Connect with us

.

Mehmet Kabadayı

12 Eylül 1980 Darbe

MEHMET KABADAYI

Published

on

“Hiçbir şey bilmeyen cahildir, ama bilip de susan ahlaksızdır!” Bertolt BRECHT.

Genelkurmay Başkanı Orgeneral Kenan Evren, Hava Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Tahsin Şahinkaya, Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Nurettin Ersin, Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Nejat Tümer, Jandarma Genel Komutanı Orgeneral Sedat Celasun, 11 Eylül’ü 12 Eylül’e bağlayan gece saat 04.00’te yönetime el koydular. Darbeye liderlik eden 5 generalin oluşturduğu Milli Güvenlik Konseyi bütün yetkileri ele aldı. Dönemin siyasilerine siyaset yasağı getirildi. Parlamento feshedildi. 14 Eylül 1980’de ülkedeki tüm grevler kaldırıldı. Bir sonraki gün, DİSK, MİSK ve Hak-İş’in hesapları bloke edildi: evraklarına sıkıyönetimce el kondu. 17 Eylül 1980’de gözaltı süresi uzatıldı. 18 Eylül 1980’de Milli Güvenlik Konseyi’nin başkan ve dört üyesi TBMM Onur Salonu’nda törenle yemin etti.  19 Eylül 1980’de 1402 sayılı yasa, sıkıyönetim komutanlarının bütün kamu personelini gerekçesiz görevden alabilecek şekilde yeniden düzenlendi. Tüm il, ilçe belediye başkanları görevden alındı, yerlerine sıkıyönetim komutanlıklarınca atama yapıldı, birçok belediye başkanı gözaltına alındı.

21 Eylül’de eski Deniz Kuvvetleri Komutanı Bülent Ulusu tarafından kurdurulan darbe hükümeti göreve başladı. Darbe öncesinin Başbakanlık Müsteşarı Turgut Özal’a darbe hükümetinde ekonomiden sorumlu başbakan yardımcılığı görevi verildi. 29 Eylül’de, hükümet programı açıklandı, programda 24 Ocak kararlarının uygulanacağı beyan edildi. 24 Ocak kararları silahların gölgesinde uygulanmaya konuldu. ABD’nin eski Ankara Büyükelçisi Robert KOMER 1981 yılında yankı Dergisi’nde yayınlanan röportajında açık sözlü ve biraz şaşkın bir şekilde 24 Ocak-12 Eylül ilişkisine dair görüşleri açıklıyor: “Askerler beni şaşırtan bir tutumla “serbest Pazar” ekonomisini onayladılar. Bu çözüm genç ve yetenekli uzmanlarca bir reçete dâhilinde Demirel’e önerilmişti. Bunlar acı ilaçlardı! Bu programı Demirel hiçbir zaman uygulayamazdı, çünkü gerekli kanunları çıkaracak meclis çoğunluğu yoktu. MGK; Turgut Özal’ın yerinde kalmasını hatta başbakan yardımcılığı vererek daha yetkili yere gelmesini söyleyince bundan çok etkilendim. Çok isabetli bir iş oldu. Onu zor politikasında desteklediler. 12 Eylül olmasaydı bu programla ilgili önlemler alınamazdı. Bu konuda generallerin payı çok büyük” diyordu.

9 Ekim 1980’de Ankara Merkez Kapalı Cezaevi’nde sabaha karşı, solcu Necdet Adalı ve sağcı Mustafa Pehlivanoğlu infaz edildi. (2012 yılında görülen 12 Eylül Davası’nda, Kenan EVREN bu iki idamı kastederek “bir sağdan, bir soldan astık” diyerek tarafsız davrandıklarını ima etti.)  7 Kasım 1980’de Onur Yayınları Sahibi İlhan ERDOST, Mamak Askeri Cezaevi’ne götürülürken, dövülerek öldürüldü. Darbe öncesinde bir askeri inzibat erini öldürdüğü gerekçesiyle yargılanan 17 yaşındaki Erdal EREN 19 Mart 1980 tarihinde idama mahkûm edildi. Erdal EREN’in idam kararı Yargıtay tarafından iki kere bozulmasına rağmen, Milli Güvenlik Konseyi tarafından onaylanan kararla 17 olan yaşı büyütülerek 13 Aralık 1980’de Ankara Merkez Ulucanlar Cezaevi’nde infaz edildi. Erdal EREN’in yaşının tespiti için kemik muayenesi bile yapılmadı! “Kenan EVREN, 3 Ekim 1984’deki Muş gezisi sırasında yaptığı konuşmada Erdal Eren’in idamına ilişkin şunları söylüyordu: “Şimdi ben, bunu yakaladıktan sonra mahkemeye vereceğim ve ondan sonra da idam etmeyeceğim, ömür boyu ona bakacağım. Bu vatan için kanını akıtan bu mehmetçiklere silah çeken o haini ben senelerce besleyeceğim. Buna siz razı olur musunuz?”

6 Kasım 1981’de çıkarılan 2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu ile YÖK kuruldu. Yüksek Öğretim Yasası (YÖK) ile üniversitelerde bilimsel özerkliği yok eden yasal düzenlemeler yapıldı. Bu “düzenlemelerden” sonra sıkıyönetim komutanları “güvenlik soruşturması” adı altında 1402 sayılı sıkıyönetim kanununun 2301 ve 2766 sayılı kanunun değişik maddelerine dayanarak özellikle solcu-ilerici olduğu düşünülen Üniversite personelini görevlerinden uzaklaştırdı. Açıkçası, sıkıyönetim komutanları YÖK eliyle üniversitelerdeki nitelikli öğretim kadrosunu tasfiye ediyordu. Genelkurmayın açıklamalarına göre toplam 4891 kamu personeli görevden alınmış ve 38 profesör, 25 doçent, 10 yardımcı doçent 1402’lik olmuştur. Ancak 1402’lik olmak istemediğinden bizzat istifa yolunu seçenler de dâhil edildiğinde bu sayının 20.000 civarında olduğu ileri sürülmektedir. Bütün bunların yanında, öğretmenlerin büyük çoğunluğunun üyesi bulunduğu TÖB-DER’in merkezi ve 670 şubesi kapatıldı, merkez ve şube yöneticileri, üyeleri gizli örgüt üyesi olmak suçlamasıyla yargılandılar. Bu dönem Kürtlerin “Dağ Türkleri” olduğu ilan edilmiş, Genelkurmay Başkanlığı’nın bastırdığı “Beyaz Kitap”ta bu şekilde açıklanmıştır.

12 Eylül faşizminin halklarımız üzerinde terör estirdiği o dönemde, 3 milyon kişi soruşturmadan geçirildi. “650.000 kişi gözaltına alındı. 1 milyon 683 bin kişi fişlendi.  Açılan 210 bin davada 230 bin kişi yargılandı. 7 bin kişi için idam cezası istendi. 517 kişiye idam cezası verildi. Askeri Yargıtay bunlardan 124’ünü onayladı. Haklarında idam cezası verilenlerden 50’si asıldı (26 siyasi suçlu, 24 adli suçlu). İdamları istenen 259 kişinin dosyası Melis’e gönderildi. 71 bin kişi TCK’nin 141, 142 ve 163. maddelerinden yargılandı. 98 bin 404 kişi örgüt üyesi olmak suçundan yargılandı. 388 bin kişiye pasaport verilmedi. 30 bin kişi sakıncalı olduğu için işten atıldı.14 bin kişi yurttaşlıktan çıkarıldı. 30 bin kişi siyasi mülteci olarak yurtdışına gitti. 300 kişi kuşkulu bir şekilde öldü. 171 kişinin işkenceden öldüğü belgelendi. 937 film sakıncalı bulunduğu için yasaklandı.

23 bin 677 derneğin faaliyeti durduruldu. 3 bin 854 öğretmen, üniversitede görevli 120 öğretim üyesi ve 47 hâkimin işine son verildi.  400 gazeteci için toplam 4 bin yıl hapis cezası istendi. Gazetecilere 3 bin 315 yıl 6 ay hapis cezası verildi. 31 gazeteci cezaevine girdi, 300 gazeteci saldırıya uğradı, 3 gazeteci silahla öldürüldü. Gazeteler 300 gün yayın yapamadı. 13 büyük gazete için 303 dava açıldı. 39 ton gazete ve dergi imha edildi. Cezaevlerinde toplam 299 kişi yaşamını yitirdi.144 kişi kuşkulu bir şekilde öldü. 14 kişi açlık grevinde öldü. 16 kişi kaçarken vuruldu. 95 kişi çatışmada öldü.73 kişiye doğal ölüm raporu verildi. 43 kişinin intihar ettiği bildirildi.” Ayrıca; Askeri mahkemeler hapis cezalarına ek olarak binlerce kişiye sürgün ve kamu hizmetlerinden men cezası verdi. Zorunlu din dersi getirildi; Türk İslam sentezci bir kültürün milli kültür olarak kabul edilmesi kararlaştırıldı…

Sonuç: 12 Eylül darbesinin son şefleri de öldü ama 12 Eylül rejimi bugünde sürüyor.  Nasıl mı? 12 Eylül rejiminin darbe anayasası delik deşik olmasına ve onlarca kez değişikliğe uğramasına rağmen yerinde duruyor. 12 Eylül darbe anayasasının “değiştirilemez maddeler” üst başlığı altında, tekçilik ideoloji tanımıyla ve zorunlu din dersleriyle,  siyasi partiler kanunu ve %10 seçim barajı sistemiyle sürüyor. Güce, özel olarak devlet gücüne atfettiği merkezi değerler sistemiyle sürüyor. Yüzleşmeden yaralar kapanmayacaktır, yüzleşme sürecini tamamlamak gerekiyor. Unutmayalım ki; geçmişle yüzleşmek bugünle yüzleşmektir! Aşk ile.

   DİP NOTLAR:

 

1- Gazi Eke, Yaz Mevsiminde Katliam ve Direniş, Nitelik Kitap Yayınevi, s. 261.

2- Siyasihaber. Org .

3- Yıldırım Türker, Erdal’ı unutmadık, Radikal Gazetesi, 6 Temmuz 2008.

4- Yıldırım Baskı, http://www.msxlabs.org/forum/siyasal-bilimler/19969–12-eylul–1980-darbesi.

5- Odatv.com, 15.11.2012.

6- Mehmet Kabadayı, Osmanlı ve Cumhuriyet Dönemi Kitle Katliamları, Vesta Yay.

Continue Reading
Click to comment

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Mehmet Kabadayı

1955- 6–7 EYLÜL SALDIRILARI

MEHMET KABADAYI

Published

on

“Hiçbir bayrak masum insan öldürmenin utancını örtecek kadar büyük değildir…” Howard ZİNN.

6-7 Eylül saldırılarına “ortam hazırlamak” için, Atatürk’ün Selanik’te ki evine, MAH (MİT) elemanı (ajanı) Oktay ENGİN tarafında, “tahrip gücü düşük” bir bomba atılır. 6 Eylül 1955 günü devlet radyosundan (trt) Selanik’te Atatürk’ün doğduğu evin bombalı saldırıya uğradığı haberi verilir. Aynı gün, dönemin İstanbul Ekspres Gazetesi öğleden sonra yaptığı ikinci baskıda, olayı manşetten duyurarak haberin yayılmasını sağlar. Dönemin teknik koşullarında, normalde 20–30 bin civarında tiraj (baskı sayısı) yapan gazete o gün 200 binin üzerinde bir baskı yapar.

İstanbul Exspres Gazetesinin yayını üzerine, “Kıbrıs Türk’tür Derneği, acil olarak bir toplantı yapar. Toplantı sonrası bir bildiri yayınlar. Bu bildiriyle saldırıların başlaması için işaret fişeğini ateşleyen dernek, görevini yerine getirmiş ve hazır kıta bekletilen saldırgan güruhun harekete geçmesini sağlamıştır.”(1) Saldırgan güruhu harekete geçiren bu bildiriyi, Orhan BİRGİT, Marks’tan alıntı yaparak, yazmıştır. Hayatını dünya emekçilerinin kurtuluşuna adamış olan MARKS, günün birinde yaptığı doğru belirlemelerin, bir saldırı için kullanılacağını bilseydi, acaba ne düşünürdü?

İstanbul Ekspres gazetesinin verdiği haberle ve devamında Kıbrıs Türk’tür Derneği’nin yayınladığı bildiriyle ve yaptığı yoğun ve gayretli çalışmalarla, İstanbul, Ankara ve İzmir’de “Müslüman olmayan yurttaşlar hedef haline getirilir. 6 Eylül günü daha önceden saldırıya hazır hale getirilmiş çok sayıda saldırgan-talancı kamyonlarla Beyoğlu’na getirilir. “Ya Taksim ya ölüm” ve “Kıbrıs Türk’tür” sloganları atarak Taksim’de toplanırlar. Taksim’de toplanan saldırgan gruplar, akşam saatlerinde ellerinde tek tip sopa, balta ve kazma gibi aletlerle İstiklal Caddesi’ne doğru yürüyüşe geçerler. Daha evvelden Rumlara ait olduğu tespit edilerek duvarları kırmızı boyayla işaretlenmiş, tabelâsı yabancı dille yazılmış, Tünel’e kadar uzanan güzergâhta bulunan tüm mekânlar yağmalanır.

Gözü dönmüş saldırgan-talancı gruplar, Kumkapı, Samatya, Yedikule, Bakırköy ve Beyoğlu’na dağılarak, önce Rumların, ardından da Ermeni, Yahudi ve hatta yanlışlıkla bazı Türklerin dükkânlarına saldırırlar. Saldırgan gruplar İstanbul’da ne kadar Rum, Ermeni ve Yahudilere ait ev ve işyeri varsa, hepsine girerler, yakarlar-yıkarlar-dağıtırlar, bütün varlıkları yağmalarlar. İnsanları yaralarlar-öldürürler, kadınlara tecavüz ederler. İstanbul’da ve İzmir’de aynı anda gerçekleştirilen saldırılarda Müslüman olmayan yurttaşlara ait ev ve işyerlerinin tahrip edilmesinin yanında yine Müslüman olmayan yurttaşlara ait çok sayıda tarihsel yapı da harabeye çevrilir.

6–7 Eylül 1955 saldırılarında, Türk basınına göre 11, bazı Yunan kaynaklarına göre ise 15 kişi öldürülür. Akademisyen Dr. Dilek GÜVEN’e göre, “ölü sayısının ‘az’ oluşu, gruplara “ölü olmasın” emri verilmesi sebebiyledir. Resmî rakamlara göre 30 kişi, gayri resmî rakamlara göre 300 kişi yaralanır. Yine Dilek GÜVEN’e göre “resmi rakamlara göre 60 olan tecavüze uğrayan kadın sayısının, 400’e yakın olduğu tahmin edilmektedir. Aynı gün ve gece, 4.214 ev, 1.004 işyeri, 73 kilise, 1 Sinagog, 2 Manastır, 26 Okul, yüzlerce mezar ile aralarında fabrika, otel gibi yerlerin bulunduğu 5.317 mekân saldırıya uğrayarak tahrip edilir. Yakıp yıkılan işyerlerinin yüzde 59’u Rumlara, kalan yüzde 17’si Ermenilere, yüzde 12’si Yahudilere aittir.”(2) Emekli Hâkim Amiral Fahri Çoker’in Tarih Vakfı’na bıraktığı belgelerde yer alan verilere göre, saldırılara katılmak için Sivas’tan 145, Trabzon’dan 117, Kastamonu’dan 116, Erzincan’dan 111 kişi getirilmiş.”(3) Devletin güvenlik güçleri, tam iki gün boyunca devam eden saldırıları sadece seyretmekle yetinir.

İkinci günün akşamı, sıkıyönetim ilan edildikten sonra ordu birlikleri gelip saldırılara müdahale edip bitirir. Saldırıların hemen ardından basında (gazeteler) önce, “halkın duygusal tepkisi”, “milli galeyan” gibi ifadeler yer alırken, kısa bir süre sonra durduk yerde “komünistler” suçlanmaya başlanır. Elli kadar solcu olarak bilinen insan tutuklanır, tutuklananlar 8 ay cezaevinde tutulduktan sonra serbest bırakılırlar. Saldırıların figüranları devlet tarafından çeşitli görevlere getirilirler. Orhan BİRGİT, CHP (Ecevit dönemi) hükümetinde, Turizm ve Tanıtma Bakanı, Atatürk’ün evine bomba atan Oktay ENGİN ise yıllar sonra Vali, (22 Şubat 1992–18 Eylül 1993) tarihleri arasında Nevşehir Valiliği yapar) olurlar.

6–7 Eylül saldırılarının üzerinden yıllar geçtikten sonra, 1988–1990 yılları arasında Milli Güvenlik Kurulu (MGK) Genel Sekreterliği yapan Sabri YİRMİBEŞOĞLU’nun, Gazeteci Fatih GÜLLAPOĞLU’na verdiği röportajda,  GÜLLAPOĞLU’na söyledikleri: “Bak ben sana bir örnek daha vereyim. 1974’teki Kıbrıs Harekâtı, eğer Özel Harp Dairesi (ÖHD) olmasaydı, o harekât, yani iki harekât da o kadar başarılı olabilir miydi? (…) Ada’ya, bankacı, gazeteci, memur görüntüsü altında Özel Harp Dairesi elemanları gönderildi ve bu arkadaşlarımız, adadaki sivil direnişi örgütlediler ve halkı bilinçlendirdiler. Silahları 10 tonluk küçük teknelerle adaya soktular. Sonra 6–7 Eylül olaylarını ele al…(…) Pardon Paşam anlamadım! 6–7 Eylül olayları mı? Tabii. 6–7 Eylül’de, bir Özel Harp işiydi. Ve muhteşem bir örgütlenmeydi. Amaca da ulaştı” (4) diyor. 6–7 Eylül saldırıları, General Sabri YİRMİBEŞOĞLU’nun sözleri (itirafı) başka bir açıklamaya gerek bırakmayacak kadar nettir. 6–7 Eylül saldırılarının, kimler tarafından düzenlendiğini, bu röportajla oldukça açık bir biçimde ortaya konmuştur.  Aşk İle.

DİP NOTLAR.

 

1- Aziz Tunç, Maraş Kıyımı, Tarihsel Arka planı ve Anatomisi, Belge Yay, 4. Baskı.

2 –  Dr. Dilek Güven, 6–7 Eylül Olayları, Radikal Gazetesi, 06.09.2005.

3- Emekli Hâkim Fahri Çoker’in Tarih Vakfı’na bıraktığı belgelerde yer alan rakamlar.

4- “Türk Gladio’su İçin Bazı İpuçları,” Tempo Dergisi, S. 24, 9–15 Haziran 1991.

5-  Ayşe Hür, 07 Eylül 2008,Taraf Gazetesi.

6- Mehmet Kabadayı, Osmanlı ve Cumhuriyet Dönemi Kitle Katliamları, Vesta Yay.

Continue Reading

Mehmet Kabadayı

Hakikat arayışı

MEHMET KABADAYI

Published

on

“Her sabah kalktığım zaman kendi kendime şöyle söz veririm: Dünya üzerinde vicdanımdan başka kimseden korkmayacağım!”  Mahatma GANDHİ.

Tarih ve zaman içinde yürüyüş yani “hakikat arayışı”, yaşama anlam yükleme çabası olarak hep var olmuştur. Peki, hakikat nedir?  Özgür kimlik, Özgür toplum için mücadele etmektir hakikat! Güzelliğin en değerlisine ulaşmaktır, Zerdüşt’te, iyilik ve aydınlıktır hakikat! Mansur’da, Enel Hakk’tır, Nesimi’de Kul’a minnet eylememektir, Şeyh Bedreddin’de direnmektir, Pir Sultan’da, Yol’unda dönmemektir hakikat! Davaya inanmaktır, uğruna fedakârlık yapılacak kadar yüceden de yücedir hakikat! Koçgiri’de Zarife Ana ve Alişer, Dersim’de Pir Seyid Rıza olup boyun eğmemektir hakikat! Deniz’ler de, Mahir’ler de, İbrahim’ler de, Kemal’ler de, Mazlum’lar da, Erdal Eren’ler de, Özgürlük ateşidir hakikat!

Bilim, Sosyoloji ve Felsefede doğruya ve bilgeliğe ulaşmaktır hakikat! Demokrasi, barış, eşitlik ve özgürlük için mücadeledir hakikat! Özgürlük ve barış sevdalılarının gözlerindeki umut ışığı, yüreklerindeki inanç ve dava adanmışlığıdır hakikat! “Keşke canımdan daha kıymetli bir şeyim olsaydı da verebilseydim” demenin yüceliğidir hakikat! İnsanlığa, doğaya, özünde tüm evrene, demokrasiye, barışa, özgürlüğe ve eşitliğe sevdalı olmaktır hakikat! Aşk-ı özgür kılan bilgeliktir hakikat! Hep birlikte bir CAN olmaktır hakikat!  Derviş-i bir aşk’tır hakikat! ! Kısacası ben kimime aranan cevaptır HAKİKAT!

Hakikat arayışı uğruna yürütülen tüm mücadeleler tarihsel ve toplumsaldır. Tarih içinde toplumun adalet, özgürlük ve eşitlik arayışı yürüyüşü bugüne dek süre gelmiştir. Var olan bu hakikat asla inkâr edilemez, görmezden gelinemez ve yok sayılamaz. Bazı şeyler yaşanırken belki fark edilmeyebilir ama tarih devam eden bu yürüyüşü bundan öncekiler gibi yine kaydedecektir. Yürüyüş derken hakikate sahip çıkmayı kast ediyorum. Bu mücadeleci yürüyüşü tarihi kılan, hakikatten yola çıkıp bu temelde bunun ideolojisini, ilkelerini, vicdanını, politikasını, kültürünü, ahlakını, tarzını oluşturmak ve bunları en güzel, en doğru şekilde hayata geçirmek içindir bütün çabamız…

Bu toprakların bir kültürel, ahlaksal ve de siyasal rönesans’a (yeni laik-demokratik-eşitlikçi ve özgürlükçü bir anayasaya) ihtiyacı olduğunu hepimiz biliyoruz ve bu yönde toplumda yaygın kabul gören bir düşünce de var. Yeni bir uygarlık’sal sentezin neden kültürel, ahlaksal ve siyasal dayanaklara bağlı olarak gelişebileceği, kültürün ve ahlakın neden temel faktör olarak öne çıktığı yıllardır yaşadıklarımızdan (‘çektiklerimizden’) anlaşılmıştır. Yeni bir uygarlık’sal doğuş için, iktidarlaşmış siyasal ahlakın yerine, temel rol oynayacak faktör olarak çoğulcu demokratik kültür olgusunun ön plana çıkması, aynı zamanda mevcut yıkıcı kapitalist uygarlığın anti tezini doğuracak mekânların bu kadim topraklar olacağı da kesin ve kaçınılmaz bir gerçekliktir.

Bu kadim topraklar neolitik çağdan bu yana yaklaşık 10-12 bin yıllık (Urfa/Göbekli Tepe ve Çorum/Alacahöyük) geçmişe dayanan köklü bir kültürel birikim ve kimliğe sahiptir. Görülüyor ki; insanlığa yeniden bir çıkış yaptıracak olgu, kökleri tarihin derinliklerinde bulunan bu topraklar üzerindeki zengin kültürel mirastır! O halde şunu söylemek yanlış olmayacaktır. Bundan 12 bin yıl önce ilk kez bu topraklarda neolitiği doğuran kültür geleneği, insanlığın yeni bir arayış içinde bulunduğu çağımızın bu kaotik döneminde uygarlık nehrinin kendine yeni bir mecra bulup yoluna devam etmesinde başat rol oynayacaktır.

Her şeyden önce bu kaotik ortamdan çıkmak için zamanın ruhu iyi anlaşılmalıdır. Zamanın ruhunu anlamayanlar, adalet, özgürlük ve eşitlik hakikatini de anlayamazlar. Adalet, özgürlük ve eşitlik hakikatinin merkezinde insan vardır. Ama nasıl bir insan? Tarih ve zaman bilincine kavuşmuş ahlak ve vicdan sahibi bir insan… Eğer bir toplum (insan-birey) gaflet içindeyse, tarih ve zaman o toplumun (insanın-bireyin) şahsında durmuştur. Bir doğruyu ortaya çıkarmak önemlidir, fakat daha da önemli olan doğruya gerçeklik kazandırmaktır. Doğrunun düşünce tarzında dile getirilişi, yeşerme şansı olan ama henüz yeşermemiş bir bitkiye ya da tohuma benzer. Pratik ise sabırla büyük bir azimle onun yeşermesini sağlamaktır. Bu, aynı zamanda hakikate ulaşmanın temel yasasını da oluşturur…

İnsanlık tarihi hak arama (adalet-eşitlik-özgürlük) tarihi ile doludur! Hakikatin temel yasasına uyulması halinde, imkânsızlık imkâna dönüştürülür, güçsüzlük güç olmakla telafi edilir. Çözümsüzlük çözümle, çürümüşlük onurlu duruşla ortadan kaldırılır. Asimilasyonun ve manipülasyonun önüne bilgiyle geçilir. Tarihten günümüze kadar da hep böyle olmuştur. Her dönem imkânsızlıklar imkâna, güçsüzlükler güce, çözümsüzlükler çözüme kavuşturulduğunda hakikate ulaşılmıştır. Emekçilerin, ezilenlerin ve inkâr edilenlerin oluşturdukları demokratik güç birliktelikleriyle bu topraklar üzerinde hak ve adalet anlayışı yeşerecek ve ülkenin dört bir yanına kök salınacaktır.

“Adalet yürüyüşü”nde çekilen bu fotoğraf vicdanı ve siyasal ahlakı temsil ediyor… “Bedeli ne olursa olsun, onurlu bir gün yaşamak, onursuz 100 yıl yaşamaktan iyidir!” Büyük bilge Orhan DOĞAN; “bir yerde zulüm varsa ve tek tükürük hakkım olsaydı, zulmü yapana değil sessiz kalanın yüzüne tükürürdüm” diyor. Çünkü zulme sessiz kalanlar, zulme sesiz kalarak zulüm yapanların safında yer alarak toplumsallığın önüne çit çekiyorlar…   Aşk İle.

Continue Reading

Mehmet Kabadayı

Çevre bilinci

MEHMET KABADAYI

Published

on

“Nankör insan her şeyin fiyatını bilen, hiçbir şeyin değerini bilmeyen insandır.” DERVİŞ.

Çevreyi; en basit anlamıyla canlı-cansız varlıkların bir arada bulundukları ortamlar olarak tanımlayabiliriz. Hava, su, toprak, bitkiler, ağaçlar, hayvanlar ve insan bu ortamın vazgeçilmez unsurlarıdır. Gündemimizdeki konuya gelecek olur isek; ne havanın, ne suyun ne de toprağın yani doğanın kendi kendine kirlenmeyeceği herkes tarafından bilinen bir gerçekliktir.

Sistemsel (kapitalist sistem) hegemonyanın dayatmalarından kaynaklanan insanın insana yabancılaşması, aynı zamanda insanın doğaya da yabancılaşmasını da beraberinde getirdiği ve ikisinin bir arada yürüdüğü bilinen bir gerçekliktir. Özünde kapitalist sistemler insanın doğaya ve öz değerlerine yabancılaşmasının temelini oluşturur. Egemenler eliyle toplumu var eden dayanışmacı ve paylaşımcı (komünal) değerler inkâr edilir, yerine kapitalist sistem değerleri esas alınır, doğayla yaşam arasındaki bağ kopartılır, daha ziyade önemsiz kılınarak talancı zihniyete imkânlar tanınarak önü açılır.

Kapitalist sistem, kendi eliyle yarattığı ve derinleştirdiği krizleri çözme gerekçesiyle toplumsal sömürü yöntemlerini doğanın istismarıyla birlikte yürütür. Hiç düşünmeden doğanın dengesini bozar ve canlılığını yok eder. Günümüzde kanser gibi büyüyen kentler, havanın kirletilmesi, ozon tabakasının delinmesi, hayvan (yaban hayatı) ve bitki türlerinin (Kaz Dağları ve Munzur’daki ekolojik alanlar yüzlerce bitki türüne ev sahipliği yapıyor) azalışı, ormanların tahrip edilişi, akarsu yataklarının kirliliği, plastik atıklar ve her tarafta çöp dağları vb. olgular çevresel kargaşaya işaret etmektedir. Kapitalist sömürücü sistemin doğayla ve insanla ilişkilerinde geldiği son nokta budur…

Ülkemizde doğaya ve yaşam alanlarına yönelik yıkımlar yıllardır sistemli bir şekilde sürmektedir. Gerçekleştirilen bu sistemli yıkımlar HES’lerle, nükleer ve termik santrallerle, siyanürlü maden işletmeciliğiyle, ormanların ve tarım arazilerinin imara açılmasıyla ve de su kaynaklarının yok edilmesiyle devam ettirilmektedir. Doğaya ve yaşama ait ne var ise mütahitlik projeleriyle, istihdam ve ekonomik yatırım yalanlarıyla talan edilerek, kadim kültürümüz, bugünümüz ve geleceğimiz karartılmaktadır.

Gözünü ülkemizin toprağına, suyuna, dağına, taşına diken para babalarının kabaran iştahları ve kâr hırsları, kültürü, doğayı ve yaşamı yok etmenin eşiğine getirmekte; insanları kuraklığa, susuzluğa, zehir solumaya ve kanser hastalığına açıkçası ölüme mahkûm etmekte dahası insanları yoksulluğa, çaresizliğe ve göçe zorlamaktadır. Ne yazık ki; bütün bu saldırılar devlet erk’i eliyle yapılmakta ya da yaptırılmaktadır. Anayasanın 56. Maddesinde “herkes sağlıklı ve dengeli bir çevre de yaşama hakkına sahiptir. Çevre sağlığını korumak ve çevrenin kirlenmesini önlemek devletin ve vatandaşın ödevidir”  deniliyor. Öyleyse; öncelikle vatandaştan önce devleti yöneten erk sahipleri, uyacaklarına ve koruyacaklarına dair yemin ettikleri anayasaya ve anayasanın 56. maddesine uymak zorundadırlar.

Günümüzde çevre-doğa (ekolojik) bilincini temel ideolojik bir bilinç haline getirmek elzemdir. Öncelikle her canlının yaşamını sorunsuz bir sürdürebilmesi için doğaya-çevreye ihtiyacı olduğu unutulmamalıdır… Çevre bilinci bireylerin ve toplumların kültürünü ve yaşam biçimini yansıtır. Çevre bilincine sahip olan insan, temel insan haklarının hak, adalet ve eşitlik ilkelerini de benimser ve tüm bu ilkeleri de davranışlarına yansıtır. Bu ilkeleri benimseyip içselleştirmekte ancak ve ancak çağdaş-laik-eşitlikçi bir eğitim düzeni ile gerçekleşir. Temel insan haklarının hak, adalet ve eşitlik ilkelerini benimseyen ve içselleştiren insan eşitsizlikle, yoksullukla, açlıkla mücadeleyi de kendine görev edinir.

Sonuç; her şeyde önce doğayı korumak ve çevreyi temiz tutmak için öncelikle aileye, eğitim sistemine ve belediyelere çok büyük sorumluluklar ve görevler düşmektedir. Henüz vakit varken ve geç kalmadan, “bana ne” demeden doğayı korumak, çevre gelecektir ilkesini şiar edinerek çevrenin temiz tutulması ve doğanın korunması için gayret göstermek anayasanın 56 maddesinde vurgulandığı gibi her yurttaşın görevidir yani ödevidir. Aşk İle.

 

     HES’ler, nükleer ve termik santrallerin yapılması için, siyanürlü maden işletmeciliği ve müttehitlere inşaat alanları açmak için doğanın dengesinin bozulduğuna ve canlılığının yok edildiğine dair görüntüler.

 

   Bu görüntüler doğaya saygısızlığın bariz birer örneği değil de nedir?

 

Mehmet KABADAYI.                                                                                                           İletişim: Mehmet_k.34@hotmail.com

Continue Reading
Advertisement

HAFTANIN EN ÇOK OKUNANLARI