Ruhi Su’yu Kim Öldürdü ?

“Ruhi’nin bu ülkede rahat dolaştığı hiçbir zaman görülmemiştir. Derlemelerini hep büyük şehirlerdeki göçmen gecekondu halkından yaptı. Ona böyle baskı yapılmasının nedeni komünizm düşmanlığıydı. Bugün yaşasaydı gene aynı eziyeti çekerdi. TRT’de hâlâ Ruhi Su yasak. On senedir her yıl anıt mezarını kırıyorlar. Değiştiriyoruz, bu sefer ateş ediyorlar. Düşünebiliyor musunuz, dört bir yanından mezarı kurşun yağmuruna tutmuşlar…”

Sıdıka Su, ölümünden çok sonra Roll’un Ekim 1997 tarihli 12. sayısında Ruhi Su’nun başına gelenleri özetle böyle sıralarken hiç de yabancısı olmadığımız, ‘bir devrimcinin başına getirilecekler listesi’ ile karşı karşıya kalıyoruz.

Halk türkülerini ilerici dünya görüşüne göre ye yeni bir yorumla seslendiren ve halk arasında geniş ilgi uyandıran Ruhi Su, ülkenin en karanlık dönemlerinde, darbelerle darağaçlarının arasında söyledi türkülerini.

Çok istediler, ‘Burçak Tarlası’nı söylüyorum. ‘Bakın şu deyyusun kaç tarlası var’ dedim, biri ayağa kalktı. Elinde bir şey var. Şişe falan atacak zannettim sahneye. ‘Bu orospunun yüzünden tarlalarımız elimizden gidecek’ diye bağırıyor.  Meğer adam tabanca çekmiş!” Ders verdiği Tülay German’ın, As Kulüp’te yaşadığı bu olay dönemin ne denli çürümüş olduğunun işareti idi aynı zamanda.

Ruhi Su böylesi bir resmin içinde türkülerin peşi sıra gitti;  başkaldırı, direniş, devrim karakteri kazandırarak; steteskoptan gürleyip gelen kalp atımı sesiyle. Korkmadan, eğilmeden!

Bedeli olacağını bile bile.

Ali İzzet’ten “Bir Allah’ı Tanıyalım / Ayrı Gayrı Bu Din Nedir”, Pir Sultan Abdal’dan “Gelin Canlar Bir Olalım”, Muhyi’den “Zahit Bizi Tan Eyleme” gibi nefesler söyleyen Ruhi Su,  “Alevi türküleri söylüyor, komünizm propagandası yapıyor” denilerek radyodan atılır. Sonrası,geniş kapsamlı TKP tutuklamaları sonucu gözaltına alınma; Sansaryan Han’ın hücrelerinde beş ayı aşkın süren ağır işkenceler, tabutluklar.Mahsus Mahal’i işte o tabutluğu ürünüdür:

Mahsus Mahal derler, kaldım zindanda
Kalırım kalırım, dostlar yandadır
Iki elleri kızıl kandadır kanda
Ölürüm ölürüm kardeş, aklım sendedir

Ruhi Su, en verimli çalışma dönemini cezaevinde geçirir. “Bu Nasıl İstanbul Zindan İçinde”, “Hasan Dağı, Hasan Dağı / Eğil eğil, eğil bir bak” gibi türküleri işte bu mapusluk dönemlerinin ürünleridir.

Aynı zamanda Alevi müziğini de geniş kitlelere ilk duyuran Ruhi Su, son dinletisini 6 Şubat 1983’te Abdi İpekçi Dostluk ve Barış Haftası‘nda sunan Ruhi Su yakalandığı prostat kanserinin yurt dışında tedavisi için gereken pasaportu aylarca alamadı; beklemesi söylendi. Bekledi. Ancak hiçbir gerekçe gösterilmeden reddedildi. Su için altı Alman sanatçının Kültür Bakanlığı’na yazdığı  imzalı mektupta, Kültür Bakanlığı’ndan Ruhi Su’nun yurt dışında tedavi edilebilmesi için pasaport verilmesine aracı olması isteniyordu. Bu girişimler sonucu pasaportunu alabildi ve “tedavi amaçlı ve yalnız bir defaya mahsus olmak üzere” yurt dışına çıkışına izin verildi.  Ama…

Ama iş işten geçmiş, hastalık geri dönülmez noktaya gelmişti. Devletin bile isteye tedavisine engel olması sonucu 20 Eylül 1985 Cuma günü 73 yaşında Cerrahpaşa Onkoloji Kliniği’nde aramızdan ayrılır Ruhi Su.

Tıpkı devleti yönetenlerin böylesi yöntemle ölmesinden sorumlu olduğu Yılmaz Güney, Harun Karadeniz ve sevdası insan, hürriyet, adalet olan daha nice devrimci, aydın gibi…

Harun Karadeniz örneği egemenlerin niyetlerini açık seçik ifade etmesi açısından önemlidir.

12 Mart Darbesi sonrası TKP ve Dev-Genç davalarından yargılanan Harun Karadeniz de Dev-Genç davasından tutukluyken hapishanede ciddi bir hastalığa yakalanır. Bir kolu kesilir ama tedavisine izin verilmez. Ve 15 Ağustos 1975’de ölür Harun.

Devletin hastalık süreçlerinde devrimcilere bakışını Harun Karadeniz’in anılarında net bir şekilde görürüz:

“İstanbul’a geldikten sonra öğreniyorum ki, ben içerideyken karım İstanbul Sıkıyönetim Adli Müşaviri Turgut Akan’a çıkmış ve: “Kocamı hangi suçla tutuyorsunuz? Sağlığı iyi değil, hayati tehlike söz konusu. Sağlık kurulları ve klinik raporları bu durumu belirtiyor” demiş. Adli Müşavir’in cevabı ise benim Ankara öykümün içyüzünü açıklamaya yeter de artar bile: “Ölsün istiyoruz” demiş Adli Müşavir. “O eline silah almadı; eğer eline silah alsaydı işini bitirmek çok kolaydı. O bizim için eline silah alanlardan daha tehlikeli ve onun için de ölsün istiyoruz.” Bu sözler 1972 yılı sonbaharında söylendi. Şu an yıl 1975 ve aylardan şubat. Benim sağ kolum kesildi ve fakat ölmedim…”

Ruhi Su eline silah almadı. Ama görüyorlardı; silahtan daha tehlikeli idi!

O, dev dalgalara benzer sesini, tahrip gücü yüksek yüreğiyle birleştirip dünyanın en etkili silahlarından biri olan bağlamayla yıkıyordu baskının, zulmün üstüne üstüne.

İşte bundan ölmeliydi.

Çünkü o dev dalga, damla damla büyütüyordu umudu; ve ağıt ağıt yaklaşıyordu isyanın ufuk çizgisi.

Tehlikeli, çok tehlikeli idi!

İşte bundan ölmeliydi Ruhi Su!

Öyle de olacak, Ruhi Su taammüden cinayete kurban giden ‘sol anahtarı’ olarak düşecekti tarih yapraklarına.