Tanpınar ve Proust: Abartılan etkilenme

Bir yazarı, sentezinin öteki girdilerini göz ardı edip, bir – iki girdi ile açıklamaya çalışmak sorunlu bir yaklaşım biçimidir. Bu yaklaşımın, aslında yazar / eser tarafında durmadığını, sentezi de kavramadığını saptamak kolaydır, çünkü ele alınan yazarla ilgili içsel saptamalar değil, o girdi ile ilgili dışsal bilgiler yinelenip durur. Bu bazen esere (hatta yazara) “hasta” işlemi yapan “psikanalitik” yaklaşım olur, bazen sıkıcı istatistiki bilgilerle süren “dilbilimsel / yapısalcı” indirgemeye dönüşür, bazen de “etki bulma” dedektifliği biçiminde belirir. Farklı edebi ve ideolojik temsillere yakıştırılan Tanpınar’da “Proust etkisi” de böyle konulardan.

“İYİ PSİKOLOJİ, DERİN TAHLİL”

Aslında Tanpınar’da Proust izlerini saptamak için çabaya gerek yok, şiir ve rüya ilişkisini irdeleyen yazısında, Behçet Bey’e mektubunda, başka yazılarında kendisi söyler, Sahnenin Dışındakiler’de de yazar adayı Selim’e “Hepimizin bildiği gibi, iyi psikoloji, derin tahlil Marcel Proust’la başlar” dedirtir. Ayrıca, Abdülhak Şinasi Hisar’da Proust etkisi bulur. Tanpınar’ın romanlarında müzik icrası ile ilgili bölümlerin ve akrabalık ilişkilerinin tematik önem taşıması da kabaca Proust’u anımsatır.

“Rüyalar” ve “zaman” kavramlarını öne çıkartan etki konusunda ise, gerek Proust, gerek Tanpınar, asıl Henri Bergson kaynağına bağlanırlar. Hatta bu etkiyi, Bergson ile gerçek akrabalığı da olan Proust’tan çok, Tanpınar’da gözlemlemek mümkün. Başka deyişle, Tanpınar iki akrabayı, birbirleri üzerindeki etkiden daha da yoğun biçimde, kendi eserlerinde buluşturmuştur. Ancak, yine altını çizelim, bunu kendi sentezi içinde ve “etki”den çok “esin” ve “motif” düzleminde, sınırlı biçimde yapmıştır. “Klasik” mirası sahiplenen “orta sınıf” duyarlığı ortak paydasının adeta doğal biçimde, kendiliğinden sağladığı bir buluşmadır.

BERGSON’DAN PROUST’A

Tanpınar’daki Proust ve Bergson ilgisinin kişisel olmayıp, bir “çevre” dolayımında geliştiğini de anımsamak gerekir. Tanpınar, üniversite yıllarında kendisini Yahya Kemal’in ve “Darulfünun Ruhiyat Muallimi” Mustafa Şekip’in (Tunç) ateşlediği Dergâh dergisi çevresinde bulur. Dergi, yerli kültüre ağırlık vermekle birlikte, Tanzimat ile başlayan Fransız kültürü ve edebiyatı etkisini de yansıtmaktadır (*).

Yahya Kemal, bu etkiyi sadece yöntembilimsel düzlemde özümsediğini savunurken, M. Şekip çevirilerini yayımladığı, yazılarında sıklıkla söz ettiği Bergson’un Türkiye şubesi gibidir. Bergson, o yıllarda moda olan, bilincin / bilinçdışının oluşumuna felsefi açıklamalar getirme çabasının erken temsilcilerinden biridir.

Dergâh dergisi yazarlarından Yakup Kadri ve Nasuhi Baydar’ın ilk Proust çevirmenleri olmaları rastlantı değildir. Yakup Kadri, bakanlık yayını olan Geçmiş Zaman Peşinde’nin 1. cildine eklediği önsözde, özel sözdizimi kullanan Proust’un çevrilmesindeki güçlüklerden de söz eder. Görüldüğü üzere, Proust sadece Tanpınar’ın değil, o kuşağın başka yazarları üzerinde de etkide bulunmuştur. Yakup Kadri’nin özellikle Hep O Şarkı romanındaki müzik ilgisi de, Proust izlerini akla getirmez değildir.

GEÇİŞ NOKTASINDA ÖZGÜL BİR YAZAR

Lukacs, erken modernistler arasında ansa da, Proust onun ünlü “eleştirel gerçekçilik – modernist edebiyat” ayrımının bir tarafında değil, daha çok geçiş noktasında yer alan bir yazar. Bunda biraz da Proust’un “kendine özgü” bir yazar oluşu rol oynuyor. Tematik yönleriyle klasiğe yakın, farklı öznelerin bilincinde ve zaman / mekân ötesinde gezinme çabalarıyla da modern romanın habercilerinden.

Anatoli Lunaçarski, Walter Benjamin, Boris Suckhov gibi sol eğilimli yazarlar da, onun bir “burjuva yazar” olarak iyi bildiği bir ortamı başarıyla canlandırdığını yazmaktan geri kalmıyorlar. Doğalcılık, genellikle insani güdülerin ya da toplumsal çöküntülerin gereksiz ayrıntılarla betimlenmesi olarak kabul edilir. Varlıklı burjuvaların dünyasının ayrıntılı betimlenmesi ise genellikle bir atmosfer canlandırma başarısı sayılıyor. Oysa, Proust’un “sosyete”ye dahil fettan dilberlerin, züppe âşıkların savruluşlarını anlatan bölümleri de pekâlâ “doğalcı” nitelikler gösteriyor.

PROUST VE TANPINAR: BAĞLAM FARKI

Buradan Tanpınar’ın Proust’tan farklılıklarına geçebiliriz. Proust’un orta sınıf insanları, sömürgeler edinmiş, sanayi devrimine geçişi gerçekleştirmiş bir ülkede “refah toplumu insanı” davranışı sergilerler. Asalak ve tüketicidirler.

Tanpınar’ın orta sınıf insanları arasında da, sahte yollarla ya da özenti biçiminde asalet edinme derdinde olanlar, gönül eğlendirme derdinde olanlar yok değildir. Ancak çoğu, çökmekte olan bir imparatorluğun kurtuluş sorunsalı ve dağılmakta olan “büyük aile” geleneğinin sıkıntı ve arayışları içinde savrulmakta, kendi bireyselliklerini kurma çabası vermektedirler.

Proust, artık yozlaşmış burjuvalar dünyasında, “kibarlar muhiti”nde gezinirken, Tanpınar, “ulusal direniş”te de rol biçtiği kahramanı İhsan’ın (ya da Yahya Kemal’in) deyişiyle “şartları zorlayan ama ortaya da çıkamayan” bir sınıfın özlemi içindedir, çünkü “kültürel süreklilik” düşüncesinin asıl taşıyıcısı olacağı umulan sınıftır bu.

SANATIN TEMSİL DEĞERİ

Proust’ta müzik, kültüre kucak açmış zengin burjuva evlerinde bir akşam eğlencesidir, özgürce tüketilebilir bir nesnedir, salonun köşesinde piyano hazırdır. Oysa Tanpınar’da müziğin icrasına erişmek özel ilgi ve çaba gerektirir. Daha önemlisi, Tanpınar’da müzik, tüketilecek bir nesne değil, uygarlık temsilinin en önemli ayaklarından biridir.

Benjamin’in “Proust’un geçmiş zamanı yaşandığı gibi değil de, anımsandığı gibi canlandırdığı”, yani bir anlatıya çevirdiği saptaması Tanpınar için de doğrudur, ancak nitelik farkları da belirgindir. Proust’ta fazlasıyla kişisel, bireysel anılara dönük ve kolay erişilir durumdadır. Tanpınar’da ise mazi neredeyse ütopik bir anlam kazanır, geçmişte sanata verilen önemin güncele taşınması özlemine dönüşür.

Ve aşklar… Ne Atiye, ne Sabiha, ne Nuran, fettan bir Odette, edilgin bir Albertine de değildir, onlarla gönül eğlendirilmez, sadece âşık olunur. Selim ya da Mümtaz gibi âşıklar da yanar kül olur, Swann gibi başka mecralarda gezip durmazlar. Sözün kısası, Tanpınar’ı Proust’a yamamak, salt onunla açıklamak zordur!

(*) Dergâh’ın yayımlanmış sayıları üç cilt halinde ve çeviriyazı yöntemiyle, 2014’te TTK tarafından yayımlandı.


Tahir Abacı / Cumhuriyet Kitap Eki