Kel Olmak

Köylerde kel olmak lakaptır, kaçamazsınız. Ancak şehirlerde kaçmanıza gerek yoktur. Çünkü artık binbir çaresi vardır kel olmanın. Hatırladığım, bildiğim kadarıyla ilacı en çok aranan şeylerden biriydi kellik. Türlü çeşitli koca karı ilaçlarından, bilmem ne bitkisinin yağına kadar bir çok şey denendi şimdiye kadar. Nihayet estetik “tıp” devreye girdi de bir nebze güldü yüzler. Son zamanlarda da bir mavi su mevsuzu çıktı piyasaya, reklamlarından kaçabilene aşk olsun.

Sanırım, yirmili yaşlarımın başında kel oldum. Daha lisedeyken hafiften dökülmeye başlamış, üniversitede hızlanmış ve az zaman sonra da bir nihayete ermişti. Geriye dönüp düşündüğümde, acaba kel olmayı hiç sorun ettim mi diye, her defasında aynı cevabı alıyordum kendi içimden; hayır. Açıkçası evet, kel olduğumu elbette biliyordum ama hiç de böyle bir farkındalıkla yaşamıyordum. Yani sabahları; “işte yeni bir gün ve ben yine kelim, la niye kelim ben, ölsem de kurtulsam…” diye uyanmadım hiç.

Efendim, insanların yüzleri kırışır, yer çekimine direnemeyen kasların gevşemesiyle yüz sarkar, kulak ve burun büyür. Bunlar hastalık falan değildir, dolayısıyla tedavi edilmeleri de gerekmez. Aynı şekilde burnun kemerli olması, kepçe kulaklı olmak ve nihayet kel olmak da hastalık değildir. Bunlar olağan şeylerdir. İnsan bedeninin kendine özgü ve çoğu zaman ona bir karakter kazandıran özellikleridir bunlar. Kuşkusuz, yolda yürürken her kesin dönüp de o insana bakmasını gerektirecek kadar olağandışı bir bedensel görünüme sahipse biri yani görünüşü, gerçekten de psikolojisini bozuyor ve sosyalleşmesini engelliyorsa, cerrahi bir müdahalede bulunulabilir. Bunun haricinde, sosyalleşmemizin üzerinde hiç bir etkisi olmayan bir şeyi değiştirmeye çalışmak, esasen karakterimizden de kaçmak demektir.

İşte kapitalizm burada ortaya çıkıyor. İnsanı, bedeniyle kavgalı hale getiriyor. Hitler’in insanları katlederek yapmaya çalıştığı ari insan ırkı yaratma düşü, bu sefer gönüllü olarak üretiliyor kitlelerce. Bu dünyada artık herkes sarışın ve mavi gözlü olmalıdır. Sarışın ve mavi gözlü değil misiniz? Canım, güzellik endüstirisinin ürettiği binbir çeşit saç boyaları ve lensler ne güne duruyor? Durmayın, alın ve anında bir başkası olun…acaba!!! “Ben küçükken sarışınmışım, ben küçükken mavi gözlüymüşüm” söylemi de sanırım, esmer olmanın aşağılık kompleksinden kurtulma manevrasıdır. “Aaaa, kızınız renkli gözlü mü” sorusundaki şaşırtı da kahverenginin ve elanın da bir renk olduğunu bilmeme cehaletinden kaynaklanmıyor her helda. Renkli göz deyince acaba neden akla mavi ve yeşil geliyor? Böyle olunca soylular sınıfına mı dahil olunuyor?

Kel olmak da bir hastalıktır artık ve tedavi edilmesi gerekir elbette. Yeteri kadar bütçeniz varsa en iyisinden saç ektirirsiniz, yoksa mükemmel protezler sizi bekler. Herkese ve her keseye göre çözümleri vardır kapitalizmin… İşte böyledir bu ruh hali. Önce hasta olduğunuza ikna olursunuz sonra böylesi bir uğraş için binlerce lira vermenin çok ucuz ve de gerekli olduğuna kendinizi ikna edersiniz. “Ne olacak yaaa, sadece beş bin lira verdim…” Bunu söyleyen bir mühendis arkadaş vardı; kitapçıya girdi mi önce fiyat etiketlerine bakar ve yirmi lirayı çok bulup almazdı. Saç ektirme parasına 250 kitap alabiliyordu oysa…

Bakın, bir slogan buldum: “Yaşasın Seferoğulları, kepçe kulaklara, burnu kemerli olanlara ve kellere ölümmm!!!” Nasıl? Gerçekten de ölsün bunlar yahu, ne gerek var? Hepimiz harika, hepimiz güzel olalım. Peki hepimiz sarışın, mavi gözlü, uzun boylu, hokka burunlu, geniş omuzlu, kaslı falan olduktan sonra… eee kapitalizm bu, ya esmer olmayı, kahverengi gözü, kel olmayı güzellik olarak dayatırsa! Gitti mi onca emek?

Kuşkusuz, bu konuda söyleyecek çok şey var. Ancak ben sözümü, meşhur bir kel ile; Ahmet Arif ile bağlamak istiyorum… Ahmet Arif deyince aklımıza kel olduğu gelmedi değil mi? Onu, yazdığı muazzam şiirleriyle tanıyoruz. Ve hatta yüzünü hiç görmeseydik de olurdu. Çünkü birey, sadece varoluşundan yani bedeninden ibaret değildir. İnsanı var eden, kendine ve çevresine kattığı emeğidir, kendini var ediş biçimidir.