Connect with us

.

Kültür-Sanat

Dünya edebiyatla değişebilir

AleviNet

Published

on

TURGAY FİŞEKÇİ

– Dergilerde yayımlanan yazılarınızın toplandığı Ecinniler’den sonra şimdi de ilk romanınız Budala (The Idiot) Türkçede yayımlandı. Türk okurları içinde bir hayran topluluğunuz olmasına karşın yine de kendinizi Türk okurlarına tanıtmanızı istesem aileniz, eğitiminiz, yazarlık mesleğini nasıl ve neden seçtiğinize ilişkin neler söylerdiniz?

– Türkçeye çevrilmiş olmak beni çok mutlu etti ve gururlandırdı. Buna hâlâ inanamıyorum. Türkçeyi hâlâ bir anlamda ailemin (halalarımın, teyzelerimin, büyük ebeveynlerimin) dili – büyüklerin dili olarak düşündüğümü fark ediyorum. Kitaplarımın “büyüklerin dili”ne çevrildiği düşüncesiyse heyecan verici olmasının yanı sıra birazcık korkutucu da.

İki kültür arasında büyümüş olmamın yazarlık mesleğini seçmemde çok etkisi olduğunu düşünüyorum. Çocukken durmadan farklı önermelere sahip kültürler ve insanlar arasında gidip geldiğimi hissederdim: Farklı diller, farklı kültürel beklentiler, farklı tarihi ve kültürel kaynaklar. Okula başladığımda herkes “Jedi”lardan söz ediyordu; evdeki kimse Jedi’ların kim olduğunu bilmiyordu, ben bile onların dünyası ve kimliği üzerine çok az şey biliyordum ve okulda kimse ne adımı hatırlıyor ne de onun bir isim olduğunu anlayabiliyordu.

Bununla birlikte modern dünyada ulusal kimliğin, etnik kökenin ve hatta özgeçmişin artık o kadar da önemli olmadığı düşüncesini edinmiştim ailemden. (Annem ve babam bilim insanı, ikisi de Amerikan kolejlerine gitmiş – annem Ankara’da, babam Tarsus’ta – ve Hacettepe’de tıp okumuşlar. Bu düşünceye bilim, nesnellik ve yirminci yüzyıl Türkiyesi’nin eğitim ve yetiştirme tarzı sayesinde vardıklarını sanıyorum.) Ben büyürken, 80’lerde ve 90’larda, Amerikan rüyası ve Soğuk Savaşın bitmesinin “tarihin sonu” olduğu düşüncesi nedeniyle Amerika’da da benzer bir düşünce vardı.

Bu yüzden iki farklı düşünceyle birlikte büyüdüm: İlki dünyanın, farklı grup ve toplulukların farklı kurallara tabi olduğu çok büyük bir yer olduğu ve ailemde sadece benim tüm bunları tarafsız bir biçimde görebildiğimdi. İkincisiyse yandaş/partizan tarihin artık bittiği ve “her iki tarafın” hikâyesinin de temsil edilebildiği bir tür evrensel dil ya da gerçek olduğuydu. Kendi hikâyemi anlatma ihtiyacı ve onu okurların anlayabileceği bir biçimde dile getirebilme imkânıyla her ikisine de inanarak büyüdüm.

BUDALA ADI BENİ GÜLDÜRÜYOR

– Kitaplarınızın isimlerinin Ecinniler ve Budala olması, Dostoyevski’yle ilgili ya da ondan bağımsız olarak neler anlatmak istiyor?

– Eğitimim Rus Edebiyatı üzerine. Rus edebiyatına ilişkin sevdiğim şeylerden biri de başlıklar, özellikle de önemli, genel ve evrensel olanlar (Savaş ve Barış, Babalar ve Oğullar, Suç ve Ceza…). Burada bir çelişki var gibi çünkü romanlar genel ya da evrensel değil. Bir roman kendine özgü, hayali insanlar hakkındaki biricik, bağımsız bir hikâyedir!

Öte yandan, genel felsefi gerçeklere ulaşmanın tek yolu kendine özgü bağımsız deneyimlerden ve hikâyelerden geçiyor. Bu nedenle bence bu başlıklarda hakikate uygun bir şeyler var.

Çalışmalarım sırasında farklı yazarların zaman zaman aynı başlıkları tekrar kullanmaları karşısında şaşkınlığa da düştüm.

Dostoyevski’nin Ecinniler’i (İngilizceye The Possessed olarak çevrildi) Puşkin’in ünlü bir şiiriyle aynı başlığa sahip. (Puşkin’in şiiri Dostoyevski’nin romanında bir epigraf ve Puşkin’le Dostoyevski arasında, Lermontov da “Ecinni” başlıklı bir şiir yazdı.) Tolstoy’un romanı yayımlanmadan birkaç yıl evvel, bir başka ünlü Rus yazar Alexander Herzen Savaş ve Barış adında bir kitap çıkardı. (Proudhon’un da aynı ada sahip bir kitabı var.) Ivan Turgenyev, Ivan Bunin ve Isaac Babel “İlk Aşk” adında meşhur kitaplar yazdı.

Başlıkların böyle kullanılmasını çekici ve bir anlamda heyecan verici buluyorum. “Ecinniler”, “Savaş ve Barış”, “İlk Aşk” belli bir konuyu yorumlamak, bir sohbete katılmak için yazarlara bir davetiye sunuyormuş gibi.

İlk kitabımın İngilizce başlığı “The Possessed”, Dostoyevski’nin Ecinniler’inin çok yaygın, eski bir yanlış çevirisinin adı. Bu başlığı seçtim çünkü kitap Rus Edebiyatı’na nasıl vurulduğumu (cin çarpmışa döndüğümü) anlatan birbirine bağlı anı denemelerden oluşuyor. (Denemelerimden biri Dostoyevski’nin Ecinniler’inin olay örgüsüyle lisansüstü deneyimlerimin yakın benzerliği hakkında.)

Budala’da Dostoyevski’nin bir kitabının başlığını almak için öyle çok sağlam bir gerekçem yoktu. Bu adı sevdim sadece. Onu çok güçlü ve komik buldum, özellikle de otobiyografik bir roman için. (“Otobiyografik romanım, Budala” cümlesi beni hâlâ güldürüyor.) Her romana Duygusal Eğitim, Suç ve Ceza ya da Kayıp Zamanın İzinde isimlerinin verilebileceğinin söylendiğini duymuştum; keza her romana da Budala adını verebiliriz bence.

GENÇLİK ROMANI MI?

– 3. Budala, ilk bakışta üniversite kampüsünde geçen bir gençlik romanı gibi görülebilir. Ancak kitabı okuduğumuzda bu sınırların çok ötesinde, hayatı, yaşadığımız dünyayı türlü yönleriyle sorgulayan, onun hem anlamını hem de saçmalıklarını ortaya döken, klasik tatlar taşıyan bir roman olduğunu görüyoruz. Romanınızda küçük kişisel hikâyelerin nasıl temel insani deneyimlere dönüşebildiğini de görüyoruz. Siz romanınızı nasıl tanımlamak isterdiniz?

– Nazik sözleriniz için teşekkür ederim! Budala’nın ilk taslağını 2000-2001 yılları arasında, öğrenciyken yazmıştım. Kitap 1995-1996 yılları arasında geçiyor ve başımdan geçen gerçek olaylar üzerine kurulu. İlk taslağı yazdığımda tüm o olaylar benim için hâlâ çok sıcaktı ve yazmakla hayatım arasındaki ayrımı tam anlamıyla gözetememiştim ve kitaba edebi bir form vermek beni zorlamıştı. Taslak üzerinde çalışmayı uzun yıllar erteledim.

2015’te metni yayım için hazırlamaya karar verdiğimde yazma konusunda daha tecrübeliydim ve metinle aramda daha fazla mesafe vardı, bu nedenle edebi biçim üzerine daha bilinçli bir halde düşünebildim. “Kampüs roman”, üzerinde çok kafa yorduğum biçimlerden biriydi. (Curtis Sittenfeld’in Prep’i, Donna Tartt’ın Gizli Tarih’i ve Haruki Murakami’nin İmkânsızın Şarkısı, bu türün Amerika’da çok okunan örnekleri arasındaydı.) Bu, üzerinde bilinçli olarak çalıştığım bir biçimdi. Budala, bir yıl içinde geçiyor, Selin’in kolejdeki ilk yılında. Kitabın ilk yarısı klasik bir kampüs roman gibi: Bir arkadaşlık hikâyesi, aşk hikâyesi, okul hikâyesi, belli sosyal ve entelektüel geleneklere adaptasyon hikâyesi var. Kitabın ortalarında aşk hikâyesi raydan çıkıyor ve her şey biraz karışıyor. Selin kendi hikâyesinin, kendi hayatının başkahramanı olduğu bilincinin, neler öğreniyor olması gerektiğinin kontrolünü kaybediyor. Bunları on dokuz yaşındayken tecrübe etmiştim ve bir yerde dehşet vericiydi de. Kitapta bu hissi anlatabilmek istedim.

Sorunuza gelecek olursak, Budala’nın kampüs romandan yola çıktığını söyleyebilirim; ki bu da kampüs romanın hâlâ önemli olduğunu gösterir zira yola çıkış noktam o!

Bu arada beni hem onurlandıran hem kaygılandıran bir şey de bu yıl Brown Üniversitesi’ndeki birinci sınıf öğrencilerinin okuma listesinde Budala’nın yer aldığını öğrenmem oldu. Budala hakkında yazdığım bir şey de gençken farklı kültürel eserlerle karşılaştığımda kendimi ne kadar yabancılaşmış hissettiğimdi; bazıları benim için tam anlamıyla anlaşılmazdı, sanki duyarlılığıma zorla kabul ettirildiler. Şimdi benim kitabım genç insanlara zorla kabul ettirilecek ve onların tecrübeleriyle alakasız ve tam anlamıyla yabancı olduğu için muhtemelen kimine çarpacak.

KENDİMİ DÜNYANIN BİR PARÇASI OLARAK GÖRMEK İSTİYORUM

– Hem romanınızda hem de dergi yazılarınızda çok geniş bir ilgi alanınız olduğu görülüyor. Beşiktaş’tan Göbeklitepe’ye, Balkanlar’daki böbrek hastalığından Japonya’da akraba kiralamalarına, Muhteşem Yüzyıl dizisinden Kars’a dek çok farklı kültürlerle de iç içe bir dünyanız var. Günümüz yazarlarının yaşadıkları dünya ile ilişkileri üstüne neler söylemek istersiniz?

– Son günlerde üzerine çok fazla düşündüğüm bir şey bu. Şimdiye dek yayımlanan iki kitabım da – Budala ve Ecinniler – bundan yıllar önce yazıldı. (Ecinniler’deki denemeleri 2002-2009 yılları arasında yazdım.) Şimdi, öbür ikisinden çok farklı bir kitap üzerinde çalışıyorum – daha politik, daha yoğun. Geçmişte, Kars, Göbeklitepe ya da Arslanköy Kadınlar Tiyatro Topluluğu üzerine yazarken bile kendimle dış dünya arasında belli bir mesafe olduğunu fark ediyorum – ara sıra saçmalık haline bürünen önüne geçilmez bir soyutluk. Uzun yıllar boyunca bu saçmalığa, mesafe duygusuna bir tür savunma mekanizması olarak ihtiyaç duyduğumu sanıyorum, kısmen de çocukken pek çok şeyin bana saçma gelmesinden ötürü. Son zamanlarda bunu aşmaya, kendimi dünyanın bir parçası olarak görmeye, dünyanın döngüsünün eğitim ve edebiyat sayesinde de değişip gelişebileceğini düşünmeye çalışıyorum.

YAZAR OLMANIN YOLU

– 5. Edebiyat eğitimi gördünüz. Edebiyat eğitiminin ya da günümüzde moda olan “yaratıcı yazarlık” okullarının yararına inanıyor musunuz? Yazarlık sizce öğretilebilen bir şey midir?

– Ne kadar uzun yaşarsam edebi “yeteneğe” o kadar az inanacağım. Bence yazar olmanın yolu çok fazla çaba ve zamandan, ayrıca destek ve yüreklendirilmekten geçiyor. Başlarda herkes kötü yazar. İyi bir yazar olmanın tek yolu on binlerce saat okumak ve yazmaktan geçiyor – İlk sonuçların umduğunuz gibi olmadığını gördüğünüzde bile harcadığınız bu süre boyunca inançlı olmalısınız.

Genel bir felsefi gerçekliğe erişmenin tek yolunun farklı bireysel tecrübelerden ve hikâyelerden geçtiğine inanıyorum kesinlikle. ( Öznel ve nesnel gerçekliğin birbirinden ayrılması, “nesnel” kurallara duyulan tutku konusundaki Aydınlanma deliliği, ahlaki duyarlılığımızı bir parça sakatladı.) Bu anlamda, edebiyatın bireysel tecrübelerle daha geniş bir tarih arasında aracılık eden en değerli düşünme biçimlerinden biri olduğuna inanıyorum.

Öğrenciyken “yaratıcı yazarlık” programları yazmayı çoğunlukla neredeyse bir boşluk içinde öğretiyordu: Herkes aynı kısa modern öyküleri (ve birkaç romanı) okumalıydı. Yazma alıştırmaları ve kısa öyküler sayesinde herkes kendi “özgün” sesini bulmalıydı. Buna benzer programlar hâlâ var ve öğrencileriyle bir araya geldiğimde mutsuz ve aşırı stresli görünüyorlar. Bu programlarda bir sürü utanç ve öz nefret öğretiliyor, sanki yazmak rahatına düşkün, dizginlenmesi, disipline edilmesi gereken bir şeymiş gibi. Öğrencilere “gereksiz sözcükleri çıkarmaları”, zarflardan kurtulmaları, eylem sözcükleri kullanmaları, “anlatmaları değil göstermeleri”, metni “acımadan” düzenlemeleri vs. söyleniyor. Bu tür baskının yapıcı olduğunu sanmıyorum; yok yere cesareti kırılmış ve öz nefretle dolmuş gibi görünen, bu nedenle yazdıkları da çok gergin olan, sizde okuma isteği uyandırmayan yazarlık öğrencileriyle tanıştım. Bununla birlikte, en azından Amerika’da, “acımasız” yazma tekniklerinden ziyade edebiyat ve tarihe odaklanan pek çok yaratıcı yazarlık programı var. Bence bu tür programlar çok faydalı olabilir.

Sözün kısası, yazmanın öğretilmesi gerekmiyor; sadece çalışmalı ve yüreklendirilmelisiniz. Edebiyat eğitiminin ve edebiyat tarihinin genç bir yazar için çok faydalı olacağına inanıyorum.

TÜRKİYE YILLARI

– Üç yıl İstanbul’da yaşadınız. Günümüz Türkiye toplumu, sizin gözünüzden nasıl görünüyor?

– 2010-2013 yıllarını İstanbul’da geçirebildiğim için Koç Üniversitesi’ne çok müteşekkirim. Gezi Olayları’nın hemen ertesindeki sonbaharda İstanbul’dan ayrıldım. İstanbul’dayken New Yorker’a yazdığım son öykü Marmaray kazıları sırasında keşfedilen Bizans gemi kalıntıları hakkındaydı. Türkiye’de geçirdiğim son haftalarda çekilen fotoğraflara bakınca, Gezi Parkı ve barikatların olduğu fotoğraflarla Yenikapı’daki kazı ve inşa fotoğraflarını ayırt etmem bazen birkaç dakika sürüyor.

2014’te New York’a taşınana dek İstanbul’da geçirdiğim süre boyunca ne çok şey öğrendiğimi fark etmemişim bir bakıma. Amerika’da geçirdiğim sonraki yıllar boyunca Türk siyasetinin pek çok belirgin konusu, kendini pek az değişik biçimde tekrar etti.

Şimdi Amerika’da – sanırım son on yıldır Türkiye’de – çocukluğuma göre daha belirgin bir siyasi gerginlik ve kutuplaşma var. Buna insan haklarına yönelik tehditler eşlik ediyor (özgür basına güven duymayan bir hükümet; sahte hesaplar ve trollerle dolu zehirli bir internet kültürü). Aynı zamanda bence büyük bir açıklığın ve dürüstlüğün de hâkim olduğu bir dönem bu. İnsanların kendine sakladığı pek çok fikir nihayet açığa çıkıyor.

Son on ya da yirmi yılda Amerika ve Türkiye’deki azınlıklara ilişkin milli anlatılarda bir değişim görmek – ve tecrübe edinmek – için seyahat ettim. Burada, Kızılderili nüfusun imhasını ve kölelik mirasını yorumlama ve konuşma biçimimizde büyük bir değişim oldu. Irk ve azınlık konularında eskisine kıyasla daha çok merhametli ve daha az savunmacı olduğumu hissediyorum. Türkiye’de de Ermeni ve Kürt nüfuslarının tarihini yorumlama biçiminde benzer bir değişim olduğunu sanıyorum. Son on beş yılda Türkiye’de ve Amerika’da öğrendiğim en değerli ders kendini savunma üzerine oldu. Bunu hissetmenin ne kadar doğal olduğunu ve bundan kurtulmanın ne kadar iyi hissettirdiğini anlıyorum.

İngilizceden çeviren: Burcu Yılmaz

Budala / Elif Batuman / İletişim Yay. / 403 s. / 2019

Ecinniler / Elif Batuman / Doğan Kitap / 292 s. / 2011


kaynak: cumhuriyet gazetesi

Continue Reading
Click to comment

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Kültür-Sanat

İranlı ünlü şairden işgal tepkisi: DAİŞ gitti, babası geldi!

AleviNet

Published

on

 

Seyit Ali Salihi yayınladığı mesajda şu ifadelere yer verdi: “Türk devletinin Rojavaya başlattığı işgal saldırı, özgürlük istemlerinin hedef alınmasıdır. Bu büyük zülüm ve saldırılara karşı her türlü sessizlik ve kaçış zorbaların desteklenmesidir. DAİŞ giti şimdi babası geldi.”

Continue Reading

Kültür-Sanat

Kürt Müzisyen Kelhor: Direnerek yenebiliriz!

AleviNet

Published

on

Türk devletinin Rojava ve Kuzey Doğu Suriye topraklarına yönelik başlattığı işgal saldırılarına tepkiler devam ediyor.

Birçok siyasetçi, sanatçı, yazar, aydın, şairden sonra şimdi de ödüllü Kürt Müzisyen Kayhan Kelhor’dan tepki geldi.

‘GÜCÜMÜZ YETİYOR’

Kayhan Kalhor, yazılı bir mesaj yayımlayarak, “Kürtler olarak direnerek bu saldırıları kırabiliriz” dedi. Kalhor, şunları kaydetti:

“Zorbalık, zulüm ve bir halkın yok edilmesine karşı hiçbir zaman sessiz kalınamaz. Silahım olan müziğim bu gecelerde Rojava’ya göre ayarlanıyor ve elim silahım olan müziğimin tetiğindedir. Ağır gece ve gündüzler geçiyor. Biz Kürtler olarak direnerek işgali durdurabiliriz. Kürt olarak da gücümüz buna yetiyor.”

 

Continue Reading

Kültür-Sanat

Nobel Edebiyat Ödülü Handke ve Tokarczuk’un oldu

AleviNet

Published

on

2019 yılı Nobel Edebiyat Ödülü’ne Avusturyalı yazar Peter Handke, 2018 Nobel Edebiyat Ödülü’ne ise Polonyalı yazar Olga Tokarczuk layık görüldü. İsveç Akademisi’nden Perşembe günü Stockholm’de yapılan açıklamada, Handke’nin “dili ustalıkla kullandığı güçlü eserlerinde çevreyi ve insan deneyiminin özelliklerini araştırdığı” belirtildi.

Açıklamada, Tokarczuk’un da “ansiklopedik bir tutku içeren anlatım gücünün bir yaşam biçimi olarak sınırlar arasında geçişini sembolize ettiği” kaydedildi.

Akademi’yi sarsan cinsel taciz ve yolsuzluk skandalı nedeniyle geçen yıl Nobel Edebiyat Ödülü verilmemişti. Bu nedenle, Nobel Komitesi bu yıl bir istisna yaparak iki ödül birden verdi.

Yaklaşık 830 bin euro tutarındaki Nobel Edebiyat Ödülü 10 Aralık’ta Stockholm’de düzenlenen törenle sahiplerini bulacak.

1942 doğumlu Avusturyalı yazar Peter Handke’nin Türkçe’ye çevrilen anlatı ve romanları arasında “Solak Kadın”, “Kaspar”, “Kalecinin Penaltı Anındaki Endişesi” ve “Çocuğun Endişesi” bulunuyor.

Polonyalı yazar Olga Tokarczuk’un ise Türkçe’ye “Koşucular” adlı romanı çevrilmişti.

Nobel Edebiyat Ödülü, 2016 yılında da Orhan Pamuk’a verilmişti.

DW,AFP,epd/JD,BK

© Deutsche Welle Türkçe

 

Continue Reading
Advertisement

HAFTANIN EN ÇOK OKUNANLARI