Osmanlı döneminde olduğu gibi cumhuriyet döneminde de ne zaman rejim tehlike ile karşı karşıya kaldıysa rejimin kendisini yeniden şekillendirmek için her dönemde olduğu gibi o gün de yine Kızılbaşları sol ve sosyalistleri hedef alarak toplumu dizayn etmek istiyorlardı.
Aslında şunu artık rahatlıkla söyleyebiliriz: Çorum katliamı 12 Eylül faşist darbesine giden yolun son taşıdır. Çünkü olaylarla toplumun bilinç altına yerleştirmek istedikleri bir algı vardı. Evet darbenin kaçınılmaz olduğunu topluma kabul ettirmenin yolu toplu ölümlerin yaşamasında geçiyordu. İşte bu amaçlarda daha önceden hazırlanmış olan çorum katliam girişimi 28 Mayıs 1980 günü başlayan ve 10 Temmuz gün ne kadar süren olaylar yaklaşık 1,5 ay kadar devam etti. Saldırıda 57 Kızılbaş katledilmiş, 300’e yakın kişi yaralanmıştı. Yanı sıra muhaliflere ait 300’e yakın ev ve işyeri ise tahrip edilerek yakıldı. Olaylarda sokaklarda gerici, milliyetçi faşistlerin saldırıları devam ederken, “Kan intikam- kanımız aksa da zafer İslamin olacak sloganlarıyla atıyorlardı.

Olaylardan hemen önce Çorum Emniyet Müdürü Hasan uyar görevinde alınarak yerine Dersim’de Görev yapmış olan Nail Bozkurt atanmıştı. Diğer tarafta ise Milli Eğitim Müdürlüğü’ne MHP’li Fethi Katar getirildi. Çorum valiliğine Rafet Üçelli atandı. 40’a yakın . Sol görüşlü polis memuru başka illere nakledildi. Birçok okul yöneticisi, öğretmen ve memurun yer değişimi yapıldı. Buna karşın ataması olan birçok polis memuru ilişiği kesilmeden görev yapmaya devam etti.

Fakat en ilginç olan ise daha olaylar başlamadan önce ABD’nin Türkiye Büyük Elçiliği’nde görevli Robert Alexander Peck Çorum’da MHP’li il yöneticileriyle, vali ve CHP’li Belediye Başkanı Turhan Kılıçoğlu’yla görüşmüştü.

1980 yılındaki 19 Mayıs Gençlik ve Spor Bayramı kutlama hazırlıkları sırasında kızların kıyafetleri bahane edilerek şu bildiri dağıtıldı:

“Müslüman namusuna sahip çık 19 Mayıs gösterileri adı altında yine namussuzlar azılarımızın İffeti ve hayatına kahpece ve haince saldıracak bir gün geliyor. Yüreklerimiz parçalanıyor içimiz kan akıtılıyor yine Müslüman evladı kan ağlamaya kafir düzen tarafında soyularak en üstte ve kepaze kılıfta teşhir edilecektir. 1000 yıllık mübarek tarihimiz bundan böyle bir leke sürebilirler mi? Kurtuluş Savaşı’nda namusunu Yunan eli kirletmekten ölmeyi tercih eden mübarek ninelerimizin kemikleri sızlamaz mı? Ey Müslüman düşün süngüyle ama karnında çocuk çıkaran zihniyetle bu zihniyetin farkı ne namazını kıl orucunu tut yeter karışan mı var diyen kâfir. Müslüman Sen de düşün düşün ki haddin bilmeyenlere bildirelim hadlerini şu hadisi şerif asla unutma: Haksızlık karşısında susan dilsiz şeytandır. Ne mutlu can ile kan ile mal ile cihat edenlere”
Böyle bir bildirinin dağıtıldığı bir ortam da gerçekleşti Çorum katliamı. Bu katliamın yaşandığı il bir zamanlar medeniyetlerin merkeziydi. İlk yerleşim yeri, ilk devletlerin kurulduğu bir bölgeydi. Kim bilir belki bu kente gelen hiçbir insanımız yaşayacakları bu zulmü önceden hissedememişti. Ancak Çorum’un en önemli özeliği kurulan direniş hattıyla, gerici zihniyetin önünü bir set çekilmesiydi. Gerçekleşen direniş sayesinde bölge de yaşanacak bir çok acının önüne geçildi.

Yazımı tamamlamadan önce katliamın kronolojik akışına bir kez daha şöyle bakalım.

27 Mayıs 1980 günü MHP’li bakanlardan Gün Sazak’ın öldürülmesinin arkasından Çorum’da ırkçılar tarafından karışıklıklar çıkartıldı. Ancak, Maraş olaylarının etkisiyle halkın sokaklara barikatlar kurarak kendilerini savunmaları sonucunda o gün saldırganlar istedikleri sonucu alamadı.

1 Temmuz 1980 Çorum’da ırkçıların yeniden saldırılara başlaması sonucunda yer yer çatışmalar oldu. Kızılbaşlarin ve sol görüşlü yurttaşların evlerine girişilen saldırılar sonucunda 4 kişi hayatını kaybetti. Saldırıların genişlemesinden sonra, 2 Temmuz sabah saat 06.00’da başlamak üzere Çorum’da yeniden sokağa çıkma yasağı ilan edildi.

2-3 Temmuz günleri sokağa çıkma yasağına rağmen, saldırganlar bombalı ve silahlı saldırılarını sürdürdüler. Olaylarda 3 kişi daha öldü ve 5 kişi yaralandı. Bu 3 kişinin 2’si İskilip yolu üzerinde ölü olarak bulunmuştu. Irkçılar çok sayıda işyerini ateşe verdiler. Her yerde arama yapılmasına rağmen, faşistlerin saldırı üssü olarak kullanıldığı mahallelerde güvenlik kuvvetleri hiçbir arama yapmadılar.

Bu arada 2-3 Temmuz günlerinde Çorum’un Alaca ilçesinde de bin kişilik bir grup saldırıya geçerek 50 işyerini tahrip etti ve 8 kişiyi yaraladı. Mecitözü’ndeki olaylarda da Hisarkavak köyünden bir kişi tabancayla vurularak öldürüldü, 3 kişi yaralandı. Hisarkavaklılar ilçeye gelerek protesto gösterilerinde bulundular.

4 Temmuz Cuma günü saldırgan güruh, Çorum’da sokağa çıkma yasağı kaldırıldıktan sonra uzun menzilli silahlar ve bombalarla topyekün bir saldırıya geçtiler; ikinci bir Maraş katliamı yaratmayı amaçladılar. Önceden planladıkları saldırılarla Çorum bir savaş alanı oldu.

Cuma günü olaylar, TRT’nin Milönü Mahallesi’nde bulunan Alaaddin Camisinin bombalandığı ve kurşunlandığı şeklinde yalan haberleri yaymasıyla doruk noktasına çıktı. TRT Çorum muhabiri bu haberi kendisinin yapmadığını söylese de, TRT polis kaynaklı olduğunu söylediği haberde ısrar etti. Aynı anda bütün camilerde benzer propagandalar yapıldı. Camilerden boşalan vatandaşların büyük bir kısmı haberin yalan olduğunu anlayınca faşistlerin peşinden gitmedi. Ancak, “Komünistler camileri yakıp yıkıyor” söylentileri şehirde yoğun bir şekilde işlendi ve bir kısım yurttaş tahrik edildi. Sigortaevleri, Terlemezevler semtlerinde başlayan olaylarda bazı polisler de kalabalık faşist topluluklara öncülük ettiler. Gösteri ve saldırılar daha sonra sol görüşlü kişilerin oturduğu mahallelere yayıldı ve yüzlerce ev çıkarılan yangınlar sonucu hasar gördü. Saldırıların yöneldiği semtlerde, faşistlerle halk arasında yoğun çatışmalar oldu.

Saldırganlar her seferinde barikatların ardındaki halk tarafından püskürtülmesine karşın olaylar sonlandığında korkunç manzara gün ışığına çıkmıştı.

Olaylardan sonra ortaya çıkan tablo ile insanların hafızasında oluşturulmak istedikleri algı kafalara yerleştirilmiştir. Dolayısıyla darbenin yapılabilmesi için tüm koşulları yaratılmıştır. Ülkede özellikle darbeye karşı direnç gösterebileceğini düşündükleri çevrelere karşı yapılan bir katliamdı Çorum.

12 Eylül faşist darbesi ile esas amaçlanan 80 öncesi Türkiye’de gelişen siyasal sosyal ve sınıfsal bilinci bir şekliyle ortadan kaldırılarak yerine kaderci bir anlayışın yerleştirilmesi hedeflenmiştir.

Dolayısıyla yaratılmak isteyen günümüz Türkiye’siydi aslında.

Dünyanın neresinde olursa olsun katliam bir insanlık suçudur.

Saygılarımla…

Continue Reading
Advertisement

HAFTANIN EN ÇOK OKUNANLARI