Ahmet Altan ve Kürtlere demokrasi tuzağı…

AHMET KAHRAMAN

Ahmet Altan, vicdanının sesi ardında giden bir gazeteci. Dünyaca okunan bir roman ve deneme yazarı. 71 yaşında.

O şimdi, Türk-İslam devletinin esiri. Üç gün önce, hapislikte beşinci yılına girdi.

Suçu mu? Cami parfümlü hırsızlar, talancılar oligarşisinden olmadığı kesin. Devlet eliyle Reza Sarraf adındaki İranlı çocuğa kurdurulan Mafya düzeneğinden, yüz milyonlarca dolar pay alanlardan olmadığı da gerçek. Kürtleri tek tek ya da topluca kırma emri verdikten sonra, ağzını doldura doldura “öldürdük” diye övünenleri alkışlayan, zindan bekçilerine methiye dizenlerden ise hiç değil.

Tersine, anaların can derdinden, geriden kalan evlatlarını dönüp bakamadığı ırkçı kiyamet günleri 1990’larda, hayatını riske atarak, “Atatürk, Atakürt soyadını alan Kürt olsaydı ve Türk dilini yasaklasaydı” temalı, “Atakürt” başlıklı yazıyı yazandı. Bu yüzden, gönüllü sürgüne çıkmayı ve işini kaybetmeyi göze alarak…

Ama, buna rağmen yıllar sonra yeniden yazma imkanını yakaladıktan sonra aşağıdaki satırları yazan, tuzakçı ve pusucular diyarında bir düellocuydu, o:

“Dağdaki çocuklara niye kızıyorsunuz? Siz Kürtlerin bütün haklarını verdiniz de, o çocuklar keyiflerinden  mi dağlara çıkıp kendilerini ölümlere attılar? Kürtçe konuştuğu için, okulda hocasından dayak yememiş neredeyse bir tane  Kürt yoktur. Böyle bir aşağılamanın yarattığı öfkeyi anlayamıyor musunuz, gerçekten? Her yere ‘ne mutlu Türküm diyene‘ diye yazınca, Kürtlerin ne hissettiğini, bir kere düşündünüz mü? ‘Daha ne istiyorsunuz?‘ diye tepeden tepeden konuştuğunuzda,  o insanların içinde nasıl bir volkan püskürdüğünü biliyor musunuz? Bir halkın diline karıştığımızda bela çıkar.“

Kürtler düellocu, ama bunlar, hiç mert değillerdi. Geçmişte çektiklerini, güç olunca Kürtlere çektirdiler. Oysa İttihatçılara kadar, yazıda Türk dili yasaktı. Basın ve yayında Türkçeyi ayıklayan sansürcüler bile vardı. Dahası Türkler, hırsız, yalancı, ayak takımı diye aşağılanarak  Osmanlı kapılardan kovuluyorlardı.

Ama bunu yaşayanlar, daha devlet olamadan ilk iş olarak Kürt okullarını ve Kürtçe eğitimi yasakladılar. Onların ardılı, Kemalistler ise Kürtçe konuşmayı suç saydılar.
Yıllar sonra gelen cami parfümlü Türk-İslam Faşizmi ise Allah diye diye Allah inancını yok etmek üzere işe başladılar. Allah’ın yaratılarını yok ederek, Allaha karşı çıktılar. Kürdistan’ın uygarlık izlerini  sulara boğdular. Mezarlıklar, mabet ve anıtları yok ettiler. Tabelaları kaldırdılar. Kürtçe Mevlüt okuyan 80’lik Mele Ali Boçkan’ı tutuklayıp hapiste öldürdüler. Türkler arasında Kürtçe konuşan inşaat ve tarım işçileri linç ettiler veya kurşunladılar.

Oysa, onurlu kişi, başkasının onuruna saygı duyandır. Bunların kendi onurlarına saygıları yok. Yer yüzünün onur yoksunu ve yoksulu  mu, her neyse, onurlu Kürtlere saldırıyorlar.

Öte yandan, hiç bir şeye kendi yasalarına da saygıları yok. Oysa Türk anayasasının başında, “Türk devleti demokratik bir hukuk devletidir“ diye yazıyor. Aynı slogan, anayasa kitapçığı boyunca defalarca tekrarlanıyor ve “Kürtler hariç“ ibaresine asla yer verilmiyor.

Yine Anayasa, benzer görüş ve düşünceyi paylaşan bütün yurttaşların, aynı parti çatısı altında toplanabileceğini öngörüyor. Ayrıca, “herkes, önceden izin almaksızın toplantı ile gösteri düzenleme hakkına sahiptir“ diye yazıyor, Anayasa kitapçığı.

Ve Kürtler, Anayasanın bu sloganını “kendileri için de esah“ sanarak, beğendikleri  partinin çatısı altında toplandılar, oy verdiler. “Yurttaş“ olarak gösteri ve toplantı hakkını bile kullandılar.

Ama Anayasa süs olarak orada dura dursun, Türk tipi demokrasi taklacılar sirkiydi. Gerçek güç, inip kalkan tahterevalliye göre değişiyordu. Vaziyete el koyan, ülke ve üstünde yaşayan insanlarla, kasaların da efendisiydi. Her efendi değişiminde, Kürtlerin kaderi değişiyordu. Nitekim bir kere daha, öyle oldu. Bir gün, İstanbul’un orta yerindeki köprünün başında, bir tank, yanının da silahlı  Harp okulundan öğrenciler beliriverdiler. Öğrenciler, “ne oluyor?“ diye etrafa bakarken, ipini koparmış gibi  bir sivil kalabalık, “Allahu ekber“ naralarıyla saldırıya geçti. Yakalanan ilk öğrencinin gırtlağı kesildi. Kimin kime vurduğu belli olamayan bir kargaşa başladı.  Niçin, ne amaçla olduğu bilinmiyor, ama bomboş duruveren parlamento binasına da bir, iki bomba atıldı. Binanın tepesinde açılan delik, ertesi gün, “bakın demokrasimize neler yaptılar?“ diyerek dünyaya gösterilecekti.

Aynı günün gece yarısından sonra, vuruşma ve kırım ortamı yatışırken, iki gün önce Marmaris’in kuytuluğunda gizlenmiş Recep Erdoğan, “kurtarıcı“ olarak gökten yere indi.

Ertesi gün yasalar da, anayasa da onun ağzından çıkandı, artık. Bu arada, iktidar ortağı ve olan Gülen ve tarikatı bertaraf edilmiş, hapishaneden salınan Kemalist generaller, görünmez ortak olmuştu. Generaller hızlıydı. Fetullahtan kalma boşluğu doldurmak istercesine, ilk hedefleri Kürtlerdi.

Kürtlerin oy verdiği HDP yerinde kalmadı. Ama Selahattin Demirtaş en başta olmak üzere, lider kadroları tutuklandı. Parti çalışmaları, emirlerin gücüyle yasaklandı. Sokağa çıkan kadın milletvekilleri, kamuya açık şekilde işkenceye alındı. Bazılarının kemikleri kırıldı.

“Generallerin sultasına karşı“ olan Ahmet Altan, o günden beri, esirdir.

Kürtlere duyulan kin ise dün gece yarısından sonra yeniden köpürtüldü. Sebep Kobanê gösterileriydi. Kürtler, 6 Ekim 2014 tarihinde, Recep Erdoğan’ın Kobanê’yi kuşatan İslami terör örgütü IŞİD’e verdiği desteği protesto için, anayasal hakla sokağa çıkmış, ancak polis destekli para-militer güruhların saldırlarına uğramış, iki günde 50 Kürt katledilmişti. Hiç bir saldırgan hakkında soruşturma bile açılmamış, ancak saldırıya uğrayanlar suçlanmış, HDP liderleri Selahattin Demirtaş ve Figen Yüksekdağ Erdoğan’ın suçlamasından sonra tutuklanmışlardı.

Dün gece de, dönemin 82 HDP yöneticisi, aynı suçlama ile “Türk tipi demokrasi tuzağına“ çekilip tutuklandı. Gelgelelim, bu yeni değildi. Demokrasi oyunu da, ta başından beri, Kürtler için, kimin ne olduğunu tesbit tuzağı idi. Kürtler bunu biliyorlardı. O nedenle, esir alınanın yerini, anında dolduruluyordu.

Bu da, dağlardaki direnişin sivil versiyonuydu, Kürtler açısından. Ve görülüyor ki, var olan örgütlenmelerin yanında, yep yeni bir Kürt direniş biçimi filizleniyor. ETA’nın Franko Faşizmine karşı örgütlenme biçimiyle dipten, disiplinli ve inadına illegal…