Ahmet Hezarfen’den Anılar…

Ahmet Hezarfen (1920 Razgrat / Bulgaristan – 27 Mayıs 2005 İstanbul) özü sözü bir olan çok değerli, üretken bir yazarımızdı. Osmanlıca’dan özellikle Alevilik Bektaşilik konusunda yüzlerce belge çevirmiştir. Bunların önemli bir kısmı yayınlanmıştır. Yaşadığı devrin tanığı olan Ahmet Hezarfen’in yaşımı, yazıları, çalışmalarıyla, naçizane ilgilenen birisi olarak, ondan geriye kalanların da topluma aktarılması gerektiğine inanıyorum. Kendisiyle ilgili daha önce bir kitabım da yayınlanan Ahmet Hezarfen’in yayınlanmayı bekleyen daha nice belgeleri, yazıları, anıları var. Sağlığında toparladığım birçok yazısı, anısı, benim yaptığım yayınlanmamış birçok söyleşisiyle Ahmet Hezarfen hep bizlerle. Aşağıda 1930’lu, 40’lı yıllarda kendi köyü olan Bulgaristan Razgrat Yankovo (Yunus Abdal Köyü) çevresinde yaşadıklarını ve benim derlediğim yazılarını sizlere aktarıyorum.
Sevgi, saygı ve muhabbetle anıyoruz… O hep aramızda, eserleriyle, anılarıyla hep bizimle birlikte yaşıyor…

……..

AY TUTULMASI
1930’lu yıllarda köylere henüz radyo girmedi. Girse de Türklerden radyo alacak kimse yoktu. (Varlıklılarda sen radyo ile ne yapıyorsun? Soruşturma korkusuna alamazdı.) Bunun için yaz, sonbahar işleri bitince, erkekler akşam olunca kahvehanelere, çoğu gençlerde odalara toplanırdı. Kadınlarda ara sıra komşulara geçer, burada hal hatır ederlerdi. Annem ile ablalarım komşumuz Çolakoğullarına geçerdik. Hele oraya Havva Anne (Nine) geldiyse, ondan seferberlikten önce Türkiye’ye nasıl göçtükleri, devletin onları Uşak ilinin köylerine yerleştirdiğinde oradaki insanlarla ne yaptıkları, onların davranışları, Muhacirlere karşı tutumlarını tatlı tatlı anlatırken kocası ölünce çocuklarını toplayıp, kervanlarla İstanbul’a nasıl geldiğini, ne güçlüklerle karşılaştığını anlatırken herkesin nefesi tutulurdu. Hele ki bu kadınların mahalle toplantısına mahallemizde okuryazar Zekiye Molla gelirse, o daha çok eski türküleri, destanları, yanık sesiyle söyler,
“Aldın Nemse bizim nazlı budini” destanını söylerken yaşlılar ağlar, hele

“11 ayda bir kuş kondu serene
Yarim sermiş çevresini çimene
Evim barkım eşim dostum hoş kalın
Gidiyorum dönülmeyen Yemen’e”

Türküsünü söylerken genç gelinlerde ağlayanlara katılırdı. Ben o zaman seren, Yemen nedir bilmezdim. Sonra serenin gemi direği olduğunu öğrendim, Yemen’i de Anadolu’ya gelince bir çok kişi “Benim dedem Yemen’de kalmış”, “Benim dedem de neredeyse on yıl Yemen’de askerlik yapmış” diyenler çoktu, onlardan öğrendim. Meğer Yemen bizim Rumeli insanlarını da çok ağlatmış.
Yine bir akşam komşulara gittik. Bizden önce tam kadro gelmiş, Havva Anne, Zekiye Molla ve çeşitli taklitler yapan Şafiye Kadın da oradaydı. Herkes “Bu akşam iyice eğleneceğiz” diyordu.
Önce hal hatır sormalar başladı. Bazı geveze kadınların konuşması uzadı da uzadı. Biz çocuklar bir an önce Havva Ninenin konuşmasını Şafiye’nin “Papazın kadınları vaftiz etmesi, değirmenci” taklitlerine başlamasını bekliyorduk. Sokakta bir bağırış çığırış başladı. Tatar Süleyman; “Komşular, ay hastalandı” diye bas bas bağırıyor, sokağa fırladık. Bütün mahalle sokakta yukarıda aya baktık. Bir çöreğin ucundan ısırılmış gibi bir yeri karaydı. Komşumuz Fıçıcı Hanife (Kocası fıçıcı idi); “Dünya bitiyor ayol! Kimin dilinde ne varsa okusun” yine mahalleden delikanlı Çinko Osman’a “Sen ezan okumasını bilirsin, çık şu avlunun üzerine de oku ayol!” diye bağırıyor, Çinko Osman hemen Çolakların eski saçaklı avluna tırmandı. Tutunduğu süven çürükmüş, öte tarafa düştü. Orada da bir tırmık varmış, az kalsın kazıklanacakmış, sonra öğrendik.
Ay gittikçe küçülüyor, canavar yutuyor diye yaşlılar ağlıyor, bizde onları görünce bizde ağlaşmaya başladık. Mahallemizde dedem Hezarfen Ahmet’in mülkünü alan Peno karısı, çocukları da çıktı. Fıçıcı Hanife onlara “Komşu dünya bitiyor, salavat getirin.” dedikçe, anam “Hiç Bulgar salavat bilir mi? Hanife’nin de aklına bak.” diyor, Peno’da uzun yıllar bu köye geldiği halde Türkçe’yi zor konuşuyor, karısı da biraz saf olduğundan o hiç konuşamıyordu. Çocukları kızları, bizim aramızda olduğundan Bulgarca’yı bile unutmuşlardı. Peno halktaki telaşı görünce “Korkmayın, bu korkacak şey değil” demek istiyor, “Ay tutulduysa sonra kurtulduysa” diyor Hanife Yenge “Bu Müslümanlar olmasa dünya çoktan bitecek, şükredin dünya onların sayesinde ayakta duruyor.
Baka karşıda Bulgar mahallesinde hiçbir kıpırtı yok.” Derken Peno’da sanki bu ay tutulmasında Bulgarların suçlanması kendine ağır geliyor “Komşular, Bulgarlar kabaklı (Kabahatli ) değil, yukarısını göstererek “Allah kabaklı” diyor. Kalabalık içinde Çoban Hüseyin’in Mehmet Abba “Hani nerede Deli Mehmet? Tüfeği alsa da şu canavara birkaç ateş etseydi.” (Köyde yalnız onun av tezkeresi vardı, onun için silah taşıyabilirdi) derken Ramazanda davul çalan Berber Hüseyin davulu almış, patlatırcasına çalarak geldi, bazıları da eski teneke çalıyor, Deli Mehmet’i çağırmışlar tüfeği alıp geldi, Mehmet Abba “A Çocuğum! göreyim seni, şu canavarın gözüne kez alda patlat!” derken Deli Mehmet tüfeği aya doğru kaldırdı, arkadaki kadınlardan Çolakların Cemile Anne kadınlara “Aman kaçın bizi de vurur” derken Mehmet Abba “Marı Cemle sen hepten papinmişin (Ahmak) hiç tüfek arkadakini vurur mu?” derken tüfek patladı, ortalığı bir sessizlik aldı. Ayda küçüldükçe küçüldü. Hanife Yenge “Aman ayol!
Bir bıçak arkası kaldı, canavar mı neyse ayı yutuyor” diye bar bar bağırıyor. Bazı kişiler de tüfek saçmalarının oraya varıp varmayacağını tartışıyor. Bazısı da “Patron (Mermi) olsa varır da öte yanına bile geçer” diyordu. Halk Deli Mehmet’e “Bir daha patlat” o da “Deminki domuz saçmasıydı, şimdi tavşan saçması atacağım” diyerek bir daha attı ve bu arada da ay yeniden aydınlanmaya başladı. Herkes “Canavar ölmese bile yaralanmıştır” diye konuşmaya başladı. Davulcu çalmayı bıraktı, yavaş yavaş herkes ayı kurtardık sevinciyle evlerine çekildi.

ÇAR III. BORİSİN DÜĞÜNÜ
İyi hatırlayamıyorum 1930 mu, yoksa 31 yılları mıydı? Aylardan beri, büyüklerden Çar Boris, İtalyan Kralının kızını alacakmış. Gelini tayyarelerle getirecekmiş” söylentisi dolaşıyordu. Hele bir sonbahar günü, günlerden her halde Pazardı. O gün bizim köyün üzerinden tayyarelerinin geçeceğini söylediler. Bizd e mahalle çocukları tayyareleri iyi görelim diye köyümüzün yakınındaki Yunus Baba Koruluğuna gittik. Oradaki kızılcıklar üzerinde kuruyup kalmış meyveleri toplayacaktık. Bazımızda yüksek karaağaçlar üzerine çıkarak saatlerce durduk. Ne gürültü parıltı olduysa da uçak geçmedi. Belki gece geçer diye herkes merakla beklemeyi sürdürdü. Koca köyde mukallit insanda çok, o gün evin önünde tayyareleri bekleyen Habil Çavuş ve karısı bir ara bahçeye tayyare düşer gibi bir şeyin düştüğünü görmüşler ve “Yetişin” bahçeye tayyare düştü!” diye bağırmaya başlamışlar. Yakınlarındaki Kurt Musa karısı ve kızlarıyla gelmiş. “Hani nerede tayyare” demişler ve biraz ilerde süpürgelik içinde bir tarla boyunduruğu (Öküzleri koştukları boyunduruk) … Meğerse komşuları Abdi bir sırığa saban boyunduruğunu bağlayıp avludan aşırı fırlatmış. Fakat daha başkaları da bunu işitip gelmiş hatta bazıları da tayyare zannetmiş. Hatta bazıları “İçinde gelin var mıydı? Güvey nerede kalmış?” demişler…
O yıl Çar Boris, İtalyan Kralı III Emenoil’in kızı Yuhanna’yı aldı. Sonra ilkten Maria Luisa diye bir kızları oldu ve 1937 yılı Haziran ayında da oğlu Simeon Tırnovski doğdu. Bu İspanya’da hala kendini Bulgar Kralı saymaktadır.
Kralın oğlu olduktan sonra genel af oldu. Okulda düşük alan çocukların notları yükseltildi, sınıfta kalanlar sınıfını geçti, suçlular affedildi. Hatta babam tütün kaçakçılığından cezası affedilince çok sevindi.

1944’TE SİVİL SAVUNMA
1943 / 1944 öğretim yılında mahallemizde ki Türk okulunda öğretmen olarak görev yaparken öğretmen arkadaşlarımın çoğu Zapas (ihtiyat askeri) olarak askere çağrıldı. Okulda yalnız kaldım arasıra bir vekil öğretmen bulunsa da o da askere alınınca yine yalnız kalıyor dört sınıfla uğraşıyordum. Daha önce Bükreş, Sofya, Rusçuk gibi yerler bombalanırken bizlere yakın yerlerde bombalanmaya başlandı. Belediye bir Sivil Savunma örgütü kurarak başına Krum Stefanov başkan ben onun yardımcısı oldum. Emrimizde çapa, kürek, balta, tırpan, pulluklarla görev yapacaklar yaralananları taşıyıcılar, ilk yardım yapacaklar, yangın söndürecekler hep belirlenmişti. Sözün kısası mahallede kadın erkek hepsi görevli idi bize de sık sık yazılı emirler geliyor bizden neler yaptığımız neler yapacaklarımıza ilişkin bilgi isteniyordu. Baharın ilk aylarında bir akşam bir uygulama yapmamız istendi. Gündüzden köy bekçileri mahalle sabaha karşı çan çalınmaya başlayınca nereye toplanacakları nasıl hazırlanacakları bildirildi. O gece bay Krum’la Türk okulunda gece yarısına kadar neler yaptıracağımızı planladık sabaha da zaten az kalmıştı. Tan yeri ağarmadan gece bekçisi Mıstık’a çan çalmasını söyledik bu çan yangın ve başka bir tehlikeyi haber vermek Bulgarların pazara bir gün varken Cumartesi günü akşamı, yine Bulgarlardan ölenler olduğu zaman çan çalınırdı. Bu sabaha karşı çalınması ahali de bildikleri halde bir panik yarattı herkes evinden çıkıyor hatta bazısı çırılçıplak kullanacakları araç ve gereci bile almadan gelenler bile vardı. Onları araç ve gereçleri almaya yolladık birazdan ortalık aydınlandı herkes birbirini görüyor ilk telaş bitti. Birbirileri ile şakalaşmaya bile başladılar başkan Krum bazı kişileri çeşitli semtlere dağıtmaya başladı. Ben merkez de (Türk okulunda) kalıp su dolu fıçılarla gelenleri yukarı mahalle aşağı mahalle diye yolluyordum bir ara gülüşmeler başladı meğer biri çanı işitince acele karısının şalvarını giymiş meğer ona gülüşürmüşler bu günkü Sivil Savunma uygulamamız kuşluğa kadar sürdü, ikinci uygulamaya meydan kalmadı. 7 Eylül’de Kızılordu bizim oralara girdi.
1970’de köyümü ziyarete gittiğimde bir sabah Bay Krum’un evinin önünden geçerken bana pencereden hoca biraz dur konuşalım, dedi ve evden bir bastona dayana dayana zorla yürüyerek yanıma geldi. Hoş beşten sonra bilirsin seninle birlikte Sivil Savunma işini yürüttük seni o zaman çok beğendim iyi komşuluk yapacaktık, fakat sen Türkiye’ye gittin görüyorsun ben ne hale düştüm. Komünistler tarlalarımı, tarım araç gereçlerimi, küçükbaş büyük baş hayvanlarımı hep aldı tek TKZS (Ziraat Emek Kooperatifi) de yıllarca bana ahırlarda hayvan baktırdılar sağlığım bozuldu… Ve etrafına bakınarak sanki birisi duyacakmış gibi usulce: “sana bir şey söyleyeyim bizim yaşlı dedo (dedeler) bize her zaman buralara Osmanlı gelip Tuna’dan beygirlerini suladığı zaman rahat dinlence görürüz, diyordu ben başka bir şey bilmiyorum bizim dedoya inanıyorum diyerek toparlaya toparlaya evine gitti.

ALMAN ESİRLERİ
1944 Eylül ve Ekim ayı içerisinde Kızılordu sürekli olarak köyümüz yanından geçen Şose’den sürekli olarak Razgrat’a doğru geçiyordu. Bu yüzden birkaç hafta ne Kemaller ne de Razgrat pazarına gidemedik. Fakat tek tük Razgrat’a gidenler esnafın daha önce sakladıkları malları çıkardıkları ve çok ucuz gereksinim eşyaları olduğunu söylediler. Bir gün babam bana “Biraz para al da yarın Razgrat pazarıdır, git bak küçük çocuğumuz var, bir peçka al (Soba) tuğladan, kiremitten yaptığımız sobalar pek kullanışlı değil. Saç sobalar size daha elverişlidir.” dedi. Sabah erken yola çıktım. Çerkovna, Dıştubak köylerini geçerek Rusçuk Varna demiryoluna çıktım.
Yukarıda dediğim gibi Rusların kamyonları, top arabaları, tankları gurup gurup geçiyor, ben yolun kenarından yürümeye çalışıyorum. Yol kenarlarına da mayzer makineli tüfek mermileri saçılmış. Onları da toplayıp cebime koyuyorum. Böylelikle Sabuncu Bayırını indim. Yol boyundaki Çurçur Çeşme başında oturdum. Geçenlere bakarken asker dolu bir kamyon çeşme başında durdu. Çeşmenin yalağından su aldılar ve beni de aralarına çağırdılar ve birlikte Razgrat’a indik. Kamyondan inip çarşıya doğru yürüdüm. Tabakhane caddesi birden kamyon, top arabası, tank dolmuş, yanı başında çok az bir yaya geçidi bırakılmış. İleride yürüyen halk birden yol kenarlarına çekildi. Bende çekildim. Meğer Razgrat ve çevresinde teslim olan Alman esirlerini getirirlermiş. Önümüzden dakikalarca bazısı giyimli bazısı yarı çıplak sürü sürü Alman askeri geçip giderken 1 Mart 1940 yılı bu yoldan Yunanistan’a Yugoslavya’ya doğru yürüyen düzenli Alman askerlerini düşünüyordum. Karşımda kamyonlar üzerinde bulunan Rus askerleri bu geçenlerle alay ediyor, hatta uzanıp bazılarına tokat atıyordu. Hele bir belki Kazak ya da Özbek tipinde bir kız asker elinde kemirdiği karpuz kabuğunu yanından geçen Almanın kafasına vurunca Alman birden dönüp kızın üzerine bir atıldı, kız zorla kendini geri atarak kurtulabildi ve çevresindeki Rus askerleri bu Alman’ın üzerine atıldılar. Fakat diğer Alman esirler bu askerleri hemen etkisiz hale getirerek dışarı fırlattılar.
Ben oradan zar zor yol bularak pazar kurulan İbrahim Paşa Camisi yanına yürüdüm. Çarşıyı gezmeye başladım ve aradığım küçük bir peçka buldum. Onu köyümüzden bir arabaya koyarak başka bir şeyler aramaya başladım. Akşamüzeri yine köyümüzden yayalı arabalı sabuncu yokuşunu asker arabalarından koruna koruna demiryoluna çıktık. Oradan karayolu saptık. Dıştubak, Çerkovna köylerini geçerek eve geldim. Evdekiler bu peçkaya çok sevindiler. Babam sofrada bu askerlerin geçmeye başlamasından beri Küçük Mahallede Dere Boyundaki karpuz tarlasına gitmedik. “Sabah erken git, bak asker geçen yerde pek yenir şey kalmaz ama” dedi. Sabah erken Dere Boyundaki tarlaya gittim. Birde ne göreyim, Armutluk denen ovada benim dün Razgrat’ta gördüğüm Alman esirleri gecelemiş. Onlara doğru biraz yaklaştım. Nöbetçi bir Rus askeri yaklaşmamamı söyledi. Fakat bu esirlerin arasından kilot ve atletli biri fırlayarak bana doğru gelmeye başladı. Bana sokulma diyen Rus askerine bir şey anlattı. İkisi de birlikte benim yanıma geldi. Ülkemize Almanlar girmeye başladığında kendi kendine Almanca öğrenme kitapları alıp çalışmaya başladım. Az çok konuşulanlardan anlamaya çalışıyorum. Alman kendinin binbaşı olduğunu ve bir fotoğraf çıkararak karısı ve çocukları ile çekilen fotoğrafını gösterdi ve 10 mark verdi. Eşi Pavlina Koph diye bir adres verdi. Öyle anladım; benim yaşadığımı ve nasıl gördüğünü yaz. Onların kaldığı akşam yağmur yağdı. Yanlarında birikmiş bir su gölü var. Orasını göstererek “İyi bir fotoğraf makinem vardı, bilseydim sana verirdim ama kırdım attım. Gece Bulgarlar gelerek bizi soydu.” dediğini anladım ve Rus askeri Almanı önüne katarak arkadaşlarının yanına götürdü. O zaman esirlerin çevresini tanıdım. Köyümüzden birçok yaşlı genç Bulgar’ı nöbetçi çıkarmışlar. Bazı Almanlar zar zor Bulgarlardan Ruslardan izin alarak biraz dışarı çıkarak küçük abdest, büyük abdestlerini yapmaya çalışıyorlar. Ruslarda uzağa gitmelerine izin vermiyorlar. Esir askerleri ilk orada gördüm. Ben oradayken Küçük Mahalleden bir arabayı yaşlı genç Türklerin çekerek getirdiklerini gördüm. Bunlar halktan yiyecek, giyecek gibi şeyler toplayıp esirlere getirdiler. Araba topluluğa yaşlaşınca köyümüzden Kabak Miti denen Bulgar arabayı getirenlere “Buraya giremezsiniz. Haydi, geri” diye bağırdı. Sözünü esirgemeyen yaşlılardan Hacı Beytullah’ın Yakup Ağa “Abe Miti, Almanlar gelirken onları karşılayıp hoş beş ederdin. Onlardan puro, kese kese kahve alırdın şimdi gelip onları soymaya utanmadın mı? Çekil önümüzden, sana bir pardı (Uzun sopa) alırsam yerini bile döverim. Bunlarda ana baba kuzusu biz onlara cephane değil yiyecek getiriyoruz” diyerek o topluluğun içine daldı. Bu Yakup Ağada kayınpederin komşusu ve akrabasıydı. Beni de karşıda görünce “Ahmet güvey gel buraya” dedi ve bende arabanın yanına gittim. esirlerin hepsi çıplak. Komutanı eri belli olmuyor. Fakat birkaç kişi hemen geldiler meğer komutanmış. Bunlar başladı o topluluk içindene bazı kişileri çağırmaya artık onlar çavuş muydu neydi. Bizde onlara arabanın içinden koçan mısır, çarık, kabak, kavun, karpuz veriyoruz. Bu alanlar ekmeği olsun diğer şeyleri ufak parçalara bilerek diğer başkalarına veriyor ve böylelikle o askerler gelip de bir kapışma olmuyor. Herkes o ne verirse birer dilim ekmeği alıp yemeye başladılar. Biraz sonra “Kalkın!” deyi işaret verdiler ve kuzeye Duraç Köyüne doğru yürümeye başladılar. Aralarında yürüyemeyenler var. iki kişi ellerini birbirine tutmuş o arkadaşlarını oturtarak onu taşımaya başladılar. Fakat sonra işittik Dövüş Alanı denen yere varırken ağır hasta olanlardan biri “Beni vurun” demiş ve tutanak tutarak onu orada vurmuşlar ve mezarını oraya yapmışlar.
Razgrat’tan aldığım peçka çok işimize yaradı. Onu yakarak ısınırken ilkbahara doğruydu kayınvalidem biz ziyarete gelmişti. Sobanın yanı başına oturduk. Günlük gazeteleri okuyup konuşurken henüz yürümeye başlayan oğlum bir şeyler bulup sobanın deliğinden ateşe koyuyordu. Benim yol boyunda bulduğum mermilerde pencerenin üzerinde duruyordu. Onlardan bir tane alıp sobanın içine atmış. Bir patladı. Çocuk kendini diğer odada annemle babamın yanına atarak ağlıyor meğer mermi boş tarafa fırlamış ve sobanın kenarını parmak kadar delmiş. Öteden babam öfkeyle geldi mermileri topladı bana “Bunlar burada bırakılır mı ya bir şey olaydı” diye o mermileri götürüp bir yere gömmüş. 1951’de Türkiye’ye göç ettiğimizde o sobayı da getirdik. İskan olduğum yerde epey kullandık. Çocuğa da o mermi yerinin hikâyesini anlatırdık.

1943 DERE MAHALLEYE UÇAK DÜŞTÜ
Savaş olduğu için 1943 yılı biz 12 Nisanda mezun ettiler. Ben Nuvvabın ali kısmını da okumak istiyordum. Onun için bütün yaz derse çalıştım ve erkenden okula kaydoldum. Ramazan yaklaştığında taksim (Köylerin bölüşülmesi) için Silistre müftülüğüne gittim. Köy alacaklar, bir liste düzenledi. Ben ve birde Adaköylü arkadaşım İsmail’le en yüksek sınıftandık. Onun için Dobruca ve Deliorman’da Silistre müftülüğüne bağlı en büyük vergisi çok Türk köylerini istemek hakkımız vardı. Ben Nuvvabta arkadaşım Vahit ve akrabam Şerif Ali’nin bulunduğu Dere Mahalle (Dolets) yi istedim. Gerekli belgemi alarak Ramazan başlar başlamaz o köye gittim. Orada 5 vakit namazı, teravi, cuma namazlarını kıldırıyor, geceleri ezandan sonra yatsıya kadar vaaz veriyorum. Bir akşam teravi kıldırırken uzaktan bir uçak sesi geldi. Biz de savaşta uçakların sesinden müttefik uçağımı düşman uçağımı anlamaya başladık. Bu sesini duyduğumuz uçak düşman uçağıydı. Savaş başlayalı beri lamba yakmak yasaktı. Cami içerisinde aydınlık veren ölü gözü gibi yanan bir mumdu. Cemaatten biri namazı bozarak onu üfleyerek söndürdü. Uçak sesi gittikçe bize yaklaştı ve bana öyle geliyor ki tam caminin üzerinde dönüp duruyor. Namaz da bırakmadık. Bir ara dışarıda büyük bir aydınlık oldu. Dışarıda insanlar “Tayyare düştü!” diye bağırıyorlar. Biraz sonra bir de dışarı çıktık ki bağıranlar uçağı görmek için Rahman Işıklar Köyü ormanına doğru gitmişler. Bu olayı birkaç ihtiyar uçağın nasıl köyün üzerinde dönüp dolaştığını ve sonra birden süzülerek ormanın içerisinde kaybolduğunu söylediler. Biraz sonra uçağı görelim diye gidenler döndü. “Çok gittik ama nereye düştüğünü göremedik” dediler. Birkaç sonra gerçeği öğrendik. Uçak, Rus bombardıman uçağıymış. Bir pilot birde telsizci varmış uçakta. Bükreş’i bombalarken yara almış, bizim oralara gelirken iki motordan biri çalışmamış ve köyün üzerinde dönmesi ondanmış. İçerisinden pilot ve telsizci atlamış ama pilot ağaçlara takılarak yaralanıp ölmüş. Telsizci Almanlar tarafından yakalanıp esir alınmış ve Rahman Işıklar Köyüne getirilmiş. Telsizci Tatarmış. Orada konuşup “Uçak azıcık daha çalışsaydı ben onlara gösterirdim” dermiş. oradayken 21 Eylül 1943’te oğlum Cevat dünyaya gelmiş. O günlerde İtalya Almanlara karşı dönerek General Bodabliyo iktidara geçti. Mussolini yakalanarak idam edildi.

1945 RUSLARIN DÖNÜŞÜ
20 Nisan 1945 yılı Ruslar Berlin’e yaklaştı birkaç gün sonra Berlin’in düştüğü Hitler’in intihar ettiğini radyodan duyduk. 2 Mayıs 10 kişi kadar bizi Balçık – Stefan Karaca çiftliğinden Şumnu – Kabaöyük askeri çiftliğine yolladılar. Hacı oğlu Pazarcık (şimdi adı Dobriç) demiryolundan Varna demiryoluna indiğimizde trenler Almanya’dan Rusya’ya giden Rus askerleri ile dolu idi aralarında tren içerisinde çocuk salıncaklarını sallayan Rus kadın askerler vardı. Kabyök’ten bizi tarihi Madara’ya yakın küçük mera askeri çiftliğine yolladılar burası Şumnu Varna Şosesine yakındı gece gündüz günlerce kamyon, motosiklet, top arabası, tank, tankların geçtiğini görüyorlar bir gün birkaç askerle Rus askerlerinin geçtiği yola çıktık ucu bucağı görünmeyen asker geçiyor bazısı bizi selamlıyor askerlerin daha önce Almanya’ya doğru giderken üstü başı dökük bir ayağında Rus postalı diğer ayağında Alman çizmesi bazısının kurka (ceket) sı Alman hatta ceket üzerinde ki SS işaretleri bile sökülmemişti fakat bu dönüşlerinde askerlerin bile Subay elbisesi kumaşından üniformaları vardı bir ara yanımızda bir kamyon durdu içerisinden askerler indi bunların çoğu Azeri imiş hemen konuşmaya başladık ne görüp ne geçirdiklerini soruyoruz içlerinden biri hiç sormayın der gibi bir işaret yaparak çok fena dedi. Berlin de başka yerlerde uçak bombardımanlarından sığınağa kaçan insanların orada da yanarken bağırışlarını işittik… çok çok fena o zamandan beri uyuyamıyorum gözümü kapayınca o korkunç manzaraları görüyorum dedi. Arkadaşlardan biri başka birine elbiselerini sormuş mağazalardan aldık (yağmaladık demek istemiş).
Avrupa’da 8 Mayıs’ta savaşın bittiği duyuruldu iki gün bayram yapıldı fakat uzak doğuda devam ediyordu en nihayet Ağustos ayında Japonya’ya iki atom bombası atıldıktan sonra orada da savaş bitti.

Ahmet Hezarfen
Doğum yeri, Bulgaristan’ın Razgrad İlçesi’ndeki YUNUS ABDAL (Yonkovo) Köyü’dür. Nüfus cüzdanında doğum tarihi 9 Ağustos 1921 olarak yazılsa da, asıl doğumu 1920’dir. Türk ve Bulgar ilkokullarını bitirdikden sonra 1934/35, 1935/36 ve 1936/37 öğretim yıllarında Razgrad Rüştiye’sinde okudu.
1938 yılında gerek kaçak, gerek pasaportla Türkiye’ye göçme yolu ararken II. Dünya Savaşı çıktı. Göçemeyince, Şumnu’daki “NÜVVAB” medresesine gitti ve 4. Sınıfa yazılarak 1938/39, 1939/40, 1940/1941, 1941/42 ve 1942/1943 öğretim yıllarında okuyarak mezun oldu. 1943/1944’te, okulun, yüksek, “ALİ” kısmını okumak için yazılsa da mali durumunun yetersizliği nedeniyle köyündeki Türk ilkokulunda öğretmen olarak çalışmaya başladı. İki yıl öğretmenlikten sonra askere gitti. İşçi asker (trudovak) olarak Balçık, Şumnu ve Süleymanlık (Spasovo) askeri çiftliklerinde bir yıl çalıştı.
1946/47 öğretim yılı Silistre İlçesi Kızılburun Rüştiyesi’nde, diğer yıllar köyü Yunus Abdal Rüştiyesi’nde 1951 yılına kadar öğretmen olarak Türk eğitimine ve kültürüne hizmet etti. 26 Ocak 1951’de ailece Türkiye’ye göçtü.
1952/53 öğretim yılında Isparta İli’nde İslamköy İlkokulu’na öğretmen olarak atandı.
Aynı ilin Sütçüler, Hamidiye ve Hamallar ilkokullarında çalışırken çocuklarını okutmak için Eskişehir’e göçtü. Eskişehir ilinin Nemliköy, merkeze bağlı Ertuğrul Gazi ve Tepebaşı İlkokulları’nda görev yaptı.
Siyasi nedenlerle Bolu, Yığılca’ya nakledildi. Bolu İli’nin Selamlar, Ardıçdibi köyleri ilkokullarında çalışırken sağlık nedeniyle naklini İstanbul’a istedi.
İstanbul’da Anadoluhisarı Deftedar Mehmetbey İlkokulu ve Paşabahçe İlkokulu’nda çalışırken bir yandan da Edirne Eğitim Yüksek Okulu’nda sürdürdüğü yüksek öğrenimden, 1983 yılında mezun oldu. 1986’da yaş haddinden emekli edildi.
Emekli olduktan sonra; 1986’dan, 1991 yılına kadar; İstanbul-Başbakanlık Osmanlı Arşivi’nde Osmanlıca’dan yeni yazıya çevriler yaptı.
1992’den, 1995’e kadar DİSK’te; 1996’dan aramızdan ayrıldığı tarihe (2005) kadar CEM Vakfı’nda araştırmacı olarak çalıştı.
Ahmet Hezarfen; Bulgarca, Makedonca ve Esperanto dillerini bilirdi. Bu dillerden çeviriler de yapmıştır.
27 Mayıs 2005’de Hakk’a yürüyen Hezarfen’in cenazesi, 28 Mayıs’ta, Anadoluhisarı’nda, sevenlerinin omuzları üzerinde uzun süre taşınarak ebedi istirahatgahına defnedilmiştir.

YAYIMLANAN KİTAPLARI

1- Ho Amca (Ho Chi Minh), Esperanto’dan Çeviri (Muhsin Yürük’le), Habora Yay., İstanbul, 1969
2- Faşizmin Zindanlarında, Bulgarca’dan Çeviri (“Zad Jeleznite Reşetki – Bulgaristan’da Faşist Cezaevler Tarihi”, Ninko Kosaşki), Bilim Yay., İstanbul, 1980
3- 17.-20. Yüzyıllarında Osmanlı Devletinde Esnaf, İstanbul Esnaf ve Sanatkarlar Odalar Birliği, Ankara, 1999
4- Vak’anüvis Ahmet Lütfi Efendi Tarihi’nin 1. Cildi, Tarih Vakfı Yayınları, İstanbul, 1999
5- Rumeli ve Anadolu Ayan ve Eşkıyası, 1. Cilt, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2000
6- Japonya (Tarih Tezi Işığında), Dr. Hikmet Kıcılcımlı, (Osmanlıca’dan Çeviri), Tarih Bilimi Kitapları, 2000
7- Rumeli ve Anadolu Ayan ve Eşkıyası, 2. Cilt, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2002
8- Osmanlı Arşivi’nde Mühimme ve İrade Defterleri’nde Aleviler-Bektaşiler, (130 Adet Orijinal Belge / Osmanlıca – Türkçe), Karacaahmet Sultan Kültür Derneği, İstanbul, Ekim 2002
9 – Osmanlı Belgelerinde Dersim Tarihi, Etik Yayınları, İstanbul, Mart 2003
10- Osmanlı Belgelerinde Diyarbakır Tarihi, Etik Yayınları, İstanbul, Haziran Haziran 2003
11- Tarihi Belgeler Işığında Kızıldeli Sultan (Seyit Ali Sultan) Dergahı, CEM Vakfı Yayınları, İstanbul 2006

Ayrıca
YÖN, ANT, TÜRK SOLU, YARINA DOĞRU, Tarih ve Toplum, Toplumsal Tarih, Belgelerle Türk Tarihi, Cem, Karacaahmet, Şahkulu, Hacı Bektaş Veli, Yol, Kimlik ve Tarih/İdentitat und Geschichte (Almanya), Kuvvayi Milliye, Kaynak, Mütefferika, Munzur adlı dergilerle; ve Yeni Işık (Sofya), Halk Gençliği (Sofya), Anayurt (Ankara), Demokrat Isparta, Türk Gücü (Eskişehir), Sakarya (Eskişehir), Kervan (İstanbul), Niğde, Balıkesir, Beykoz, Balıkesir Politika, Niğdemiz adlı gazetelere; Sosyalizm ve Toplumsal Mücadeleler Ansiklopedisi ile İstanbul Ansiklopedisi’nde Bulgaristan ve Bulgarlara ilişkin maddeleri yazmıştır. Atatürk’ün Bütün Eserleri’ne (Kaynak Yayınları) gerek danışman olarak, gerekse birçok belge ve çevirisi ile katkı sağlamıştır.

BASILACAK KİTAPLARI
 Katip Çelebi’nin “Fezlekesi”, Çeviri, Mühimme Defterinden Belgeler.
 Rumeli ve Anadolu Ayan ve Eşkıyası, 3. ve 4. Ciltler.
 Osmanlı Arşiv Belgeleri Işığında Anadolu ve Rumeli’deki Aleviler – Bektaşiler.
 Anadolu ve Rumeli’de 16.-20. Yüzyıllarda Zanatkar, Esnaf, Çiftçi, Irgat, Vergi Toplayanlar ve Tümünün Belini Büken Kapitülasyonlar ve Dış Güçler. (5 Cilt)
 Deliorman, Razgrat, Şumnu, Yunus Abdal Köyü; Yabanabad Kazası Araştırmaları.
 Tarihin ve Kültürün İzinde, (Dergi Yazıları).

 Hakkında: Deliorman’ın Koca Çınarı: Ahmet Hezarfen, Yaşamı, Çalışmaları, Anıları, Yazılarından Örnekler; Ayhan Aydın, Niyaz Yayınları, Ocak 2008, İstanbul.