Aydoğan: Bu sistemde doğmadan ölüyoruz

Fransa’nın genç yazarlarından Edouard Louis’in roman üçlemesinden sahneye uyarlanan “Babamı Kim Öldürdü?”, salgın sonrası açılan az sayıda tiyatrodan biri olan İstanbul/Moda Sahnesi’nde oynanmaya başladı. İşçi sınıfından gelen bir yazarın babasıyla hesaplaşmasını anlatan bu tek kişilik oyun; nefret suçundan sınıfa, milliyetçilikten devletin sağlık ve sosyal politikalarına uzanan bir metni içeriyor.

Yönetmen Kemal Aydoğan ile hem bu dönem tiyatro yapma koşullarını, hem devletin salgın sürecinde tiyatrolara destek sunup sunmadığını hem de oyunu konuştuk.

Tiyatrolar uzun süredir kapalı, Moda Sahnesi tek kişilik “Babamı Kim Öldürdü?” oyunu ile yeniden perde açtı, öncelikle bu süreç nasıl geçti?

Salgın sürecinde biraz daha az oyuncuyla oyun üretme üzerine çalıştı tiyatrolar, bu Avrupa’da da böyleydi. Olabildiğince hastalığı yaymamak üzerine kurgulandı her şey. Ahsen Özercan arkadaşımız, Şubat’ta çevirmişti bu metnin kısa bir bölümünü, henüz salgın krizi yoktu. Metinden fazlasıyla etkilenmiştik ama salgın koşullarında açıkçası tiyatro yapma işinden çok fazla uzaklaştık. Nisan, Mayıs aylarında yeniden bir karar vermemiz gerektiğini düşündük. Tiyatrolar yeniden açılınca en azından seyirciyi tedirgin etmeyecek şekilde, tek kişilik bu oyunu sahnelemeye karar verdik. Daha sonra Onur (Ünsal) ile bu metin üzerinde çalışmaya karar verdik, çünkü bireysel olarak bize de iyi gelecekti yeniden tiyatro yapmak.

Oyun bireysel bir baba-oğul hesaplaşmanın yanı sıra sisteme yönelik sorunları olan bir metinden oluşuyor. Bu sisteme yönelik eleştiriler günümüz koşulları ile de çok fazla örtüşüyor. Bu anlamda nasıl değerlendiriyorsunuz oyunu?

Sınıfsal olarak en dipten gelen bir kişinin, aynı zamanda yazarın kimliği açısından da bir eşcinselin hikayesi. Metnin birey ile toplum arasındaki geçişi bu kadar güçlü anlatıyor olması bizi son derece etkiledi. Oyun, sadece bir tablo göstermekten ziyade çözüm önerisi sunması açısından da son derece iyiydi. Örneğin tüm oyun boyunca yaptığı hatalar anlatılan babanın dönüşümünü, aslında onun bizim gibi, hatta bizim yoldaşımız olabilecek bir insan olduğunu da göstermesi son derece kıymetli. Bir şekilde bireysel değişimin olabileceğini ve bu şansı babamıza da gösterebileceğimizi anlatıyor. Hem de bunu toplumsal, sınıfsal tüm sistemin girdi-çıktıları ile iç içe yapıyor. Bu da bence metni değerli kılıyor. Değişimin ilk olarak nereden yapılacağını, yani aileden başlayacağını da bize hatırlatan bir oyun bence. Aile herkeste olduğu gibi oyun yazarında da hasar bırakan bir kurum ama oradan başlayan bir değişimin de imkansız olmadığına dair de sözü var oyunun. Aile çözümlemesini yaparken soyut olarak bildiğimiz devletin, oraya nasıl yansıdığını ve bunun sonuçlarını da gösteriyor oyun. Salgınla birey-devlet ilişkisini bizler de çok tartışır olduk. Hayatımızı düzenleyen bu soyut aygıtın salgında kararlarının ne kadarını halk sağlığı için ne kadarını siyasi sebeplerle yaptığının yakın süreçte yaşadık, tartıştık ve dile getirdik. Salgın, devleti en net gördüğümüz zamanlardan da biriydi bence. Belki dönemin koşullarında bu denk geliş, devlet aygıtının nasıl somut bir şey olduğunu ve bunun aslında zamansız ve birçok ülkede vücut bulduğunu da vurguluyor. Sağlık politikaları, bunun yanı sıra eğitimin bugün bireyleri nasıl bir sisteme kanalize ettiğini gösteriyor. Sonuçta bahsedilen hikaye, imtiyazlarını dahi kazanmamış bir işçi sınıfı ailesinin yaşamı ve baba burada bir iş kazası geçirdikten sonra devletin sağlık haklarına yaklaşımı o eve yansıyor.

Oyunda, Fransa’nın özellikle sağlık ve sosyal politikalarını düzenleyen isimler bizzat anılıyor. “Bu kişiler neden bireysel hikayemizde yok, olması lazım” diyor yazar. Sizin de dediğiniz gibi devletin somutlaşması bu şekilde mi oluyor?

Evet, oyunun bize söylediği en güzel şeylerden biri; “Biz devleti hep soyut bir kavram gibi anıyoruz ama aslında bize bu politikaları da uygulayan insanlar var. Bu insanlar isim isim bizim tarihimiz de yer alıyor.”

Babasıyla hesaplaşan, aile içi yaşadığı birçok kırgınlığı anlatan bir adamın hikayesinde geçiyor bu isimler. Bu politikalar, o insanların hikayelerini şekillendiriyor. Adlarını sanlarını bildiğimiz katiller var. Daha babayı doğmadan öldürmüş olan bir sistemin işleticileri ve kurucuları var. Bu sistemde doğmadan ölüyoruz. Oyun şunu söylüyor; bu koşullardaki bir devletten size bakmasını ya da salgından korumasını, aç bırakmamasını ya da benzeri bir şey beklemeyin. Devlet bizi yaşatmayacak, devletin yaşatmak istediği; para ver para ilişkileri, yani sermaye.

Salgın koşullarında seyircinin oyuna olan ilgisi nasıl?

Biz şimdiye kadar hem oyunculara hem yakın çevremize oynadık oyunu. Aslında salon 260 kişilik fakat salgın koşulları gereği biz 100 kişi alıyoruz. Aslında yönetmeliğe göre yüzde 60, yani 160 yakın kişi ediyor ama bizler 100 rakamında olur kıldık. İlk seyircili oyunda 100 kişilik bilet bitti, hafta sonu da fena değil. Açıkçası ben bu kadar olacağını beklemiyordum da. Oyunu oynarken şunu konuştuk hep; evet bizim bir ruhumuz varmış! Oyun ruhumuza da iyi geldi, çünkü uzun zamandır sadece bedensel sağlığın peşine düşmüştük ve gitgide zombilere dönüşmüştük. İnsanlarla tedbirleri elden bırakmadan bir araya gelmek, gerçekten herkes açısından son derece moral verici oldu. Belki tiyatro ilk kez bu kadar muteber bir şey haline geldi, çünkü eskiden ulaşılabilirliği daha rahatken salgın ile tiyatroya gelmek, bir tiyatro oyunu izlemek son derece bulunmayan bir şey oldu. Bence eskiden yaşadığımız ama bir parça da farkına varmadığımız yaşantımızı, aslında ne kadar kıymetli şeylerle donattığımızı anlamaya başladık.

Hem oyun sağlık politikalarına değiniyor hem de salgın devam ediyor. Peki, buradan tiyatroların şu anki durumuna gelirsek, salgın döneminde tiyatrolar ve tiyatrocular ne yaşadı, normalleşme sürecinden sonra bakanlık neler yaptı, neler yapmadı?

Aralık sonuna kadar tüm eğlence sektörünü kapsayan bir KDV indirimi yapıldı. Bu pek de bir işe yaramıyor, çünkü bizler salon kapasitesinin ancak yüzde 60’ını kullanabiliyoruz yönetmeliğe göre. Biz onun da altında insan alıyoruz çünkü bu oran yüksek bir rakam hem seyirciyi hem de oyuncu tedirgin edebilecek, tehlikeye atabilecek bir durum ile karşılaşmak istemiyoruz. Devlet diyor ki; masrafları bu kadar sayıdan elde edin ama tüm kazancı salonun yüzde 100’üne göre hesaplayın. Biz ortalama 200 kişi gelirse diye bu mekanı işletebiliyoruz normal koşullarda ama şu koşullarda 80 kişi gibi bir ortalamamız var. Şu an Türkiye’de prömiyer yapan birkaç tiyatrodan biriyiz. Çok fazla tiyatro da çalışmayacak. Yani o KDV indiriminin bilet satmayan bir yerde çok da anlamı olmayacak. Bunun uzatılması ya da yüzde 1 KDV ile tiyatrolara en azından destek olması açısından da bir bilet yapılandırılması lazım. Devlet bunun yanı sıra bakanlık desteği alan özel tiyatroların yerine getirmesi gereken 25 oyunlu koşulu ortadan kaldırdı. Bir tane dijital proje yaptı maksimum 25, minimum 15 bin KDV’si dahil içerisinde bir para verdi. Mayıs’ta vereceklerdi, 500 tane tiyatro başvurmuş sadece 100’ü alabilmiş, 400’ü bekliyor.

Siz başvuru yaptınız mı?

Yapılan şeylerin bize bir kuruş katkısı yok, çünkü vergi ve sigorta borcumuz olduğu için biz devlet desteğine de başvuramadık. Aslında ilk olarak vergi ve sigorta borcu aranmayacağı söylendi ama Temmuz’da aranacağı şartı geldi ve bu şartı zaten Temmuz’a kadar üç buçuk aydır çalışmayan tiyatrolara söylüyorlar. Bu mümkün değil, zaten üç buçuk aydır bir kuruş gelirimiz yoktu. Biz salgın başlamadan Mart, hatta Nisan-Mayıs biletlerini satmıştık ama iade ettik. Bunun yanı sıra Mart kiramızı ödeyebilmiştik fakat sonrasında ödeyemedik. Şu an kira, sigorta, vergi borçları ve bunların faizleri altında aslında bir şekilde borç batağına düşmüş durumdayız. Bu arada devlet ne destek verdi ne de tiyatroların kiracı olduğu ev sahipleri ile ilişkilerini düzenledi. En azından mal sahiplerine bu süre içerisinde kira almayın, ona göre ben sizin verginizi indireceğim ya da benzeri bir yönteme gideceğim de demedi. Bizim için o mücbir nedeni de yaratmadı. Tüm bunlar tiyatronun üstüne yüklendi. Bu dönemde tiyatroların vasıfları da birbirine karıştı, örneğin bizim gibi salonlu büyük ya da küçük tiyatrolar olduğu gibi mekanları olmayan topluluklar da var. Bunlar aynı kefeye konularak, sonucun çok görülmediği bir noktaya getirildi. Bizim burada 12 tane sigortalı, maaşlı çalışan arkadaşlarımız olduğu kadar tamamen buradan aldığı parayla hayatını geçindiren bir sürü oyuncumuz var. Ancak bahsettiğim bazı tiyatrolar daha dönemlik ya da oyun başına yapıyor bu ödemeleri. Bakanlık daha bunun ayrımını dahi yapmadı.

Tiyatro yapmak son derece zor o zaman…

Açıkçası evet, bir başımıza bırakıldık ve yani Moda Sahnesi’nin de çok borcu var, belki de batmışızdır. İnatla ve bin bir emekle kurduğumuz tiyatroyu, belki de bizim açımızdan mevzii sayılan bu salonu kaybetmek istemiyoruz. En azından direnirsek, bu sezon atlatıp önümüzdeki baharı görebileceğimizi umuyoruz. Bir onur meselesine dönüştü. Şu da var ki; pratikte burada kalma koşullarımız bir hayli zorlaşıyor. Biz de elimizden geldiğince direniyoruz.